ABESE SURESİ

 

Rahman ve Rahim Allah'ın Adı ile

 

T.Münîr: Surenin konusu, Mekke'de inen diğer sureler gibi, inanç, risalet ve zengin-fakir ayırımı olmaksızın insanlar arasında eşit olan ahlâktır.

Bütün müfessirlerin görüşüne göre Mekke'de inmiştir. Kırk iki âyettir.

 

عَبَسَ وَتَوَلَّى 1

أَنْ جَاءَهُ الأَعْمَى 2

وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى 3

أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى 4

1. Yüzünü ekşitip, çevirdi,

2. Kendisine o âmâ geldi diye,

3. Ne bilirsin? Belki o temizlenecekti;

4. Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt ona fayda verecekti?

 

عَبَسَ وَتَوَلَّى 1

1. Yüzünü ekşitip, çevirdi,

 

عَبَسَ/Abese: Hoşa gitmeyince yüzün asılması ve buruşması. Surat astı, kaşlarını çattı, yüz ekşitti,

وَتَوَلَّى /tevellâ: Yüzünü çevirdi.

عَبَسَ fiili عَبَّسَ şeklinde şeddeli olarak da okunmuştur.

 

Rasulullah’ın âmâ geldi diye Yüzünü ekşiterek dönmesi, bir tercih ve tebliğde yöntem meselesiydi. Bundan dolayı günahtan bahsetmek yersizdir. Ancak Kuşeyrî: Bu davranışının küçük bir günah olarak yorumla­nması da uzak bir ihtimal değildir, der.

 

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ 19

Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendinin, hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de, içinde kalacağınız yeri de bilir. 47/Muhammed:19

 

فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالإِبْكَارِ 55

Ey Muhammed! Sabret. Allah’ın va’di şüphesiz gerçektir. Günahının bağışlanmasını iste. Akşam-sabah Rabbini hamd ederek tespih et. 40/Mümin:55

 

Günahın için de mağfiret dile, ifadesinde:

1.  Kendi günahın için mağfiret dile,

2.  Ümmetinin günahı için... Muzaf hazfedilmiş, muzafun ileyh onun yerine getirilmiştir.

3.  Risaletten önce işlemiş olduğun günahlar için Allah'tan mağfiret dile, şeklinde yorumlar yapılmıştır.

4.  Günahının bağışlanmasını iste, emri Müslümanların eğitimi açısında çok önemlidir.

 

ذَنْبِ-ذَنَبٌ/Zenb-zeneb: Almak, tutmak, yakalamak… Günah. Kuyruk. Sonradan gelen, arkada gelen, arkadaki âdi ve rezil, bir toplumun arkasında gelen ayak takımı rezil kişiler… Nasip, pay, hisse… Sonuç, kötü akıbet… Sonucu vahim görünen gidiş.

 

 

أَنْ جَاءَهُ الأَعْمَى2

2. Kendisine o âmâ geldi diye,

 

Kurtubî:

أَنْ جَاءَهُ / Kendisine... geldi diye ayetindeki  أَنْ/diye lafzı mefulün leh olduğundan ötürü nasb mahallindedir. Kendisine âmâ geldiği için demektir. Âmâ da gözleriyle görmeyen kim­seye denilir.

 

Urve İbn Zübeyr, Mücâhid, Ebu Mâlik, Katâde, Dahhâk, İbn Zeyd… bu âyetin İbn Ümmü Mektûm hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Onun meşhur olan adı Abdullah'tır. Amr dendiği de olur. Allah en iyisini bilendir.

 

قالتْ : أنزلَتْ  عَبَسَ وَتَوَلَّى  في ابنِ أمِّ مكتومٍ ، أَتى إلى رسولِ اللهِ صلى الله عليه وعلى آله وسلم فجعلَ يقولُ : أرشدْنِي . قالتْ : وعندَ رسولِ اللهِ صلى الله عليه وعلى آله وسلم مِنْ عظماءِ قريشٍ، فجعلَ النبيُّ صلى الله عليه وعلى آله وسلم يعرضُ عنهُ ويقبلُ على الآخرِ، ويقولُ: أَترى بِمَا أقولُهُ بأسًا ؟ فيقولُ: لا. ففي هذا أنزِلَتْ  عَبَسَ وَتَوَلَّى 

الراويعائشة أم المؤمنين  المحدثالوادعي  المصدرأحاديث معلة الصفحة أو الرقم: 468  خلاصة حكم المحدثقال الحافظ الذهبي الصواب الإرسال

الراوي :عائشة أم المؤمنين  المحدث :البخاري  المصدر :العلل الكبير الصفحة أو الرقم:358  خلاصة حكم المحدث :يروى عن هشام بن عروة عن أبيه مرسلا

الراويعائشة أم المؤمنين  المحدثالترمذي  المصدرسنن الترمذي الصفحة أو الرقم: 3331  خلاصة حكم المحدثغريب

الراوي : عروة بن الزبير بن العوام المحدث : ابن عبدالبر  المصدر :الاستذكار الصفحة أو الرقم: 2/478  خلاصة حكم المحدث : روي مسنداً خارج الموطأ 

الراويعروة بن الزبير  المحدثابن عبدالبر  المصدرالتمهيد الصفحة أو الرقم: 22/324  خلاصة حكم المحدثمرسل يستند من وجوه صحاح ثابتة

الراويعائشة  المحدثابن حبان المصدرصحيح ابن حبان الصفحة أو الرقم: 535  خلاصة حكم المحدثأخرجه في صحيحه

الراويعائشة أم المؤمنين  المحدثالوادعي  المصدر صحيح أسباب النزول الصفحة أو الرقم: 267  خلاصة حكم المحدثله شاهد

الراويعائشة أم المؤمنين  المحدثالعراقي  المصدرتخريج الإحياء الصفحة أو الرقم: 4/243  خلاصة حكم المحدثرجاله رجال الصحيح  التخريجأخرجه الترمذي (3331)، وأبو يعلى (4848)، وابن حبان (535) باختلاف يسير.

الراويعائشة أم المؤمنين  المحدثالألباني  المصدرصحيح الترمذي الصفحة أو الرقم: 3331  خلاصة حكم المحدثإسناده صحيح  شرح الحديث

İbn Um Mektûm:

Aişe dedi ki: : عَبَسَ وَتَوَلَّى Yüzünü ekşitip, çevirdi âyeti İbn Um Mektûm hakkında inmiş­tir. Rasulullah'a gelerek: Ey Muhammedi Beni aydınlat, der. Rasulullah’ın yanında da müşriklerin büyüklerinden birisi bulunuyordu. Rasulullah’ın yüzünü Abdullah'tan çevirip, öbürüne dön­erek: Ey filan! Sen benim bu söylediklerimde bir sakınca gö­rüyor musun, buyurdu. O da: Hayır, senin söyledikle­rinde bir sakınca görmüyorum, dedi. Bunun üzerine: عَبَسَ وَتَوَلَّى /Yüzü­nü ekşitip çevirdi, ayeti nazil olundu.

 

Kureyş'in eşrafından bir topluluk, Rasulullah’ın yanında bulunuyordu. Rasulullah onların müslüman olacaklarını ümit etmişti. Bu sırada Abdullah b. Um Mektûm gel­di. Rasûlullah, Abdullah'ın sözünü keseceğinden çekindiği için, ondan yüz çevirdi. İşte bu ayetler onun hakkında inmiştir.

İbn Kesîr: Rasûlullah’a bir şey sorma konusunda ısrar etti.

F.Razi: Bunu birkaç kez tekrarladı.

 

Abdullah b. Um Mektûm, Hatice r.a.'ın dayısının torunudur.

Rasulullah’ın konuştuğu müşriğin kim olduğu net değildir:

1.  Âişe: Rasûlullah’ın yanında müşriklerin ileri gelenlerinden bir kişi bulunuyordu.

2.  Velid b. Muğire,

3.  Katade: Umeyye b. Halas veya Ubey b. Ha­lef,

4.  Mücahid: Bunlar üç kişi idiler. Rabia'nın oğlu Utbe ve Şeybe ile Ubey b. Halef.

5.  Ata: Rabia'nın oğlu Utbe,

6.  Süfyan Sevrî: Rasulullah’ın amcası Abbas’tı,

7.  Zemahşerî: Avfî kanalıyla İbn Abbâs: Rasulullah’ın yanında Kureyş'in ileri gelenlerinden Rabia'nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebu Cehil b. Hişam, Abbas b. Abdulmutlalib, Umeyye b. Halef ve Velid b. Muğire vardı.

İbnu'l-Arabî: Bu ki­şi Velid b. Muğire idi, demiş olmalarına rağmen, başkaları bu kimsele­rin Umeyye b. Halef ile Abbas olduğunu söylemişlerdir. Ancak bütün bun­lar bâtıldır ve dini hususları iyice tahkik etmeyen müfessirlerin bir bilgisiz­liğidir. Şöyle ki; Umeyye b. Halef ile Velid, Mekke'de, İbn Um Mektûm ise Medine'ye gelen ilk muhacirlerdendi. Ne o onlarla birlikte, ne onlar onunla birlikte Rasulullah’ın huzurunda bir arada bulun­madı. Umeyye de Velid de kâfir olarak öldüler. Birisi hicretten önce, diğe­ri Bedir'de öldü. Umeyye hiçbir zaman da Medine'ye gitmedi ve Rasulullah’ın huzurunda tek başına da başkası ile birlikte de bulunmadı.

 

Ebu Hayyan: Bunların hepsi Kureyş'tendir, İbni Ümmi Mektûm da Surenin Mekke'de indiği konusunda da icmâ vardır. İbni Ümmi Mektûm önce Mekke'de idi sonra Medine'ye hicret etti. Ayet indiğinde hepsi Mekke'de idiler.

Abdullah b. Um Mektûm’ın eğitilmeye müstehak olduğunu söylüyoruz:

1.  Bu zat, her ne kadar âma ise de, Rasulullah'ın o kafirlere hitab ettiğini ve onların seslerini de duyuyordu. Rasulullah'ın bu işe ne denli ehemmiyet verdiğini anlamış olmalıydı. Rasulullah'ın lafını kesmesi bir eziyyet vermedir. Bu ise, büyük bir günahtır.

2.  Daha mühim olan, daha az mühim olandan önce gelir. Bu zat, zaten Müslüman olmuş, dine dair ihtiyaç duyduğu şeyleri de öğrenmişti. Ama o kâfirler ise, Müslüman olmamışlardı. Hâlbuki onların Müslüman olmaları, büyük bir topluluğun Müslüman olmasına sebep olabilirdi. Büyük faydaya engel olması haramdır.

3.  Yüce Allah, Rasulullah'a vakitsiz seslenmeği 49/Hucurat:1-3 nehyetmiştir. İbn Ümmî Mektûm'un yaptığı iş bir masiyyettir. Rasulullah'ın yaptığı şey ise gerekli ve lüzumludur.

 

Kurtubî: İlim adamlarımız; yüce Allah, Suffe ehlinin kalblerinin kırılmaması yahut da fakir olan bir mü'minin zenginden hayırlı olduğunun bilinmesi için, Rasulullah’a sitem etmiş­tir.

F.Razi: Rasulullah’ın zengin-fakir tercih etmesi vehmine göre değildir. Çünkü bu, Rasulullah’ ın salabiyetine, sırtını dayadığı güce nisbetle uygun değildir.

 

Yeryüzünde çokça savaşıp, zafer­ler kazanıncaya kadar esirler alması hiçbir peygambere yaraşmaz... 8/Enfal:67 ayeti de böyle anlaşılabilir.

 

İbn Zeyd: Rasulullah’ın, İbn Um Mektum’a yüz çevirmesinin sebebi, kendisine rehberlik eden kimse­ye onu susturması için işaret etmesiydi. Ancak İbn Um Mektûm rehberini kabalık ederek it­miş ve Rasulullah ile konuşmaya devam etmiştir. Buna rağmen ayet inmiştir.

 

Rasulullah, çoğu kez, ashabını eğitiyor ve onları yerine göre pek çok şeyden men ediyordu.

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ 4

Sen elbette yüce-azîm bir ahlâk üzeresin. 68/Kalem:4

 

Rasulullah'ın kınanması:

1.  Bu hadisenin dış görünümü; zengin-fakir ayrımı zannı verebilir ve fakirlerin kalbi kırılabilir.

2.  Rasulullah'ın tebliğ ettiği kişiler Mekkeli akrabalarıydı. Onların iman etmesini çok arzuluyordu. Belki de bu kınama işi, Rasulullah'den açıkça sudur eden bu hareketten dolayı değil, tam aksine kalbinde bulunan düşünceye binaendir.

 

وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى 3

3. Ne bilirsin? Belki o temizlenecekti;

 

Belki de:

1.  Ne bilirsin? Abdullah b. Um Mektûm cehaletten temizlenecekti.

2.  O kâfirin şirkten temizleneceğini nerden biliyorsun?

F.Razî: يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ /Belki o ifadesindeki هُ/o, kâfirlere raci olabilir. Buna göre mana: Sen, o kâfiri İslâm'la temizlemeyi veya öğüt almasını ve bu öğüdün onu temizleyeceğini umdun. Fakat bu ümidinin mutlaka olacağını sana ne bildirdi? Şeklinde olabilir.

 

أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى 4

4. Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt ona fayda verecekti?

 

الذِّكْرَى: ezZikrâ: Öğüt.

Öğüdün tekrar tekrar yapılmasına gelince, bu ancak, bir netice alınacağına kanaat getirildiği zaman vacip olur. İşte bu sebepten dolayı, Yüce Allah, ayetteki öğüdü, fayda vermek şartına bağlanmıştır.

 

İbn Abbâs: Senin verdiğin öğüt benim dostlarıma fayda ve­rir, düşmanlarıma ise fayda vermez.

el-Cürcânî: Fayda vermeyecek olsa dahi hatırlatmak, öğüt vermek vaciptir. Buyruk: İster fayda versin, ister vermesin, sen öğüt ver, demektir. İster vermesin kısmı hazfedilmiştir.

 

فَأَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلَّى عَنْ ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ إِلاَّ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا

Öyle ise bizim zikrimizden yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir. 53/Necm:29

 

أَوْ /Yahut senin söylediklerin dolayısıyla يَذَّكَّرُ الذِّكْرَى /öğüt alacaktı da öğüt, senin ha­tırlatman فَتَنْفَعَهُ /ona fayda verecekti.

 

فَتَنْفَعَهُ/ Ona fayda verecekti; ibaresindeki ع/ayn;

1.  Ötreli okunursa; atıf olarak, fayda verir. Sülemî ve Zir b. Hubeyş'in kıraati har­fi ötreli olarak okumuşlar.

2.  Nasb’lı okunursa; أَوْ’in cevabı olur, fayda verecekti, anlamına gelir. Âsim, İbn Ebi İshak ve İsa; nasb ile okumuşlardır.

 

Mevdudi, Tefhim: Bir davetçi için hangi muhatap daha önemlidir?

1.  Müminler; doğru yolu bulmak ve dalâlete düşmemek için Allah'tan korkarak hidayeti bulmak için koşarak sana gelirler.

2.  Kâfirler; sanki hidayetten müstağni ve onların hidayete ihtiyaçları yokmuş gibi inatçı bir tavır alırlar.

3.  Davet insanlara hidayeti sunmaktır. Zengin fakir ayrımı yapılmaz.

 

أَمَّا مَنْ اسْتَغْنَى5

5. Ama müstağni görene gelince;

 

مَنْ اسْتَغْنَى /isteğnâ/Müsteğnî: kendisini muhtaç görmeyen, ihtiyaç duymayan, zengin olan…

مَنْ اسْتَغْنَى: anlamı:

1.  Atâ: Kendisini imandan müstağniye gelince.

2.  Kelbî: Allah'dan kendisini müstağniye gelince.

3.  Elmalı: Ama buna ihtiyaç hissetmeyene gelince,

4.  F.Razi: Kendisini zengin görene gelince. Burada bu anlam verilmez. Çünkü Rasulullah mal-mülke teveccüh eden birisi değildir. 9. Ayette Abdullah b. Um Mektûm’un fakirliğinden bahsetmiyor. Allah’tan korkmasından bahsediliyor.

 

فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى 6

6. Sen ona yöneliyorsun.

 

مَنْ فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى /kimseye gelin­ce, sen ona yöneliyorsun, ona dönüyor, onun sözlerine kulak veriyorsun.

 

تَصَدَّى/Tesadde: Zarf olarak nasbedilmiştir.

1.  Yönelmek, dinlemek, kulak vermek; Yöneliyorsun

2.  Sana kar­şı çıkıp-önünde duran; Nübüvvete-risalete karşı çıkanı tercih ediyorsun.

3.  Su­suzluk; sen su­suzun, suya yöneldiği gibi ona yöneliyorsun.

 

Zeccâc: Sen ona yöneliyor, onu hedef seçiyor ve ona meylediyorsun

Ebu Cafer: Seni ona yönelmeye sevk eden senin hırsın ve onun Müslüman olması için neredeyse kendini helak etmendir, anlamını ifade edecek şekilde okumuştur.

 

وَمَا عَلَيْكَ أَلاَّ يَزَّكَّى7

7. Hâlbuki onun temizlenmemesinden sana vebal yok.

 

 

وَمَا عَلَيْكَ أَلاَّ يَزَّكَّى / Halbuki onun temizlenmemesinden sana vebal yok.

Temizlenmek istemezse sana bir sorumluluk yoktur.

Bu kâfir, hida­yet bulmayacak, iman etmeyecektir, Sen ancak bir Rasûlsün ve senin göre­vin tebliğden ibarettir.

 

Tezkiye: Temizlemek, yetiştirmek demektir.

Allah'ın tezkiye ettiği nefisler-kimseler felaha ermiştir, demektir.

İbn Abbas: Allah’ın saptırdığı ve azdırdığı bir nefis hüsrana uğ­ramıştır.

Katade: Allah'a itaat etmek ve salih ameller işlemek suretiyle kendisini nefsini arındıran kimse kurtuluşa ermiş, buna karşılık masiyetlerle nefsini örten kimse de hüsrana uğramıştır.

 

Tezkiye: İnsanın nefsini tezkiye etmesi iki şekilde olur.

1.  Fiille olur. En değerlisi budur. قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا  O nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. 91/Şems:9

2.  Sözle olur. Güvenilir ve adil birinin başka birisini tezkiye etmesidir. Yani kişinin doğru ve güvenilir olmasını söylemesidir.

İnsanları tezkiye ederken çok dikkat etmelidir. Çünkü bu işin mesuliyeti de vardır. فَلا تُزَكُّوا أَنفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ اتَّقَى Kendinizi temize çıkarmayın. O, takva sahibi olanları da en iyi bilendir. 53/Necm32

Hatta Rasulullah’ı bile olduğundan fazla göstermeye bile yanaşılmamalıdır. Kuvvetli bir hadiste Rasulullah buyuruyor ki:

لا تُطْروني كما أطْرَتِ النصارى ابنَ مريمَ، فإنما أنا عبدُه، فقولوا: عبدُ اللهِ ورسولُه

الراويعمر بن الخطاب  المحدثالبخاري  المصدرصحيح البخاري الصفحة أو الرقم: 3445  خلاصة حكم المحدث : [صحيح

الراوي : [عمر بن الخطاب]  المحدثابن باز  المصدرمجموع فتاوى ابن باز الصفحة أو الرقم: 405/2  خلاصة حكم المحدثإسناده صحيح 

الراويعمر بن الخطاب  المحدثالألباني  المصدرمختصر الشمائل الصفحة أو الرقم: 284  خلاصة حكم المحدثصحيح 

الراويعمر بن الخطاب  المحدثالألباني  المصدرصحيح الجامع الصفحة أو الرقم: 7363  خلاصة حكم المحدثصحيح 

الراويعبدالله بن عباس  المحدثأحمد شاكر  المصدرمسند أحمد الصفحة أو الرقم: 1/167  خلاصة حكم المحدثإسناده صحيح

الراويعمر بن الخطاب  المحدثالبزار  المصدرالبحر الزخار الصفحة أو الرقم: 1/299  خلاصة حكم المحدثلا نعلمه يروى عن عمر بهذا اللفظ إلا من هذا الوجه وابن عيينة حسن السياق له

الراويعبدالله بن عباس  المحدثابن حبان  المصدرصحيح ابن حبان الصفحة أو الرقم: 413  خلاصة حكم المحدثأخرجه في صحيحه 

الراويعمر بن الخطاب  المحدثعلي بن المديني  المصدرتفسير القرآن الصفحة أو الرقم: 2/430  خلاصة حكم المحدثإسناده صحيح 

الراويعمر بن الخطاب  المحدثابن حبان  المصدرصحيح ابن حبان الصفحة أو الرقم: 6239  خلاصة حكم المحدثأخرجه في صحيحه 

الراوي : -  المحدثابن تيمية  المصدرمجموعة الرسائل والمسائل الصفحة أو الرقم: 1/165  خلاصة حكم المحدثصحيح

الراوي : -  المحدثابن تيمية  المصدرمجموع الفتاوى الصفحة أو الرقم: 11/98  خلاصة حكم المحدثصحيح

الراويعمر بن الخطاب  المحدثأحمد شاكر  المصدرمسند أحمد الصفحة أو الرقم: 1/94  خلاصة حكم المحدثإسناده صحيح 

الراويعمر بن الخطاب  المحدثالألباني  المصدرغاية المرام الصفحة أو الرقم: 123  خلاصة حكم المحدثصحيح

Rasulullah as: Beni, Nasarâ’nın Meryem’in oğlunu aşırı övdüğü gibi siz de aşırı övmeyin. Şüphesiz; ben bir kulum. Şöyle söyleyin: Allah’ın kulu ve elçisidir.

Rasülün kâfire karşı işi; sadece tebliğdir. Karşısındakinin iman etmesini ister. Ama Kendisini heder edercesine uğraşmaya gerek yoktur.

 

مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلاَّ الْبَلاغُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ 99

5/Maide:99

فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلاَّ الْبَلاغُ الْمُبِينُ 35

16/Nahl:35

وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلاَّ الْبَلاغُ الْمُبِينُ 54

24/Nur:54

وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلاَّ الْبَلاغُ الْمُبِينُ 18

29/Ankebut:18

وَمَا عَلَيْنَا إِلاَّ الْبَلاغُ الْمُبِينُ 17

36/Yasin:17

فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظاً إِنْ عَلَيْكَ إِلاَّ الْبَلاغُ 48

32/Şura:48

Yüce Allah, şirk pisliklerinden temizlenenler ve arınanlar için söz konusu olan va'dini getirmiştir. Tezkiyenin en mükemmeli; kalbi küfür zulmetlerinden tezkiyedir.

 

Zeccâc: تَزَكَّى /tezekkâ kelimesinin manası, takvasını artıranlar şeklindedir.

El-Hasen ve er-Rabi': مَنْ تَزَكَّى  ifadesi, ameli tertemiz ve artıp duran kimsedir.

 

 

وَأَمَّا مَنْ جَاءَكَ يَسْعَى8

وَهُوَ يَخْشَى 9

فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى 10

8. Ama yanına süratle gelip,

9. Kendisi de korkan kimseye gelince,

10. Sen onu bırakıp oyalanırsın.

 

Ama Allah’tan korkan ve bilgi sahibi olmak için yanına süratle geleni bırakıp, o boş-kof adamla oyalanıyorsun.

Katâde: Enes İbn Mâlik bana şöyle dedi: Kadîsiye günü ben İbn Ümmü Mektûm'u elinde siyah bir sancakla zırhını kuşanmış olarak görmüştüm.

Abdullah İbn Ömer: Rasûlullah: Bilâl geceleyin ezan okur. Siz sahurda İbn Ümmü Mektûm'un ezanını işitinceye kadar yiyin ve için.

 

كَلاَّ إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ 11

Hayır! Çünkü o, bir öğüttür.

 

كَلاَّ/Kellâ Hayır; bir vazgeç­me emri ve bir azarı ifade eder. Yani, tebliğ ve öğüt konusunda:

1.  Zengin müşriki tercih etmeyeceksin,

2.  Fakir mü'minden de yüz çevirmeyeceksin.

 

Cürcânî: إِنَّهَا /çünkü o; müennes zamiri, Kur'ân'a aittir. Kur'ân-ı Kerim müzekkerdir, ancak müennes bir kelime olan تَذْكِرَةٌ/öğüt kelimesiyle nitelendirilmektedir. إِنَّهَا/ müennes zamir, إِنَّهَ/ müzekker zamir ola­rak da gelebilirdi.

İbn Kesîr: Bu zamirin vahye yani Kur'ân'a dönmesi de muhtemeldir, çünkü söz ona delâlet ediyor.

Elmalı: إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ/ ifadesinden Kur'an-ı Kerim kastedilmiştir.

 

فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ 12

12. Artık dileyen onunla öğüt alsın.

 

İsteyen, Kur'ân-ı Kerim'den öğüt alsın.

 

Dahhak, İbn Abbas’tan yüce Allah'ın: Artık dileyen onunla öğüt alsın, hakkında: Allah dilediği kimseye onu ilham eder.

 

كَلاَّ إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ54 

Kuşkusuz ki o Kur'ân bir hatırlatmadır. 74/Müddesir:54

كَلاَّ/ Hayır.

إِنَّهُ/ Gerçekte o; Kur'ân, Nübüvvet… Tenzîr aynı zamanda, تَذْكِرَةٌ/ bir öğüttür. 

فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ55 

Dileyen ondan öğüt alır. 74/Müddesir:55

Hesabına gelen,

Aklını başına alan,

Âhiretini düşünen öğüdünü alsın.

 

Emalı: Artık her kim isterse düşünsün içeriğini anlasın, gereğine göre hareket etsin.

 

وَمَا يَذْكُرُونَ إِلاَّ أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِ56 

Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O kendisinden korkulmaya daha layıktır ve bağışlamaya daha ehildir. 74/Müddesir:56

Akıllarını toparlamayanlar öğüt alamazlar. Ancak üstün bir kuvvet onları yola getire. Yani; Allah onları zorla öğüt aldırmazsa, onlar normal şartlarda öğüt almazlar.  

 

 

فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ 13

13. O öğüt-tezkire olan Kur’ân ayetleri çok değerli-şerefli sahifelerdedir.

 

Süddî: Allah nezdinde, çok şerefli sahifelerdedir.

 

F.Razî: O öğüt, sahifelerde vardır, manasınadır. Buradaki صُحُفٍ /suhuf; sahifeler:

1.  Bu öğüt, Allah katında çok kıymetli ve şerefli, yedi kat göğe kaldırılmış Levh-i Mahfuz'dan istinsah edilmiş sahifelerdir.

2.  Değeri yüksek; şeytanların ulaşmasından uzak sahifelerdir.

3.  O sayfalara sadece tertemiz melekler dokunabilir.

 

 

مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ 14

Yüceltilmiş ve temizlenmiştir.

 

 

بِأَيْدِي سَفَرَةٍ 15                          

Kâtiplerin elleri ile yazılmış.

 

سَفَرَةٍ/ Seferetun:

1.  İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk ve İbn Zeyd: bunlar meleklerdir. Ferrâ: sefere;  سَفَرَةٍAllah ile resulleri arasında, vahiy seferleri yapan o melekler kastedilmiştir.

2.  Vehb İbn Münebbih: Muhammed'in ashabıdır.

3.  Katâde: Kurrâ’dır

4.  İbn Cüreyc: İbn Abbâs'tan: Nabatça'da سَفَرَةٍ  kelimesi kurrâ anlamındadır.

5.  İbn Cerîr Taberî: Doğru olan, bu kelimenin melekler anlamına gelmesidir. Çünkü sefîr kökünden gelen bu kelime, insanlar arasında iyilik ve anlaşma için gidip gelen kişiye söylenir. Burada da Allah ile mahlûkâtı arasındaki elçilik kasdedilmiştir.

Kitaba, sifr denilir, çoğulu esfâr diye gelir. Sifr: Bir şeyi açıklayan ve vuzuha kavuşturan demektir.

 

Zeccac: Kitaba sifr, kâtibe de sâfir denilir.

 

Kişi ve devletlerin arasını aracı düzeltenlere sefîr, düzeltmeye sefaret elçilik denir.

 

Katade: Burada geçen: سَفَرَةٍ /seferetun kâtibler burada kurra (Kur'an okuyanlar) demektir. Çünkü onlar sifirleri okurlar. Yine ondan İbn Abbas'ın açıkladığı gibi bir açıklama da rivayet edilmiştir.

Vehb b. Münebbih: Emrine itaatkar, oldukça değerli kâtiblerin elleri ile… ibaresinde kastedilenler, Rasulullah’ın ashabıdır.

İbnu'l-Arabî: Rasûlullah as'ın ashabı gerçekten itaatkâr, olduk­ça değerli okuyucular idiler. Fakat bu âyette kastedilenler, onlar de­ğildir, onlar kastedilenlere yakın kimseler de değildir. Aksine bu mutlak ola­rak anıldığı takdirde meleklere has bir lafızdır. Onların dışında bu ismi ta­şımakta kimse onlarla ortak değildir, onun kapsamına onlardan başkası gir­mez.

 

 

كِرَامٍ بَرَرَةٍ 16

Kıymetli, saygıdeğer.

 

Kelbî: Rabbleri nezdinde, oldukça değerli demektir.

Mukâtil: itaat edenler manasını vermiş ve بَرَرَةٍ/bârr’ın çoğuludur.

Hasen: Masiyet işleme tenezzülünde bu­lunmayan demektir.

 

كِرَامٍ /Kirâm: Çok şerefli;

1.  Taberî: ihtiva ettiği ilim ve hikmetler dolayısıy­la dinde çok şerefli, demektir.

2.  Şerefli hafaza meleklerinin onları Levhu’l Mahfuzda indirmiş olmasındandır.

3.  Çok şereflidir. Ona şeytan eli değmemiştir.

4.  Yahya b. Sellâm: Kerîm olan Allah’tan indirilmiş olmalarıdır.

5.  Şüp­he ve çelişkilerden yükseklerdedir.

6.  Zengin müşrik ve fakir-âmâ mümin ayrımı yapmaz.

 

بَرَرَةٍ /Beraretun: Tertemiz:

1.  Süddî, el-Hasen: Her türlü kir ve pislikten arındırılmış, kâ­firlerin onlara el uzatmalarına karşı korunmuş, diye de açıklanmıştır.

2.  Hasen: Müşrik­lere indirilmekten yana tertemiz demektir.

3.  Başkalarının menfaatlerini kendi menfaatlerine tercih edenler.

 

قُتِلَ الإِنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ 17

17-  O kahredilesi insan, ne nankör-inkârcıdır,

 

İbn Cerîr Taberî: مَا أَكْفَرَهُ /Ne de nankördür o. Ne de şiddetlidir onun küfrü.

 

İbnü Münzir, İkrime'den: Bu ayet Utbe b. Ebi Leheb'in Yıldızın rabbini inkâr ettim, demesi üzerine inmiştir.

قُتِلَ/ geberesi, öldürülesice, kah­rolası.

قُتِلَ/ ona lanet edildi, azab olundu, diye de açıklanmıştır,

Katâde: Ne de nankördür o. Ne de çok la'netlenmiştir.

 

قُتِلَ الإِنْسَانُ / O kahredilesi insandan kasıt:

1.  Mücahid: İnsan'dan kasıt; kâfirdir.‎

2.  Dahhak, İbn Abbas'tan: Ebu Leheb'in oğlu Utbe hakkında inmiştir.

3.  Zenginlik ve fakirlik sebebiyle fakire üstünlük taslayan bütün zenginler zemmedilmiştir.

4.  Geneldir. Bütün nankör lanetliklerdir.

 

Utbe, iman etmişti, fakat Andolsun yıldıza... وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى  53/Necm:1 ayeti nazil olunca, irtidad ederek: وَالنَّجْمِ /Necm dı­şında Kur'ân'ın tümüne iman ettim, dedi de: قُتِلَ الإِنْسَانُ /Kahrolası o insan ayeti nazil oldu. Böyle dese de aslında Kur'ân'ı inkâr ediyordu. Rasûlullah da ona beddua ederek: Al­lah'ım, sen ona Ğadıra arslanını musallat et, buyurdu. Şam'a doğru giden bir ticaret kervanına katıldı. Ğadıra denilen yere varınca, Rasûlullah'ın bedduasını hatırladı. Gece korunmak için kervandakilere sabaha kadar korumaları için bin dinar vermeyi vaadetti. Konaklayan kervanın ortasına aldılar. Eşyaları etrafına dizdiler. Gece aslan geldi. Eşya­lara yaklaştı ve Utbe'nin üzerine atıldı ve parçalayarak öldürdü. Olayı duyan babası Ebu Leheb çok üzüldü. Ağıtlar yaktı. Şöyle dedi: Muhammed, her ne dediyse mutlaka oluyor.

 

Ebu Salih, İbn Abbas'tan: Ne kadar da nankördür o! İfadesini şöyle açıklamıştır: Onu nankörlüğe iten ne oldu, demektir.

 

مَا أَكْفَرَهُ:MâEkferahu; ibaresindeki مَا / edatı iki manada olabilir:

1.  Teaccub/hayret مَا /mâ’sı olursa: Ne kadar da nankör ifadesi anlamını ifade eder. Hayret hala inkâr ediyor. Araplar, bir şeye hayret ettiklerinde:

Allah kahretsin onu, ne kadar da güzeldir.

Allah rezil etsin onu ne kadar da zalimdir, demeleri adetleridir. İnsanlar tarafından iyice anlaşılsın diye, Arapların kullandığı bu taaccub ifadesi kullanılmıştır. Yoksa yüce Allah her şeyi gayet iyi bilmektedir.

2.  Ayetteki مَا/edatı soru edatı olursa; onu küfre iten nedir anlamına gelir.

İbn Cüreyc: Onun küfrü/nankörlüğü ne kadar da ileridir, de­mektir.

 

مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ 18 

18. Kendisini hangi şeyden yarattı?

 

Allah, bu kâfiri neden yarattı ki o da büyüklük taslamaktadır? Yani onun yaratılışından dolayı siz de hayret edi­niz.

 

مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ 19

Az bir sudan. Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi.

 

مِنْ نُطْفَةٍ /Bir nutfeden, yani hakir, değersiz, cansız, basit bir sudan yarattı.

 

O halde niçin kendisi hakkında yanlış kanaate kapılmaktadır? Hasen: İki küçük abdestin bozulduğu yoldan çıkan bir kimse nasıl olur da büyüklenir!

 

فَقَدَّرَهُ/Kadderehu: Onu takdir etti buyruğunun onu bütün azalarını yerli yerince, mükem­mel bir ölçüde yarattı.

 

Dahhak, İbn Abbas'tan: Onu da, annesinin karnında takdir etti.

Yani onun ellerini, ayaklarını, gözlerini ve diğer organlarını, güzellik ve çirkinliğini, uzunluk ve kısalığını, bahtiyarlık ve bedbahtlığını takdir buyurdu.

فَقَدَّرَهُ/Kadderehu: Onu takdir etti ifadesi: Önce nutfeden sonra alakaya daha sonra hilkati tamamlanıncaya kadar merhale merhale onu var etti, diye de açıklanmıştır,

 

 

ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ 20

Sonra yolu kolaylaştırdı

 

يَسَّرَ/Yessera: Kolaylaştırdı.

İbn Abbas, Ata, Katade, Süddi ve Mukatil: Annesinin kar­nından çıkmasını kolaylaştırdı.

İbn Zeyd: İslâm’ın yolunu kolaylaştırdı.

Mücahid: Mutluluk ve bedbaht­lık yolunu kolaylaştırdı.

 

Ebu Müslim: Bu ayetten kastedilen, وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ : Biz ona iki de yol gösterdik... 90/Beled:10 ayetinden kastedilenin aynısıdır. Binâenaleyh, ayetin bu ifadesi, hem dini alakadar eden iyi ve kötünün arasını, hem de dünyayı alakadar eden iyi ve kötünün arasını ayırt etmeyi belirlemeyi içine alır. Netice olarak: Biz onu, hem iyi hem de kötü yola girebilecek bir özellikte yarattık, anlamındadır.

 

Yine Mücahid, Hasen, Ata ve Ebu Salih'ten İbn Abbas: Hayır ve şer yollarını izlemeyi kolaylaştırdı, Bunun delili de yüce Allah'ın şu buyruklarıdır:

إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِراً وَإِمَّا كَفُوراً 3

3.     Gerçekten Biz, ona yolu gösterdik. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kat eder. 76/İnsan:3

وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ 10

Ve Biz, ona iki de yol gösterdik. 90/Beled:10

 

Ona ihsan edilen yolu ya değerlendirir. Ya da çar-çur eder. Ama netice olarak hidayet imkanı olan yol biter. Kabirle karşı karşıya kalır.

 

ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ 21

Sonra onu öldürüp, kabre koydu.

 

Ebu Ubeyde: فَأَقْبَرَهُ /Ekbera:Onu kabre koydu; ona bir kabir takdir etti ve kab­re gömülmesini emretti.

Ferra: Ona ikram olsun diye içinde gömü­leceği bir kabir var etti. Onu kuşların ve diğer yırtıcı hayvanların yemesine imkân verecek şekilde yerin üzerinde atılıp, terkedilen bir varlık noktasına düşürmedi.

 

ثُمَّ إِذَا شَاءَ أَنْشَرَهُ 22

22. Sonra da ne zaman dilerse onu tekrar diriltecek.

 

Sonra, dilediği vakit onu diriltir. Ölümünden sonra ona hayat verecek.

Mevdudî, Tefhîm: Yani kıyamet günü Allah Teâlâ 'kalk' emrini verdiği zaman insan kalkmak zorundadır ve 'hayır' diyebilme gücü yoktur. Allah cc.  yaratırken ona sormadığı gibi, tekrar diriltirken de sormayacaktır. Nasıl insan dünyaya gelmek, yani doğmak zorunda kalmıştır, kıyamet gününde de kalkmak zorundadır.

 

كَلاَّ لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ 23

23. Hayır, hayır o, Allah’ın kendisine emrettiğini yerine getirmedi iman etmedi.

 

Buradaki; كَلاَّ /hayır’ın bir azar ve bir vazgeçme emridir. Yani; öyle şey olamaz, durum kâfirin dediği gibi değildir.

 

Mücahid ve Katade:لَمَّا يَقْضِ ‏ /Yerine getirmedi; hiçbir kimse emrolunduğunu yerine tam getiremez.

Mücâhid: Bu, insanoğlundan hiç kimsenin hiçbir zaman, kendisine farz kılınmış olan şeylerin tümünü yerine getiremeyeceğine ve insanın, mutlaka bir kusuru bulunacağına bir işarettir, demiştir.

İbn Abbas: Âdem’in sulbünde iken kendisin­den alınan ahdi ve misakın gereğini yerine getirmemiştir.

Hasen: Gerçekten o yerine getirmemiştir; yani emrolunduğu şeylerin gereğini yapmamıştır.

F.Razi: Ayetin anlamı; O böbürlenen, üstünlük taslayan insan, kendisine emredilmiş olan kibri terketmek... gibi şeyleri yapmamıştır, şeklindedir. Bu da: O kâfir insan, Allah'ın delilleri hakkında düşünmesine mahlûkatının ilginçliği, hikmetinin zahir oluşu hususunda tedebbürde bulunması kabilinden şeyleri yapmamıştır, demektir.

Mevdudî, Tefhîm: Emir kelimesiyle, insanın içine fıtratın yerleştirilmiş olduğu anlatılmak isteniyor. İnsanın bizzat kendi vücudu, hatta yeryüzünden gökyüzüne kadar kainattaki her zerre Allah'ın cc. emri altında olduklarını göstermektedir.

 

فَلْيَنْظُرْ الإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ24

24. Öyleyse İnsan yediğine bir baksın!

 

Buradaki فَلْيَنْظُرْ /baksın fiili düşünsün anlamındadır.

 

Yüce Allah ikaz-hatırlatma yapıyor: Yediği-içtiğine baksın. Sebzeler, meyveler, tahıllar, hayvansal gıdalar… Bunların yapılandırılması, yetiştirilmesi, hazırlanması harikalar ve binbir zahmetler hep iç-içedir. Bu yiyecek-içeceklerin yaratıcısına şükredeceğine nankörlük ediyor.

 

Hasen ve Mücahid: Öyleyse in­san yediğine bir baksın! Yani yediğinin vücuduna nasıl girip nasıl çıktı­ğına bir baksın.

İbn Ebi Hayseme ve Dahhak: Rasulullah bana şöyle dedi: Dahhak! Sen neler yersin? Ben: Rasulullah, et ve süt, dedim. Rasulullah: Sonra ne oluyor, diye sordu. Ben bildiğin şeye dönüşüyor, dedim. Şöy­le dedi: Şüphesiz Allah Âdemoğlundan çıkan şeyi dünyaya misal olarak gös­termiştir.  Müsned, III, 452; Heysemî, Mecma', X, 2HH; Taberânî, Kebir, VIII, 299

Ubey b. Ka'b: Rasulullah: Âdemoğlunun yedikleri dünyaya misal verilmiştir. O her ne kadar yemeğine baharatlar koyup güzelleştirse ve tuzlasa dahi, sen sonunda onun neye ulaştığına bir bak! İbn Hibban, Sahih, il, 476; Müsned, V, 136; Taherânî, Kebir, 1, 198.

 

Ebu'l-Velid: Ben İbn Ömer'e helaya girip, kendisinden çıkan şeylere bakan kişi hakkında soru sordum da şöyle dedi: Melek ona gelerek: Şu cimrilik edip vermekten çekindiğin şeylerin sonunda ne olduğuna bir bak, der.

 

أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاءَ صَبّاً 25

25. Şüphesiz ki Biz, suyu bol bol dökeriz.

 

Bu ayette yağmurlar kastedilmiştir

R.İsfehanî, Müfredat: صَبَّ /Sabbe fiili, yukarıdan suyu döktü. Merhamet, sevgi ve muhabbetin belli bir noktaya doğru akmasını da ifade eder.

Mevsimsel yağmur, aynı zamanda rahmettir.

 

وَجَعَلْنَا مِنْ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ

Canlı olan her şeyi sudan yarattık. 21/Enbiya:30

 

ثُمَّ شَقَقْنَا الأَرْضَ شَقّاً 26

26. Sonra da yeri gereği gibi yararız.

 

شَقَّ /Şakke fiilii, ikiye ayrıldı, parçalandı, şakka şakka oldu, meşakkat ve sıkıntı verdi… gibi anlamları ifade eder.

İbn Kesîr: Suyu yeryüzünün içine kadar sızdırıp akıttık. Toprağa atılan her tanenin parçalarına kadar girdirdik.

 

Yağmurun suyundan faydalanan nebatat tohumları filizlenir. Filizler toprağı yararak dışarı çıkar. Tohumun; sudan faydalanması, filizlenmesi, dışarı çıkması, toprağın yarılması… gibi hususlar hep yüce Allah’ın doğaya bahşettiği kanun ve kurallar dahilinde oluşmaktadır.

 

وَتَرَى الأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ 5

Yeryüzünü de ölü, kupkuru sönmüş kül halinde görürsün. Biz, onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift-çift bitkiler bitirir. 22/Hacc:5

 

R.İsfehanî, Müfredat:

هَمَدَتِ النارُ: Ateş söndü, kül oldu.

أرضٌ هامِدَةٌ: İki anlamı ifade eder:

1.  Bitki bulunmayan kuru arazi,

2.  Kül arazi.

 

 

فَأَنْبَتْنَا فِيهَا حَبّاً 27

27. Böylece orada ekinler-taneler bitiririz.

 

Biz, yeryüzünde hububat yetiştiririz. Yeryüzü hububat yetiştirmeye elverişlidir.

 

وَعِنَباً وَقَضْباً28 

28. Üzümler, yoncalar-sebzeler,

 

وَزَيْتُوناً وَنَخْلاً29 

29- Zeytinlikler, hurmalıklar,

 

وَحَدَائِقَ غُلْباً30 

30- Sık-iri ağaçlı bahçeler,

 

غُلْباً /ğulbâ: ağaçları iri boylu ve birbirine girift, sık-bol demektir.

Katâde ve İbn Zeyd: Oldukça değerli hurma ağaçları.

İkrime: Kökleri ve gövdeleri çok büyük ağaçlar.

Mücâhid: Sarmaş, do­laş olmuş ağaçlar.

 

وَفَاكِهَةً وَأَبّاً31 

31- Meyveler, çayır-otlaklar bitirdik.

 

R.İsfehanî, Müfredat: الأبُّ: Otlama ve biçilmeye hazırlanmış çayır-otlak. Belli bir şey için veya sezonluk yapılan hazırlık.

أَبّاً:Ebben: Çayır-otlak:

İbn Abbas ve el-Hasen: Ot; yerin bitirdiği fakat insanla­rın yemediği her şeye verilen isimdir. İnsanların yediklerine: Biçi­len şeyler adı verilir.

Dahhak: Yeryüzünde biten her bir şeydir.

Ebu Rezîn: O bitkidir.

Yine Dahhak’tan: Bu, özel olarak samandır.

Kelbi: Meyvenin dışındaki her türlü bitkiye denilir.

 

مَتَاعاً لَكُمْ وَلأَنْعَامِكُمْ 32

32. Sizin için geçimlik-fayda olsun diye, davarlarınız için de.

 

R.İsfehanî, Müfredat: المَتاع /elmetâ: Vakti uzayıp giden, uzun süreli faydalanma.

 

V.Zuheyli, Tefsîru’l Munîr: En'am: deve, inek ve koyunlara denmektedir. Yiyecek ve bitkilerin anılması özet olarak:

1.  Tevhide götüren delillerin gösterilmesi,

2.  Yeniden yaratmaya götüren delillerin gösterilmesi.

3.  İman ve taata teşvik: Çünkü akıllı bir insana, kullarına ihsanın bu büyük türleri ile iyilikler yapan bir ilâha boyun eğmemesi yaraşmaz.

 

فَإِذَا جَاءَتْ الصَّاخَّةُ33 

33. O Sâğğa geldiği zaman,

 

R.İsfehanî, Müfredat: الصَّاخَّةُ; konuşan kişinin sesinin şiddeti, şiddetli ses. Kulakları sağır eden şiddetli sestir.

الصَّاخَّةُ /Essâhhatu: Araplar, sâhha onları vurdu, musibet onları bul­du, tabirini kullanırlardı. Kıyameti koparan ve ahiret işlerinin başladığını bildiren büyük çığlıktır. Yani sura ikinci üfürülüştür.

İbn Abbâs: O büyük gürültü, anlamına gelir.

V.Zuheyli, Tefsîru’l Munîr: الصَّاخَّةُ /es-Sâhha: ses, el-Karia, et-Tâmmetü'l Kübrâ olarak da geçmiş olup korkunç ses, çağrı demektir veya kıyamet günüdür.

İbn Cerîr Taberî: Öyle sanıyorum ki bu kelime, sûr'a üfürülüşün bir adıdır.

 

El-Halil: Sâhha oldukça şid­detli etkisi dolayısıyla kulakları sağır eden çığlık demektir.

 

V.Zuheyli, Tefsîru’l Munîr: Kıyamet, ya da kulağa çarpan yani, onu duymaz hale getiren kıya­met gününün sesi geldiği zaman. es-Sâhha, kıyametin isimlerinden biridir. Allah onu yüceltmiş ve ona karşı insanları uyarmıştır. Begavi: es-Sâhha, kıyamet gününün sesi demektir. Böyle adlandırılması, kulaklara çarpması ve şiddetinden dolayı kulakları sağır etmesindendir. İbni Cerir Sur'a üfürmenin adı olabilir, demiştir.

 

يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ 34

34. Kişinin kaçacağı gün; kardeşinden,

وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ 35

35. Annesinden ve babasından,

وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ 36

36. Eşinden ve çocuklarından kaçacağı

 

Dahhak. İbn Abbas’tan: Kabil kardeşi Habil’den. Rasulullah annesinden, İbrahim babasından, Nuh oğlundan. Lût hanımından. Âdem de kötü çocuklarından kaçacaktır.

Hasen: Kıyamet gününde babasından kaçacak ilk kişi İbra­him'dir. Oğlundan kaçacak ilk kişi Nuh'tur. Hanımından kaçacak ilk kişi de Lût'tur.

 

الصَّاخَّةُ /Sâhha kişinin kardeşinden kaçacağı bu günde gerçekleşecektir.

1.  Kişinin kardeşiyle konuşacak ilişkisi kalmayacak,

2.  Kendi derdi kendisine artar durumdadır,

3.  Kendisinde hak sahibi olanların haklarını isteme korkusu,

4.  İçinde bulunduğu zorluğu ve sıkıntıyı görmesinler diye, 

5.  Onların kendisine bir fayda veremeyeceklerini bildiği için.

 

İkrime: Kişi karısıyla karşılaşır ve ona şöyle der: Ey kadın, sana nasıl kocalık yaptım? Kadın; ne güzel kocaydın, der. Ve gücü yettiğince kocasını iyilikle yâd eder. Kocası kadına der ki: Gördüğün halimden kurtulabilmem için bugün senden yalnızca bir iyilik etmeni istiyorum. Kadın der ki: Ne kolay şey istiyorsun ama verebilecek durumda değilim, çünkü tıpkı senin korktuğun gibi ben de korkuyorum. Adam oğluyla karşılaşır ve ona ilişerek der ki: Yavrucuğum; ben sana nasıl babalık etmiştim? Çocuk babasını hayırla yâd eder. Adam oğluna; yavrucuğum, ben senin zerre miktarınca iyiliğine muhtacım, onu verirsen belki şu gördüğün halimden kurtulabilirim. Çocuk der ki: Babacığım, istediğin şey ne kadar da az. Ama ben de senin korktuğun gibi korkuyorum. Binâenaleyh sana hiç bir şey veremem. İşte yüce Allah: Kişinin kaçacağı gün; kardeşinden, anasından ve babasından, eşinden ve oğullarından, kavli bunu gösteriyor.

 

Zemahşeri: Ayetteki sıralama; kardeşle sonra da ana-babayla başladı. Çünkü onlar en yakınlarıdır. Sonra da eş ve ço­cuklar. Çünkü onlar da en yakın ve en sevgili olanlardır. Adeta şöyle de­miştir: Kardeşinden kaçacak hatta ana-babadan ve hatta eşinden ve ço­cuklarından.

 

يَوْمَ لا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئاً وَلا هُمْ يُنصَرُونَ 41

O gün seven sevdiğine hiçbir şeyle fayda vermez. Onlara yardım da edilmez. 44/Duhan:41

وَلا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيماً 10

Hiçbir hı­sım bir hısımı sormayacak. 70/Mearic:10

 

 

لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ 37

37. O gün, bunlardan her bir kişinin kendine yeter bir işi vardır.

 

İbn Kuteybe: Onu yakınlarından alıkoyacak, geri durduracak, yüz çevirtecek bir işi vardır, manasını vermiştir.

 

سألت عائشة، رضي الله عنها، رسول الله صلى الله عليه وسلم فقالت: يا رسول الله، بأبي أنت وأمي، إني ‏سائلتك عن حديث فتخبرني أنتَ به. فقال: إن كان عندي منه علم. قالت: يا نبي الله، كيف ‏يُحشر الرجال؟ قال حفاة عراة. ثم انتظَرتْ ساعة فقالت: يا نبي الله، كيف يحشر النساء؟ ‏قال: كذلك حفاة عراة. قالت: واسوأتاه من يوم القيامة! قال: وعن أي ذلك تسألين ؟ إنه قد ‏نزل علي آية لا يضرك كان عليك ثياب أو لا يكون قالت: أيةُ آية هي يا نبي الله؟ قال: لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ.

İbn Ebu Hatim: Aişe ra. Rasûlullah as'a sormuş: Ey Allah'ın Rasûlü; anam babam sana feda olsun, sana bir konu sorayım da bana bu hususta haber veresin. Rasûlullah as: Eğer biliyorsam, buyurdu. Âişe dedi ki: Ey Allah'ın Nebisi, erkekler kıyamet günü nasıl haşrolunacaklardır? Rasûlullah as: Çırılçıplak ve yalınayak, dedi. Biraz bekledikten: Ey Allah'ın nebîsi, ya kadınlar nasıl haşrolunacak? Rasûlullah as: Onlar da aynı şekilde çırılçıplak ve yalınayak. Âişe dedi ki: Vay kıyamet günündeki felâketten. Rasûlullah hangi şeyden soruyorsun sen, doğrusu Allah bana öyle bir âyet indirdi ki, senin üzerinde elbise olsa da olmasa da bu sana zarar vermez. Âişe dedi ki: Ey Allah'ın Nebî’si hangi âyettir o? Rasûlullah: ; لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ O gün /herkesin kendine yeter bir işi vardır, buyurdu.

 

عن سودة زوج النبي صلى الله عليه وسلم قالت: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: يبعث الناس حفاة عراة غُرلا قد ألجمهم العرق، وبلغ شحوم الآذان. فقلت: يا رسول الله، واسوأتاه ينظر بعضنا إلى بعض؟ فقال: قد شُغل الناس لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ

Nebi’nin eşi Sevde'den: Şöyle demiş: Rasûlullah as; insanlar kıyamet günü yalınayak, çırılçıplak ve sünnetsiz olarak diriltilirler. Tere batmışlardır ve ter kulak memelerine kadar ulaşmıştır, buyurdu. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, ne kötü hal, birimiz diğerine bakar, dedim. Rasûlullah as: İnsanların meşgalesi, O gün; herkesin kendine yeter bir işi vardır.

 

عن ابن عباس قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: تحشرون حفاة عراة ‏مشاة غُرلا قال: فقالت زوجته: يا رسول الله، أوَ يرى بعضنا عورة بعض؟ ‏قال: لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ أو قال: ما أشغله عن النظر

Tirmizi, İbn Abbas; Rasûlullah as: İnsanlar çıplak ayaklı, çıplak/elbisesiz ve sünnetsiz olarak haşredileceklerdir, buyurdu. Bir kadın: Birimiz, diğerimizin avretine baka­rak mı? Ya da görecek mi, deyince, Rasûlullah: O günde bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir işi vardır.

 

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ 38

38. O günde apaydınlık yüzler vardır,

 

Parlak ve ışık saçar. Bu yüzler müminlerin yüzleridir.

مُسْفِرَةٌ/Müfsire: Sabah ortalığı aydınlattığında kullanılan deyiminden, pırıl pırıl parlayan aydınlık manasınadır.

 

 

ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ 39

39. Gülmektedir, sevinmektedir.

 

ضَاحِكَةٌ /Gülmektedir: Sevinç ve neşe içindedir.

مُسْتَبْشِرَةٌ/ Müstebşiratun:Sevinmektedir: Yüce Al­lah'ın verdiği lütuflar dolayısı ile sevinçlidir.

Dahhak: Bu abdestin bıraktığı izden dolayı olacaktır.

İbn Abbas: Bu yüzlerin parlaklığının, kişinin gece namazı kılmasındandır. Çünkü Rasûlullah: Kimin gece namazı çok olursa, gündüzün yüzü güzel olur. İbn Mace, I, 422.

Kelbî: Hesabı verip, yüz akıyla çıkmaları sebebiyle, o insanların yüzleri sevinçlidir, Allah'ın ikram ve rızasına nail olduğu için de, güleçtir, surûrludur.

 

وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ 40

40. Yine o günde üzerlerini toz-toprak kaplamış yüzler de vardır.

 

غَبَرَةٌ/ Ğaberatun-ğubar: Toprağın un-ufak oluşu, toz.

Üzerinde toz-duman bu­lunan yüzler de vardır.

Müberred: غَبَرَةٌ /Ğabera, insana isabet eden toz.

Kurtubî: Haberde belirtildiğine göre, hayvanlar kıyamet gününde toprak olacak­ları vakit, o toprak kâfirlerin yüzlerine bulanacaktır.

 

 

تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌ 41

41. Bunları da karanlık ve siyahlık kaplayacaktır.

 

Bunları da karanlıktan dolayı görünemeyecek ve siyahlık kaplayacaktır.

 

Müberred: Terheku-Rahk: Çabucak helak olmak demektir. Katere: Tıpkı bir duman gibi olan siyahlık, demektir. Bir yüzde, bu toz ile siyahlığın birleşmesinden, daha ürkütücü bir şey yoktur.

İbn Abbas: Zil­let ve zorluktur.

 

 

أُوْلَئِكَ هُمْ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ 42

42. İşte bunlar, kâfirlerin ve fâcirlerin ta kendileridir.

 

الْكَفَرَةُ /Keferetu ifadesi الكافر kelimesinin çoğuludur.

كفر يكفر كفرا  Küfür: Benimsemediği bir şeyi ta­nımamak, örtmek, sınırı aşmak, gizlemek, kaçınmak, nankörlük et­mek, umursamamak, ciddiye al­ma­mak, es geç­mek, gün­deme gelmesini içine sindireme­mek... gibi hususla­rın anlam bü­tün­lüğünü ifade eder.

 

الْفَجَرَةُ /Fecere ifadesi الفاجر kelimesinin çoğuludur.

Razi: فَجَرَ طَغَي  Fecere tağâ gibi sınırı aştı, taşkınlık yaptı, etrafa zarar verdi anlamlarına gelmektedir.

Kurtubî: Fâcir, Allah'a karşı iftira edip, yalan söyleyen kimsedir. Fâsık demektir. Fâcir, mey­leden demektir.

 

الفجور/El fucûru: İman ve takva sınırının yırtılmasından ortaya çıkan, türeyen olumsuzluk. Fâcir türediler.

 

أُوْلَئِكَ هُمْ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ

İşte onlar, kefere ve feceredir. 80/ Abese:42

 

فاجر ج الفُجَّار/ fâcir’in çoğulu fuccâr gelmektedir.

 

أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الأَرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ

Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttakileri fâcirler gibi bir mi tutacağız? 38/Sad:28