067/MÜLK SURESİ

 

Mekkî ve otuz âyettir.

 

Ebu Hureyre: Rasulullah as: Allah'ın kitabından ancak otuz âyet olan bir sûre vardır ki, Kıyamet gününde bir adama onu cehennem ateşinden çıkartıp cennete sokuncaya kadar şefaat edecek­tir. Bu Tebâreke Sûresi'dir. Tirmizî: Hasen bir hadistir, demiştir. Tirmizî, V, 164; Eb& Dâvûd, II, 57; îbnMâce, II, 1244; Müsned, II, 299

 

بسم الله الرحمن الرحيم

1.   تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

2.   الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ

3.   الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ

4.   ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِأً وَهُوَ حَسِيرٌ

5.   وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ

6.   وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

7.   إِذَا أُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ

8.   تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ

9.   قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِن شَيْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ

10.       وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ

11.       فَاعْتَرَفُوا بِذَنبِهِمْ فَسُحْقًا لِّأَصْحَابِ السَّعِيرِ

12.       إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ

13.       وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

14.       أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

15.       هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِن رِّزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ

16.       أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يَخْسِفَ بِكُمُ الأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ

17.       أَمْ أَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ

18.       وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ

19.       أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَنُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ

20.       أَمَّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ جُندٌ لَّكُمْ يَنصُرُكُم مِّن دُونِ الرَّحْمَنِ إِنِ الْكَافِرُونَ إِلَّا فِي غُرُورٍ

21.       أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ بَل لَّجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ

22.       أَفَمَن يَمْشِي مُكِبًّا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّن يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

23.       قُلْ هُوَ الَّذِي أَنشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ

24.       قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

25.       وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

26.       قُلْ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِندَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ

27.       فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنتُم بِهِ تَدَّعُونَ

28.       قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَهْلَكَنِيَ اللَّهُ وَمَن مَّعِيَ أَوْ رَحِمَنَا فَمَن يُجِيرُ الْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ

29.      قُلْ هُوَ الرَّحْمَنُ آمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ

30.      قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَن يَأْتِيكُم بِمَاء مَّعِينٍ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1.        Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

2.        O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

3.        O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak ve düzensizlik görüyor musun?

4.        Sonra tekrar tekrar bak; bakışların aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.

5.        Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan taşlar yaptık ve ahirette de onlara alevli ateş azabını hazırladık.

6.        Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü varılacak yerdir orası!

7.        Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultuyu işitirler.

8.        Neredeyse cehennem öfkeden çatlayacaktır! Oraya her bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara: Size bir uyarıcı gelmemiş miydi, diye sorarlar.

9.        Onlar da şöyle derler: Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalanlamış ve: Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz, demiştik.

10.    Yine şöyle derler: Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık.

11.    İşte böylece günahlarını itiraf ederler. Artık alevli ateştekiler Allah’ın rahmetinden uzak olsun!

12.    Görmedikleri hâlde Rablerinden korkanlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

13.    Sözünüzü gizleyin yahut onu açığa vurun; (fark etmez). Şüphesiz Allah, sinelerin özünü kalplerde olanı hakkıyla bilir.

14.    Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır.

15.    O, yeryüzünü sizin ayaklarınızın altına serendir. Haydi onun üzerinde yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş ancak O’nadır.

16.    Göktekinin sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi oldunuz? O zaman bir de bakarsınız yeryüzü şiddetle çalkalanıyor.

17.    Yahut göktekinin, üzerinize taş yağdıran rüzgâr göndermeyeceğinden mi emin oldunuz? O zaman, uyarım nasılmış bileceksiniz!

18.    Andolsun, onlardan öncekiler de yalanlamıştı. Beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu !?

19.    Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmazlar mı? Onları havada ancak Rahmân tutuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.

20.    Yahut Rahmân’dan başka size yardım edecek şu ordunuz taraftarlarınız kimlerdir? İnkârcılar ancak bir aldanış içindedirler.

21.    Peki, Allah rızkını keserse, kimdir size rızık verecek olan? Hayır, onlar azgınlık ve nefretle direnip durdular.

22.    Şimdi, yüzüstü kapanarak düşe kalka yürüyen mi daha doğru gider, yoksa dosdoğru bir yolda dimdik yürüyen mi?

23.    De ki: O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!

24.    De ki: O, sizi yeryüzünde yaratıp çoğaltandır. Ancak O’nun huzurunda toplanacaksınız.

25.    Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek, diyorlar.

26.    De ki: O bilgi, ancak Allah katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.

27.    Onu azabı yakından gördükleri zaman inkâr edenlerin yüzleri kötüleşir ve onlara: İşte bu, alaylı bir biçimde isteyip durduğunuz şeydir, denir.

28.    De ki: Söyleyin bakalım: Diyelim ki Allah beni ve beraberimdekileri helâk etti yahut bize acıdı.  Peki, ya inkârcıları elem dolu bir azaptan kim koruyacak?

29.    De ki: O, Rahmân’dır. O’na iman ettik, yalnızca O’na tevekkül ettik. Siz, kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında öğreneceksiniz!

30.    De ki: Söyleyin bakalım: Suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akarsu getirir?

 

Bismillâhirrahmânirrahîm.

 

تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

1. Bütün mülk elinde bulunanın şanı ne yücedir! Ve O, herşeye ka­dirdir.

 

İbn Arefe: تَبَارَكَ/Tebâreke ifadesiتفاعل ; bereket, çokluk, genişlik ve bol­luk demektir. Şanı ne yücedir, yani Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın şanı ne yücedir.

Ezherî: تَبَارَكَ /Tebâreke ifadesi; yüce, azametli ve üstün anlamındadır.

Hasen Basrî: تَبَارَكَ ifadesi; her türlü kötülükten münezzeh demektir.

 

تَبَارَكَ ifadesinin anlamını toparlayacak olursak:

1.     Allah’ın şanı her yerde-zamanda yaygın ve yücedir.

2.     Allah’ın azameti her yerde-zamanda üstündür.

3.     Allah’ın şanı ve azametinde noksanlık-kötülük yoktur.

 

بِيَدِهِ الْمُلْكُ/biyedihilmülk bütün mülk elinde bulunan: Dünya-âhirette göklerin-ye­rin mülkü kendi elinde-emrindedir.

 

İbn Abbas: Mülk, O'nun elindedir. Dilediğini aziz eder, dilediği­ni zelil kılar. Diriltir, öldürür, zengin kılar, fakir eder, verir ve alıkoyar.

 

Muhammed b. İshak: Nübüvvet mülkü sadece O'nundur. Nebiye tabi olan kimseleri o yolla aziz kılmış, ona muhalefet edenleri de onun va­sıtası ile zelil kılmıştır.

 

Ragıb el İsfehanî, el Müfredât:

الْمُلْكُ /mülk: Emretmek, nehyetmek ve tasarrufta bulunmak. Yani; yönetmeye, idare etmeye muktedir olmayı sağlayan kuvvettir. 

Bu surede öne çıkan konulardan biri de nübüvvet ve vahiydir. Muhammed b. İshak’ın ifade ettiği gibi Nübüvvet mülkü sadece O'nundur ifadesi çok önemlidir. Yüce Allah canlı-cansız neye vahyederse; hemen o varlık aldığı emirle bütünleşir. Ateş yakar, su akar, barut patlar, gleksiler döner…

 

 

الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ

2. O hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere ölü­mü ve hayatı yaratandır. O Azizdir, Gafurdur.

 

الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ

Ki O, ölümü ve hayatı yaratandır.

 

Neden ölüm hayattan önce zikredilmiştir:

1. Ölüm insanlara hayatın sorumluluğunu hatırlatır.

2. Dünya hayatın­da ölüm daha baskın, ahiret hayatında da hayat daha baskın yaratılmıştır,

3. Ölümün önce zikretmesi; eşyada aslolan yokluktur. Çünkü varlık ve hayat sonradan yaratılmıştır. Yani eşya başlangıçta ölü hükmünde idi. Nutfe, toprak vb gibi.

 

Katade: Rasûlullah: Şüphesiz yüce Allah, Âdemoğullarını ölüm ile zelil kılmış, dünyayı hayat yurdu, sonra ölüm yur­du, âhireti ise mükâfat yurdu, sonra da ebedi kalınacak yurt kılmıştır.

 

Ebu'd-Derdâ: Rasulullah: Üç şey olmasaydı Âdemoğlu asla başını önüne eğmezdi. Fakirlik, hastalık ve ölüm. Bununla birlikte o, yine çok atılgandır.

 

Ölüm; ruhun bedenden kesin ayrılmasıyla bir hayattan diğerine geçiştir.

 

لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ

O hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere ölümü ve hayatı yaratandır.

 

Süddî: Hanginizin ölümü daha çok hatırlayacağını, ona daha güzel hazırlanacağını, hanginizin ondan daha çok korkup ondan sakınacağını ortaya çı­karmak için... demektir.

 

İbn Ömeri: Peygamber sav yüce Allah'ın: Kimin Allah'ın haramlarından daha çok çekineceğini, Allah'a itaatte elini daha çok çabuk tutacağını...

 

İmtihan ve Deneme:

F.Râzî: Aslında, yüce Allah'ın fiilleri, bir imtihan ve deneme değildir. Fakat şeklen imtihana benzediği için, mecazî olarak imtihan adını alır.

Çünkü yüce Allah geçmişi nasıl biliyorsa, geleceği de bilmektedir. Aynı zamanda insanların hayırlı amelleri yapıp-yapmayacağını da bilmektedir.

Öyleyse; imtihan şeklinde ifade edilmesinin hikmeti ne olabilir? Hayatın kendisi imtihan olursa:

1.   İnsan, imtihanı kazanmak için hayırlı işler yapar,

2.   Toplumda faydalı insan olur,

3.   Zararlı işlerden uzak durur.

4.   Ahirete hazırlık yapar.

5.   Allah’ın razı olduğu bir mümin olur.

 

Yüce Allah her seviyedeki insanların anlayabileceği bir üslup kullanmıştır.

 

لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا

O hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere

 

بَلاءٌ /belâ: Yoran, yıpratan üzüntü ve keder. Yoran, meşakkatli emir-nehiyler de بَلاءٌ ile ifade edilir. Buradaki fiil; gerçek maksat olmaktan ziyade, maksada benzer bir durumu ifade etmektedir.

بَلَّوْتُهُ onu denedim, imtihan ettim, onu imtihan ederek yordum.

 

لِيَبْلُوَكُمْ /liyeblüvekum sizi denemek için:

Buradaki deneme çok farklı bir denemedir.

1. Allah’ın insanı tanıması için denemeye ihtiyacı yoktur. Allah yarattığı mahlûku çok iyi bilir.

2. İnsanı güzel amel’e yönlendirmek için, bir tür dolaylı yönlendirmedir. Yani eğitici imtihan niteliği taşımaktadır.

3. لِيَبْلُوَكُمْ/sizi denemek için, ifadesi ise temsilî bir istiaredir. Tefsîru’l Munîr.

 

Hanginizin çok ve şatafatlı amelde bulunacağı değil de; arı-duru, net ve en güzel şekilde değerlendirilecek amelde bulunacağını sağlamak için imtihana benzer bir zorlamadır.

 

Zamahşerî: لِيَبْلُوَكُمْ /ibaresi: Size göstermek için.

 

وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ

وَهُو/

1. O, kendisine isyan edenlerden intikam alışında Azîz’dir.

2. Tevbe eden kimselere Gafûr’dur.

 

الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ

3. O, tabaka tabaka yedi gök yaratandır. Rahman'ın yaratışında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi, gözü çevir de bak! Bir çat­lak görecek misin?

 

الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا

 

Bu âyette سَبْعَ سَمَاوَاتٍ/sebâSemâvât de yedi gök ifadesi, nekre-belirsizdir. Yani; herhangi bir yedi gök demek gibidir. Bu nekrelik iki hususu kapsar:

1.     Nekrelik tazim de ifade eder: Muazzam gökler gibi.

2.     Yedi ifadesi sadece 7 rakamını değil, çokluk ve yaygınlığı ifade eder.

 

طِبَاقًا/tıbâkan: tabaka tabaka yani üstüste yedi gök yaratandır.

İbn Abbas Bu göklerin birbirine yapışık bölümleri ise onların kıyılarıdır.

 

طِبَاقًا/Tabaka tabaka lafzı سَبْعَ/yedi lafzının sıfatıdır. Buna göre:

Mastar: Birbirine mutabık anlamında olur.

 

Yani:

1. Yedi gök yarattı ve bunları biri diğerinin üzerinde ta­baka halinde,

2. Biri diğerine mutabık,

3. Biri ötekine mutabık gelecek şekilde yaratandır, demektir. Hepsi birbiriyle mutabakat yani uyum içindedir.

 

Kurtubî: Burada: خالِقٌ/yaratan ibaresi جاعِلٌ/ya­pan, meydana getiren anlamındadır.

 

Eban b. Tağlib: Bedevinin kişiyi yererken: Onun kötülüğü tabaka-tabaka yani üst-üstedir, yığın-yığın, hayrı ise kalıcı değildir, der­ken duydum,

 

مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ

Rahmân'ın yaratışında hiçbir düzensizlik göremezsin.

 

 

Elmalı: تَفَاوُتٍ /münasebetsizlik ve nizamsızlıktır.

تَفَاوُتٍ/Tefâvut: Düzensizlik lafzını

1.   İbn Mesud, Hamza ve Kisâî elifsiz olarak, vav: har­fi de şeddeli şekilde: تَفَوُّتٍ/Düzensizlik, diye okumuşlardır.

2.   İbn Abbas: Her­hangi bir farklılık göremezsin.

3.   Ebu Ubeyde: Birbirinin sınırına geçer olarak göremezsin.

4.   Yani; sen gök­lerin yaratılmasında bir kusur göremezsin.

5.   Bunun aslı: Geçmek, geride bırakmak’dan gelmektedir. Bunlar birbirini geçemez, arada boşluk da yoktur.

 

Hele:

 فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ

Haydi, gözünü çevir de bak. Bir çatlak görecek misin?

 

Katade: Gözünü semaya tekrar çevir. Herhangi blr çatlak görebilecek misin, demektir.

 

فُطُورٍ/Futûr:

Mücahid, Dahhak: Çatlaklar,

Katâde; Tutarsızlık,

Süddi: Bir delik,

İbn Abbas: Gevşek-çürük diye açıklamışlardır.

 

فُطُورٍ: الفَطْر/elFatr: fıtrat, yarık, çatlak, fetret ifadesinin çoğuludur.

 

Vurgulanan düşünce:

Gördüğün şu muazzam gökte yarık-yırtık yoktur. İşte Allah’ın gücü-kudretini gör.

 

ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِأً وَهُوَ حَسِيرٌ

4. Sonra gözü ikinci kerre tekrar çevir de bak! Göz hor ve hakir, yo­rulmuş olarak yine sana dönecektir.

 

İbn Kesîr: Sen gözünü tekrar çevirsen, ne kadar çevirirsen çevir, gözün sana ayıp ve eksiklik görmekten ümitsiz ve bitkin olarak geri döner. Tekrar ve tekrar bakıp hiç bir eksiklik görmemenin yorgunluğundan biter tükenir.

 

Diyanet Tefsiri: Bu ve benzeri âyetler müteşâbihattandır. Anlamlarına gelince;  zamana, şartlara, bilimsel verilere göre farklı görüşler ileri sürmek mümkündür.

Buradaki: كَرَّتَيْنِ/ kerreteyn iki kerre’den maksat çokluk lfade eder.

Arapların كَرَّتَيْنِ/kerreteyn iki kerre tabiri bizim tekrar tekrar tabirimize benzer.

 

Tekrar tekrar bakma vurgusu sanki:

1.     Tekrar tekrar bakarak göğün yapısında kusur ara, umduğunu bulamazsın.

2.     Yorgun düşersin.

3.     Aradığını bulamazsan da, yorulsan da: Araştır. Dikkatli araştırırsan, göğün yapısında şahane bulgulara da ulaşırsın.

İnsan bir şeye baktığında, baktığı şeyin güzel-çirkin olduğunu görür. Daha sonra, güzel-çirkin olduğunu iyice görmesi için ikinci defa bakmaya ihtiyaç duyar.

 

İşte göğe defalarca-kerrât baksan yine bir kusur göremezsin.

 

يَنقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ

Göz sana dönecektir.

 

إنْقِلابٌ/inkılâb:

انقلب‎/ ‎رجع‎ döndü anlamına gelmektedir. ‎

انقلب‎/ Bir ortamda başka bir ortama geçiş yaptı. إنْقِلابٌ /inkılâb; bilinçli olarak bir şekilden başka şekle dönmek-dönüşmek.

 

Sendeki الْبَصَرُ göz-bakış, خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ yedi göklerin yaratılışına كَرَّتَيْنِ  defalarca-kerrât olarak baksa da فُطُورٍ kusur bulamayacaktır. Hem de o الْبَصَرُ /göz-bakış sana خَاسِأً/hor ve حَسِيرٌ/hakir, aciz, yorgun, eliboş şekilde yine sana dönecektir.

 

خَاسِئٌ /Hâsiun:

İbn Abbas: خَاسِئٌ/Hor-hakir; istediği, arzu ettiği şeyi göre­meyen kimsedir.

خَاسِأً/Hâsien; iki anlam ifade eder:

1.Köpeğin kovulup uzaklaştırılması,

2.Gözün dumanlanıp kamaşıp gücünü kaybetmesidir. Gördüğü dehşet karşısında aciz duruma düşmesidir.

Müberred: Mahzun ve hakîr kılınmış olarak dönecektir.

İbn Abbas: Arzuladığını bulamadan.

 

الحَسْرَةُ elhasretu: Geri gelmez, üzüntü, pişmanlık. Hedefe varamayıp bitkin düşerek üzülme.

حَسِيرٌ/Hasîr,

1. Mesafe uzaklığı için,

2. Yorgunluk için,

3. Gelip-geçen pişmanlık için kullanılır. Yani; noksanlık ararken, mükemmeliyet bulacaksın. Bu manzara karşısında utanacaksın.

 

Leys: Yorgun ve âciz kalmış olarak.

Ibn Abbas: Yorgun argın aciz, bitkin.

Vahidî: Muhtemelen:

1. Göz gördüğü şeyi gördükten sonra, şaşırıp kalır.

2. Ferra: حَسِيرٌ/Hasîr, ismi fail anlamındadır. Anlamı: Durmadan baksan, tekrar tekrar baksan, bir kusur, bir uyumsuzluk bulamazsın. Tam aksine gözün, bıkkınlıktan ve acizlikten dolayı, umduğunu elde edemeyip gerisin geriye dönüverir, anlamını verir.

 

حَسِيرٌ/Yorgun-bitkin, yorgunluğun en ileri derecesine varan.

Ragıb İsfehanî: Müfredat’a göre: حَسِيرٌ/hasîr ve الحَسْرُ elhasru: Kapalı ve örtülü bir şeyin örtüsünü açmak.

حَسِيرٌ/Hasîr:

1.     Elden çıkan şeye üzülen, hasret çeken.

2.     Kuvvetli durumdan yorarak takatsiz duruma düşüren veya düşen.

3.     Keşfeden. Güzel bir şeyi ortaya çıkaran,

4.     Gözü açılan, haddini bilen duruma gelen.

5.     Bu ifade feîl vezninde olup sürekliliği de ifade eder. Yani; Asırlarca sizi yoracak, peşine düşürtecek, araştırtacak, didinip çalıştıracaktır. Bir an önce hızla hedefe ulaşmak isteyeceksiniz ama yavaş ilerleyeceksiniz. Araya zaman girince hasret çekeceksiniz. 

 

 

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ

5. Andolsun Biz, dünya semâsını kandillerle süsledik. Onları şeytan­lara atış taneleri yaptık. Ayrıca onlara Saîr Azabı’nı hazırladık.

 

 

 

 

وَلا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْواً بِغَيْرِ عِلْمٍ كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ مَرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Onların, Allah’ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir. 6/Enam:108

إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ

Şüphesiz, ahiret hayatına inanmayanların işlerini biz kendilerine güzel göstermişizdir de o yüzden bocalayıp dururlar. 27/Neml:4

إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ

Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık. 37/Saffat:6

فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاءٍ أَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَحِفْظاً ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ

Böylece onları, iki gün/evrede yedi gök olarak yarattı ve her göğe kendi işini bildirdi. En yakın göğü kandillerle süsledik ve onu koruduk. İşte bu, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir. 41/Fussilet:12

وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجاً وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ

Andolsun, biz gökte burçlar yaptık ve onu, bakanlar için süsledik. 15/Hicr:16

Burûc: Çıkmak, görünmek, köşkler ve konaklama yerleri demektir. Burûc; Kadının zinetini açığa çıkarması anlamında kadının teberrucu tabiri kullanılır.

İbn Abbas: Biz, semada güneşe ve aya burçlar yani, konaklama yerleri yaratmışızdır. Araplar yollarını, yıldızların yerlerini ve onların doğuş- batış hallerini bu yıldızlarla buluyorlardı. Bu burçların isimleri şöyledir: Hamel-koç, Sevr-öküz, Cevza-ikiz, Seratan-yengeç, Esed-aslan, Sümbüle-başak, Mizan-terazi, Akrep, Kavs-yay, Cedy-oğlak, Delv-kova, Hut-balık.

Hasen ve Katade: Burçlardan kasıt yıldızlardır.

Ebû Salih: Burçlar büyük yıldızlardır. Bununla da yedi gezegeni kastetmektedir.

 

 

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ

5. Andolsun Biz, dünya semâsını kandillerle süsledik.

 

السَّمَاءَ/esSemâu, yüksek demektir. Sana göre yukarıda ve üstün olan her şey sema anlamına gelir.

الدُّنْيَا/edDünyâ: Katmanların en altı, en aşağısı. Üzerimizde kat-kat bulunan göklerin en altındaki bize yakın olan tabaka.

F.Razî: السَّمَاءَ الدُّنْيَا/esSemâedDünyâ Aşağı Sema; göklerin, insanlara en yakın olanıdır.

 

مصباح/misbâh/kandil’in çoğulu مَصَابِيح/ mesâbîh’dir.

مَصَابِيح/ mesâbîh:

1. Gök مَصَابِيح/kandillerle yani yıldızlarla süslendi.

2. Gece ışık verdiği için yıldızlara مَصَابِيح/kandil denildi.

3. O yıldızları; sâhir, kâhin ve astrolog şeytanları için taşlanma. saçma-sapan yorum yapma sebebi kıldık.

4. O yıldızları yani nazil olan ayetleri; cahiliye karanlığında yol gösteren birer kandil yaptık.

 

مَصَابِيح/ifadesinin nekre olması; sizin bildiğiniz kandiller gibi değil, büyük ve çeşit çeşit kandiller mânâsına gelir.

 

تفسير سورة الملكİbn Kesîr

وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ عاد الضمير في قوله: وَجَعَلْنَاهَا على جنس المصابيح لا على عينها؛ لأنه لا يرمي بالكواكب التي في السماء، بل بشهب من دونها، وقد تكون مستمدة منها، والله أعلم.

Onları şeytânlar için taşlanma sebebi kıldık. Onlarla derken, هَا/zamîr kandillerin cinsine gitmektedir, yoksa kendilerine değil. Çünkü Gökteki yıldızları atmakla gökte şeytânlar kovalanmaz. Bilakis; onlardan daha aşağı derecede olan şihâb-meteor’larladır.  Ancak onlardan yardım alınmış olabilir. Allah en iyi bilendir.

شُهُبٌ ج شِهَابٌ şuhub şihâb’ın çoğuludur. Meteor taşlarının, hava ile sürtünmesinden meydana gelen ışıktır. Tefsirlerde, gökte yıldız gibi kayan meteorların adı olmuştur.

 

وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشياطين

Şeytanlar için onu atış taneleri yaptık.

 

رَجْمٌ/recm: Müstear olarak; zan ve tahmin üzerine atışma yani sövüşmek. رَجْماً بِالْغَيْبِ/gıyaben atıp-tutmak18/Kehf:22, saçmalamak, kafadan atmak.

رُجُوم/ rucum ifadesi رَجْمٌ/recm kelimesinin çoğuludur: Atış, taşlama demektir. Sanki yüce Allah buyuruyor ki: Kandil şeklinde ışıklarıyla donattığımız yapıların aslı taşlardan ibarettir. Ama şeytanlaşmış kâhinler kehanetlerle saçmalama konusu yaptılar.

 

Cahiliye çağı arapları genelde şuna inanırlardı:

1. Kâhinler birtakım varlıklar aracılığıyla gökten haber alırlardı. Güya aldıkları haberlerle geleceğe dair tezviratta bulunurlardı. Bunların kahir ekseriyeti yalan-yanlış çıkardı. Tesadüfen birkaçı da isabet ederdi. Bu şeytanlaşmış kişiler insanları aldatıyorlardı.

2. Her insanın birer yıldızı vardır. Yıldız söner-kayarsa, yaldızın sahibi de ölür, diyorlardı.

Sanki, göğe gidip-gelme kolay ve keyfi bir durum. Şimdi çok iyi anlaşılmaktadır ki: Uzaya gidip-gelmek için büyük bir teknoloji gerekmektedir. Yoksa karşılaşılacak binlerce engel vardır. Bu engellerin herbiri birer ölüm tuzağına dönüşür.

 

الشَّيَاطِين/eşŞeyâtîn ifadesi الشيطان/eşŞeytân kelimesinin çoğuludur. Anlamı: Şeytan ve şeytanlaşmış her türlü varlıklara verilen genel bir isimdir.

 

Ebû Ubeyde: Şeytân; cin, insan ve hayvanların âsîsi, sınırı aşanıdır. Kötü huylu insanlara da şeytân denilir.

 

الشيطان /Şeytân:

1. Şeytân uzaklaşmak anlamındaki  شطن يشطن شَطْن  şetn kökünden gelir. Buna göre şeytân kelimesinin nûn'u aslîdir.

2. Kelime, kızgınlıktan yandı, öfkeden çıldırdı anlamındaki شاط يشيط şâta/yeşîtu kökünden gelir.

3. Ateşten yaratılmış olan Şeytan’la alakalı işlerin temelini; asıldan uzaklaşma, kin, nefret ve öfke teşkil etmektedir.

 

وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنْ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ 200

Ne zaman şeytândan bir kötü düşünce seni dürtüklerse, Allah'a sığın; çünkü O, işitendir, bilendir.7/A'râf:200

وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ

İman edenlerle karşılaştıkları zaman: İnandık, derler. Fakat şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman: Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz, derler. 2/Bakara:14

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوّاً شَيَاطِينَ الإِنسِ وَالْجِنِّ

İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. 6/Enam:112

 

 

 

Muhammed b. Ka'b: Allah’a yemin ederim, yer ve sema ehlinden hiçbir kimsenin bir yıldızı dahi yoktur. Fakat onlar kâhinliği bir yol ediniyor­lar ve yıldızları da buna bir sebep ve gerekçe gösteriyorlar.

 

Katade: Yüce Allah, yıldızları üç hikmetle yaratmıştır.

1.  Sema için zinet olmaları,

2.  Şeytanlar için atış taneleri ve

3.  Karada, denizde ve zamanın bu­lunması için kendileri ile yol bulunan alâmet olmaları içindir.

Buna göre kim yıldızlar hakkında bunların dışında bir tevil ve açıklamada bulunacak olur­sa, hakkında bilgisi olmayan bir şeyi açıklamaya kendisini zorlamış, haddi aşmış ve zulmetmiş olur,

 

Ayet Kerîm’i yeniden toparlayacak olursak: Muhtemelen:

 

وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ

Şeytanlar için onu atış taneleri yaptık.

 

Bu ayeti anlama hususunu ikiye ayırmamız gerekir:

1.  O zamanki Müslümanların anladıkları,

2.  Zamanımızda nasıl anlaşılmaktadır.

 

O zamanki Müslümanların anladıkları:

O zaman astronomi ilmi vardı. Ancak zamanımızdaki gibi ileri değildi. Buna mukabil, edebiyat ve edebî sanatlar zirve yapmıştı. O zamanki Müslümanlar, bu ve benzeri ayetlerde bir şeyler anlıyorlardı. Muhtemelen:

 

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ

Andolsun Biz, dünya semâsını kandillerle süsledik.

 

Birbirine mutabık kat-kat olan göklerin en altındakini yıldızlarla yani kandillerle süsledik.

En alttaki gök biz insanlara en yakın olandır. Aynı zamanda Rasulullah’ın yaşadığı devri yansıtmaktadır. İnzal olan ayetler insanların düşünce-iman-amel dünyasını aydınlatıyordu. Adeta ayetlerin her biri dünya semâsını aydınlatan birer kandildi. Şeytanlaşmış Mekke müşrikleri dünya semasındaki yıldızları yanlış yorumlayıp kehanetle alakalı olduğunu iddia ediyorlardı. Yıldızlar hakkında saçma sapan yorumlar yapıyorlardı. Kâhinler yıldızlara bakarak batıl inanç ve hurafeler üretiyorlardı. Bu saçmalamalara ilaveten; cahiliye karanlığında etrafı ışıtan ve insanlara yönlerini gösteren Allah’ın ayetlerini de yanlış yorumladılar. Rasulullah’a kâhinlik nispet ettiler. Mekkeli müşriklerin bu şeytanî taşlamaları -rucum/saçmasapan yorumları- haktan uzaklaşmalarına sebep olmuştur. 

 

وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ

Onları şeytan­lara atış taneleri yaptık.

 

 

Bu semavî yani göksel olayları; şirk ve küfür şeytanları için birer yakıcı taş durumuna getirdik. Yani; inzal olan her ayet onların düşünce-inanç ve hurafelerini allak-bullak etti.

 

وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ

Ayrıca onlara Saîr Azabı’nı hazırladık.

السَّعِيرِ /saîr: Şiddetli kızgın ateş, yangın.

Bu ibare sanki:

1.  Ahirette onlara Saîr Azabı’nı hazırladık,

2.  İnen bu ayetlerle onların iyice çileden çıkmasını sağladık.

السَّعِيرِ/saîr: Cehennem kapısı veya Cehennem’de bir tabakadır. Ancak bu konudaki rivayetler kuvvetli değildir.

 

لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ

Onun yedi kapısı vardır ve her kapıya onlardan bir grup ayrılmıştır. 15/Hicr:44

 

الجنَّةُ لها ثمانيةُ أبوابٍ ، و النَّارُ لها سبعةُ أبوابٍ

الراوي :عتبة بن عبد السلمي المحدث: الألباني المصدر :السلسلة الصحيحة الصفحة أو الرقم : 1812 خلاصة حكم المحدث : صحيح بمجموع طرقه

 

قال أبو هارون: أطباقًا بعضها فوق بعض وقال إسرائيل، عن أبي إسحاق، عن هُبَيْرة بن يريم عن علي، رضي الله عنه، قال: أبواب جهنم سبعة بعضها فوق بعض، فيمتلئ الأول، ثم الثاني، ثم الثالث، حتى تُمْلأ كلها

وقال عِكْرمة : سَبْعَةُ أَبْوَابٍ  سبعة أطباق.

وقال ابن جريج : سَبْعَةُ أَبْوَابٍ  أولها جهنم ، ثم لَظَى ، ثم الحُطَمَة ، ثم سعير ، ثم سقر ، ثم الجحيم ، ثم الهاوية. وروى  الضحاك عن ابن عباس ، نحوه. وكذا روي عن الأعمش بنحوه أيضًا.

وقال قتادة : لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ  وهي والله منازل بأعمالهم. رواهن ابن جرير.

وقال جويبر، عن الضحاك: لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ قال: باب لليهود

 

Ebu Hârûn: Onlar; kat kat olup birbirleri üzerindedirler.

Ali ra: Cehennem kapıları yedi tanedir ve birbiri üzerindedirler. Önce birincisi, sonra ikincisi, sonra üçüncüsü dolacak. ki tamâmı doluncaya kadar.

İkrime:  Buradaki yedi kapının, yedi kat olduğunu söyler.

İbn Cüreyc: Yedi kapının ilki cehennem, sonraki lezâ, sonraki hutame, sonraki saîr, sonraki sekar, sonraki cahîm, sonraki hâviye'dir.

Dahhâk, İbn Âbbâs’tan: Aynı şekilde bunun bir benzeri A'meş'den de rivayet edilir. Katâde der ki: Onun yedi kapısı vardır. Ve her kapıdan onların girecekleri bir kısım vardır. Allah'a yemîn olsun ki bunlar, amelleri karşılığı onların duraklarıdır.

Bu açıklamaların hepsini İbn Cerîr nakleder. Dahhâk: Onun yedi kapısı vardır. Ve her kapıdan onların girecekleri bir kısım vardır, âyeti: Bir kapı yahûdîler, bir kapı Hristiyanlar, bir kapı yıldıza tapanlar, bir kapı mecûsîler, bir kapı Allah'a şirk koşan Arap kâfirleri, bir kapı münafıklar, bir kapı da tevhîd ehli içindir. Tevhîd ehlinin umulur. Diğerleri için asla böyle bir umut yoktur.

Tirmizî: İbn Ömer: Rasulullah: Cehennemin yedi kapısı vardır. Bunlardan bir kapı ümmetime karşı kılıç çekenler içindir.

İbn Ebu Hatim: Semure İbn Cündeb: Hz. Peygamber: Ve her kapıdan onların girecekleri bir kısım vardır, âyeti: Muhakkak ki cehennem halkından ateş kimisini topuklarına, kimisini beline, kimisini boynuna kadar yakalamıştır. Durakları, amelleri karşılığıdır. İşte Allah Teâlâ'nın: Ve her kapıdan onların girecekleri bir kısım vardır, kavli budur. İbn Kesîr: 15/Hicr:44

 

Bu ayet hakkındaki yorumları toparlayacak olursak:

 

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ

5. Andolsun Biz, dünya semâsını kandillerle süsledik. Onları şeytan­lara atış taneleri yaptık. Ayrıca onlara Saîr Azabı’nı hazırladık.

 

Bu ayet mealini hiç yorum yapmadan böyle anlamak esastır. Ancak; bazı müfessirlerimiz zamanımıza ışık tutacak yorumlar da yapmışlardır, örneğin:

 

F.Razî: وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ Biz bu yıldızları; insan şeytanları için bir zan sebebi ve gaybî konularda kehanette bulunma vesilesi kıldık, şeklindedir. Bu insan şeytanlarıyla da, ahkâm kesen kâhin-müneccimler kastedilmiş olur.

 

Bu şekildeki yorumlar; zamanımızdaki uzay bilgi ve verilerini göz önüne getirerek çeşitli izahlara kapı açmaktadır.

 

وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

6. Rabblerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O ne kötü dönüş yeridir!

 

 

إِذَا أُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ

7. Oraya atıldıklarında, o kaynayarak coşup-köpüren şeyin homurtusunu işitirler.

 

فِيهَا/oraya, kâfirler atıldıklarında o kaynayarak fokurdayanın homutusunu işitirler.

 

Ragıb el İsfehanî, el Müfredât:

شَهِيقًا/şehîk: İçeri çekilmiş nefesin, derin ve uzunca verilmesi.

Zeccâc: Kâfirler, Cehennem’den öyle bir ses duyarlar ki bu, en çirkin ve korkunç bir sestir.

Müberred: Allahu a'lem bu; öfkeli bir kimsenin aldığı nefes gibidir.

İbn Abbas: Cehennem'in korkunç sesi şehîk kâfirlerin ona atı­lacağı vakittir. O katırın arpa için kişneyip ses çıkarması gibi onlar için öy­lece ses çıkartır. Sonra da korkmadık kimse bırakmayacak şekilde bir ses çı­kartır.

İbn Abbas: Cehennem, Cehennem’liklerden ötürü, tıpkı bir tencerenin, bir kazanın kaynaması gibi, kaynar, fokurdar.

 

تَفُورُ/tefûr: Aşırı kaynatılan tencerenin ağzından fışkıran sıcak köpük ve saçıntılar. Fevrî; galeyana gelmiş aşırı hareket.

Müberred: Arapça'da: Falancayı, öfkesinden fokur fokur kaynarken terkettim, denilir.

Atâ: Cehenneme atıldıkları vakit kâfirlerin çıkardıkları korkunç ses.

Mücâhid: Azıcık taneler çok miktardaki suyun içinde kaynadığı gi­bi, cehennem de onlarla birlikte kaynayıp coşar.

İbn Abbâs: Tencere içindekilerle nasıl kaynayıp fokurduyorsa, cehennem de on­lar, içinde oldukları halde öylece kaynayıp coşar.

Mukâtil: Onlar cehennemin korkunç sesini duyarlar.

Leys: Coşan herşey, kabarır kaynar. Dolayısıyla bu, mesela tencerenin, dumanın, öfkenin ve kaynaktaki suyun kaynamasına benzer kaynamadır.

 

 

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ

8. Öfkesinden neredeyse çatlayacak gibi olur. İçine herbir grub atıl­dığında, bekçileri onlara: Size bir uyarıcı gelmedi mi, diye sorarlar.

 

 

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ

Öfkesinden neredeyse çatlayacak gibi olur.

 

الْغَيْظِ/elĞayz Düşmanca duyulan kin-öfke.

مِنَ الْغَيْظِ/Öfkesinden; kaynayıp coşmasından.

مَازَ يَمِيزُ مَيْزٌ : Bir şeyi diğerlerinden ayırıp kenara koymak.

تَمَيَّزُ/ Ayrıldı, kesildi, çatladı…

 

Said b. Cubeyr: Ya­ni neredeyse ayrılıp dağılacak, paramparça olacak.

İbn Abbâs, Dahhâk ve İbn Zeyd: Yüce Allah'ın düşmanlarına karşı aşırı derecedeki öfkesin­den dolayı neredeyse darmadağın olur.

 

وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمْ الأَنَامِلَ مِنْ الغَيْظِ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Onlar sizinle karşılaştıkları zaman inandık, derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını kemirirler. De ki: Kininizle geberin! Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü bilir. 3/Aliimran:119

 

إِذَا رَأَتْهُم مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَفِيراً

Bu ateş onları uzak bir mesafeden görünce onun kin/öfkesini ve homurtusunu işitirler. 25/Furkan:12

 

كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ

İçine herbir grub atıl­dığında, bekçileri onlara: Size bir uyarıcı gelmedi mi, diye sorarlar.

 

خَزَنَتُهَا/Hazenetun; muhafız, koruyucu, Cehennem’deki işleri idare eden görevlileri.

 

قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِن شَيْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ

9. Onlar: Evet, gerçekten bize bir sakındırıcı/korkutucu geldi. Fakat biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak bü­yük bir sapıklık içindesiniz, dedik, diye cevap verirler.

 

 

وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ

10. Yine: Eğer biz dinleseydik ve aklımızı kullanmış ol­saydık, Cehennemlikler içinde olmazdık, derler.

 

Eğer biz, uyarıcıyı/getirdiklerini anlayarak dinleseydik yahut aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi Seîr Topluluğu içinde olmazdık. 

 

أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلامُهُمْ بِهَذَا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ 32

Bunu kendilerine akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur? 52/Tur:32

 

R. İsfehanî el-Müfredât: الحِلْم/elHilmu: Öfke anında nefsi ve seciyesine hâkim olmaktır. الحِلْم ج الأحْلام/ifadesi akıl anlamına gelmez. Ama hilm akıllı olmayı gerektirdiği için akıl, zihin diye tefsir edilmiştir.

 

Kurtubî: Onlara bunu sana bu iftiraları yapmayı akılları mı emrediyor? Yok­sa onlar azgınlar topluluğu mudurlar? Akılsız olup haddi aşan kimseler mi­dirler? Buradaki: أَمْ/yoksa lafzı hayır anlamında olduğu söylenmiştir. Yani hayır, onlar hak kendileri için açıklık kazanmış olsa da­hi, haddi aşarak küfre sapmışlardır.

 

فَاعْتَرَفُوا بِذَنبِهِمْ فَسُحْقًا لِّأَصْحَابِ السَّعِيرِ

11.  Böylelikle günahlarını itiraf edecekler. Allah'ın rahmeti ce­hennemliklerden uzak olsun.

 

بِذَنبِهِمْ/günahlarını ifadesindeki kasıt rasulleri yalanlamalarıdır.

 

فَسُحْقًا/suhk:

Bu kelime çeşitli şekillerde ifade edilmiştir:

السَّحْقُ/esSehku: ufalamak, yıpranmak, eskimek-pörsümek:

السُّحْقُ/uzak olsun!.. Kisaî ve Ebu Cafer السُّحْقُ/ötreli okumuşlar.

السَحْقُ/Cehennem’de bir vadinin adıdır.

Saîd b. Cubeyr ve Ebu Salih: Suhk; uzak olsun Ce­hennem’de bir vadi olup, ona sahk denilir.

 

فَسُحْقًا لِّأَصْحَابِ السَّعِيرِ/

Seîr topluluğuna Allah’ın rahmeti uzak olsun!..

Seîr topluluğuna Cehennem’in Sehk vadisi olsun!..

Seîr topluluğu paramparça olsun!..

Seîr topluluğu un-ufak olsun!..

Seîr topluluğu toz-duman olup etrafa savrulsun!..

 

إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ

12. Rabblerinden gıyaben korkanlara gelince; işte onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır.

 

الخَشْيَة/haşyet: Saygı ve hürmet karışımı korku, endişe.

 

R.İsfehani, Elmüfredat:

الخَشْيَةُ/haşyetu: Saygı/tazimde büyük saygıyla veya hürmetle karışık şekilde korkmak. Daha çok, hakkında bilgi malumatı olunan yüksek makam sahibine duyulan saygı-korku karışımı bir duygudur. Huşudur.

 

إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ /Muhakkak ki Rablerinden gıyaben korkanlara gelince: Yani; Rablerini ve azabını görmediği halde haşyet duyanlara gelince…

Kişi, Rabbini göremez. Ancak varlığını kendi üzerinde ve çevresinde görür. Cehennem azabına gelince; göremez. Cehennem ve azabı gaybîdir. Rasûl ve Nebîlerin verdiği haberdir. İşte kişi göremediği ve Rasûl-Nebîlerin gaybî olarak verdiği habere; haşyet duyanlara mağfiret ve büyük ecir vardır.

 

إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ

Dünyada;

Görmedikleri halde Rabb’leriniden haşyet edenler,

Günahlardan dolayı Rabb’leriniden haşyet ederler.

 

 

وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

13. Sözünüzü ister gizli, ister açık söyleyin. Çünkü O, göğüslerin özü­nü en iyi bilendir.

 

İbn Abbas: Âyet müşrikler hakkında indi. Onlar Muhammed as'ın hakkında kötü şeyler konuşuyorlardı. Cebrail de Rasûlullah’a ulaştırıyordu. Onun için bir şeyler konuşacakları zaman birbirlerine; yavaş konuş. Muhammed'in Rabbi duymasın, diyorlardı. Halbu ki, Allah göğüslerinin aslını bilmektedir.

 

 

أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

14. Yaratan bilmez mi hiç? O Latîfdir, herşeyden haberdardır.

 

1. Yaratan yarattığı şeyi bilmez mi?

2. Allah, yarattığını bilmez mi?

 

Kurtubî: Gizli olanı yaratan, gizliyi bilmez mi? Yani; gizli olan şe­yi kalpte yaratan Benim. Kulların kalbinde bulunanı Ben bilmez miyim? Yaratan, yarattığını bilmez mi? Yaratıcının yarattığı şeyi bilmesi kaçınılmazdır.

 

اللَّطِيفُ/Latîf: Çeşitli anlamlara gelir:

1.  İşlerin inceliklerini bilen,

2.  Kullara hidayetiyle letafetli davran,

3.  Muhabbete vesile olan hediye ve iltifatları yapan.

 

الْخَبِيرُ/Habîr: Herşeyden haberdar olan. Olacak herşeyin olmadan önce bilinmesi gibi özel bir anlamı vardır. Gayb ve hazırda olanın da bilinmesi için kulla­nılır, İnsanlar için gaybî olan hiçbir şey Allah için gayb değildir.

 

هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِن رِّزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ

15. O, yeri size itaatkâr ve yumuşak kılandır. O halde omuzlarında (dört bir yanında) yürüyün ve O'nun rızkından yiyin ve dönüş yal­nız O'nadır.

 

Ayetin başı; nimetleri izah ve açıklama, sonu tehdittir.

 

ذَلُولًا/zelûl direnmeyen, inat etmeyen ve yönetilen, şekilden şekile getirilebilen, itaatkâr.

 

F.Râzi: Züll; taat etmek, boyun eğmek, uysal olmak. anlamlarına gelir. Bu manada olmak üzere, Arapça'da, uysal hayvan ifadesi kullanılır.

 

F.Râzi: Yeryüzünün zelûl yaratılmasaydı;

1. Çok sert bir kaya olsaydı, üzerinde yürüme zorlaşırdı.

2. Çok sert bir kaya olsaydı, üzerinde ev yapımı zorlaşırdı.

3. Altın, demir, bakır…  olsaydı, yazın sıcakta pişirir, soğukta dondururdu. Ekim-biçim olamazdı.

4. Yeryüzünün çekim gücü olmasaydı. Her şey uzaya fırlardı. Çok fazla olsaydı…

 

مَنَاكِبِ ج المَنْكِب/menâkib omuzlar; فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا /müstear olarak: Yeryüzünün omuzlarında yürüyün, yeryüzünün çeşitli yerlerinde yürüyün.

 

F.Râzi: Yeryüzünün omuzları:

1. Her canlının omuzları hassastır.

Zamahşerî Keşşaf: Yeryüzünün omuzları ifadesi kullanılması alabildiğine uysallığı ifade eder.

2. Dağlar omuz diye ifade edilmiştir. 

Katâde, Dahhâk ve İbn Abbas: Yeryüzünün omuzları, onun dağları ve tepeleridir.

3. Yeryüzünün omuzları: Yolları, vadileri, uçları ve taraflarıdır.

Hasan Basrî, Mücâhid, Kelbî ve Mukatil: Yeryüzünün omuzları: Yolları, vadileri, uçları ve taraflarıdır.

 

R.İsfehanî, Müfredât: الرِّزْق/rızk:

1. Dünyevî ve uhrevî ihsan, hediye.

2. Nimet olarak verilen vahiy.

3. Mideye ulaşan gıda.

4. Nasip, pay, hisse, askerî ulufe…

5. Mal, makam ve mevki konumlarında paye.

6. Rızka sebep olan; yağmur gibi.

7. Yenen, içilen ve giyilen ihtiyaçlar.

Hasen Basrî: وَكُلُوا مِن رِّزْقِهِ /Onun helâl kıldığı rızıklardan yiyin, demektir.

 

Yani, Allah yeryüzünü:

1. Yürümeye, ulaşıma,

2. Zıraata,

3. Gölet, baraj, kuyu, kanal, yol, tünel yapımlarına müsait yaratmıştır.

 

Yani O, onun etrafında, köşe bucaklarında, düzlüklerinde ve dağlarında yürüyesiniz diye, demektir.

İbn Abbas, Katade ve Beşir b. Kab: مَنَاكِبِهَا/Omuzlarında; dağlarında, demektir.

 

Mücahid, Süddî ve Hasen: Yollarında ve dağlarının arasındaki yollarda.

Kelbî: Yanlarında.

Kurtubî: Sanki yüce Allah: İstediğiniz yerde yürüyün. Orayı si­ze karşı durmayacak ve size boyun eğecek şekilde yarattım.

 

وَإِلَيْهِ النُّشُورُ

Ve dönüş yal­nız O'nadır.

 

النُّشُورُ /nuşûr ifadesi نَشَرَ fiilinin mastarıdır. Anlamı; dönüş, tekrar diriliş.

 

Gök­leri aralarında bir uyumsuzluk olmaksızın yaratan, yeri de size boyun eğdiren sizi tekrar diriltmeye kadirir.

 

 

أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يَخْسِفَ بِكُمُ الأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ

16. Göktekinin sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz? O zaman onun durmadan çalkalanmakta.

 

Göktekinden yani;

1. Semavâtı idare eden ve mâliki olandan emin mi oldunuz?

2. Kudreti, saltanatı, Arşı ve hâkimiyeti göklerde bulunandan emin mi oldunuz?

3. Göktekilerin sizi yere geçirmesinden emin oldunuz?

4. Gökte olduğuna inandığınız Allah’ın sizi yere batırmasından emin mi oldunuz?

5. Gökteki azabla görevli Cebrail meleği kastedilmiş olabilir.

 

Gökdeki âdetullâh, Kur’ân’da zaman zaman:

1. İnkârcılara gelen azâb-belâ gökten iner şekilde ifade edilir.

2. Allah'ın vahyi, rahmeti ve nimeti de gökten iner şekilde ifade edilir.

 

R.İsfehanî, Müfredât:

يَخْسِفَ خَسَفَ: Yerin dibine geçirdi. Yeri batırdı. Allah ışığını giderdi. خُسُوفٌ: Ay tutulması, ay tutulmasında ay ışığının tümünün gitmesine denir.

 

İbn Abbas: Kendisine isyan etmeniz halinde semada bulunanın aza­bından emin mi oldun uz?

 

Kurtubî: Kudreti, saltanatı, Arşı ve hâkimiyeti göklerde bulunandan emin mi oldunuz, takdirinde olduğu söylenmiştir. Allah’ın mülkü her şeyi kapsıyor. Özellikle السَّمَاء/semanın anılması:

1. Mülkü/kudreti herşeye nüfuz eden Gerçek İlâh yanında, semada ve yeryüzünde ta­zim ettikleri nesnelerin ilah olmadığına dikkat çekilmektedir.

2. Meleklere veya Cebrail'e işaret de olabilir.

 

Kurtubî: Muhtemelen: Göklerin Hâlik’ı, Karun'u yerin dibine geçirdiği gibi, sizi de yerin dibine geçirmeyeceğinden emin misiniz?

 

فَإِذَا هِيَ تَمُورُ

O zaman onun durmadan çalkalanmakta olduğunu, gidip-geldiğini, gö­receksiniz.

 

مار يَمُورُ مَوْرًا fiili; Temûr:

1. Süratlice akmak,

2. Rüzgârın ileri-geri hareket ettirmesi,

3. Sürekli çalkalanmak.

 

Muhtemelen:

Göktekinin sizi çalkalanmakta olan yere geçirmesinden emin oldunuz?

Yerin Çalkalanması: Yani, ima ile deprem hareketlerine işaret edilerek:

1. Azab geldiğinde çalkalanan yer,

2. Sürekli çalkalanmakte olan yer,

3. Dikkat edersen; sürekli ve zaman zaman da insanları yerin dibine sokan çalkalanmaları görürsün.

4. Yeryüzünün kendi yörüngesinde aktığını görürsün.

 

يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْراً 9

O gün gök şiddetle sallanıp çalkalanır. 52/Tur:9

 

 

أَمْ أَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ

17. Yahut göktekilerin üzerinize taş yağdıran bir rüzgâr gönderme­sinden emin mi oldunuz? Hem Benim korkutmam nasılmış bileceksiniz.

 

حَاصِبًا/ Hâsıb: İçinde taş ve kumların bulunduğu bir şiddetli rüzgâr. İçinde taş-kum bulunan buluta da hâsib denilir.

 

İbn Abbâs: Ayette Lût Kavmine gönderilen rüzgâr ima edilmektedir:

إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِباً

Biz, onların üzerine taş yağdıran bir rüzgâr saldık. 54/Kamer.34

 

Kurtubî: Yahut göktekilerin üzerinize;

1. Taş,

2. Taş ve çakıl,

3. İçinde taş bulunan bulutlardan,

4. Taş yağdıran bir rüzgâr göndermesinden emin mi oldunuz?

 

نَذِير:/Nezîr uyarıcı’nın korkutucu anlamındadır.

1. Uyarıcı; Allah olabilir,

2. Uyarıcı; Muhammed as. olabilir.

3. Kuran da olabilir.

4. Yeryüzünün ve gökyüzündeki tehlikelerin ne olduğunu yakında bileceksiniz.

 

فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ: Benim korkutmam nasılmış bileceksiniz. Muhtemel anlamları:

1.  Benim nasıl bir نَذِيرِ: uyarıcı olduğumu akında bileceksiniz.

2.  İbn Abbas ve Dahhâk Muhammed as’ın nasıl bir نَذِيرِ:uyarıcı’m olduğunu yakında bileceksiniz?

3. Vahiyle verdiğim bu Kur’ân’ın/ayetin nasıl bir نَذِيرِ:uyarıcı olduğunu yakında bileceksiniz?

 

 

وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ

18. Andolsun ki onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Benim azabım nasıl oldu?

 

Kurtubî: Andolsun ki onlardan öncekiler: Nuh, Âd, Semûd, Lût kavmi, Medyen ashabı, Ress ashabı, Firavun kavmi gibi geçmiş ümmetlerin kâfirleri de ya­lanlamışlardı. Benim azabım nasıl oldu? Onların bu hallerini نَكِيرِ /inkârım-red­dedişim nasıl oldu?

 

النًكِيرُ/enNekîr kelimesiالإنْكَار /elİnkâr gibi: Tanımamak, bilmemek anlamlarına geldiği gibi; aslında bildiği halde diliyle tanımadığını-bilmediğini ifade etmektir.

 

Vahidî: nekîrî; Benim inkârım, benim ayıplamam-kınamam. Yani: Onlar benim ilgili azabımı gerçek olarak bulmadılar mı?

Ebû Müslim: Münkire verilecek cezam nasılmış. Buradaki nezîr ve nekîr kelimelerinin sonundaki ي mütekellim yâ’sı önceki ve sonraki ayet sonları ile birbirlerine benzemesi için düşmüştür.

 

أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنكِرُونَ 69

Ya da onlar henüz kendi rasullerini tanımadılar da o yüzden mi onu inkâr ediyorlar? 23/Müminun:69

 

أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَنُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ

19. Üstlerinde kanatlarını açıp kapayan kuşları gör­mediler mi? Onları Rahman'dan başkası tutmuyor. Muhakkak ki O, herşeyi çok iyi görendir.

 

Kurtubî: Yerin-göğün kudreti elinde olan Allah; yeri canlılara nasıl boyun eğdirmişse, göğü de sıra-sıra uçmaya elverişli olarak boyun eğdirmiştir.

 

صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ/ kanat açıp-kapatan.

صَافَّاتٍ/sâffât; uçarken havada kanatlarını açmış vaziyette olan...

يَقْبِض/yakbidu kanatlarını güçlükle geri-çekiyor.

 

F.Razî: يَقْبِضْنَ/Onlar kanatlarını hep açarlar; tıpkı yüzenin yaptığı gibi zaman zaman da kanatlarını kaparlar, demektir.

 

 

أَمَّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ جُندٌ لَّكُمْ يَنصُرُكُم مِّن دُونِ الرَّحْمَنِ إِنِ الْكَافِرُونَ إِلَّا فِي غُرُورٍ

20. Rahmân'a karşı size yardım edecek de kimdir? Yani şu sizin ordu­nuz mu? Kâfirler ancak bir aldanış içerisindedirler.

 

Kâfirler: Malları, çocukları ve orduları sayesinde kendilerini kuvvetli zannederler.

Kâfirler: İlâhlaştırdıkları putların kendilerine yardım yapacağına ve kendilerini gelecek şerlerden koruyacaklarına inanıyorlardı.

 

Bu soru şekli İstifhâmu inkârîdir.

 

أَمَّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ جُندٌ لَّكُمْ يَنصُرُكُم

Rahmân'dan gelecek bir azabı, Rahmân’dan başka size yardım edecek ordu da kimmiş?

 

Yani; öyle bir ordu yoktur. Olsa bile ne çıkar?

 

إِنِ الْكَافِرُونَ إِلَّا فِي غُرُورٍ

Kâfirler bir aldanış içerisindedirler.

 

غَرَّ يَغُرُّ غُرُورا: Bir şey onu aldattı, yanlış yönlendirdi.

غُرُور/Ğarûr: İnsanı aldatan; mal, makam, şöhret, şehvet, hırs, inat… gibi etkilerdir. Bu etkilerin kaynağı olan Dünya ile tefsir edilmiştir. Ayrıca bu etkileri tahrik eden Şeytân ile de tefsir edilmiştir.

Kâfirler; şeytanlaşmış kişilerin söylemlerine ve hareketlerine kapılmış bir aldanmışlık içindedirler.

 

وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ 185

Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. 3/Aliimran:185, 57/Hadid:20

يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا يَعِدُهُمْ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُوراً120 

Şeytan onlara vaadde bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaadde bulunuyor. 4/Nisa:120

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوّاً شَيَاطِينَ الإِنسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراً

İşte böylece biz her nebiye insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. 6/Enam:112

فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا

Bu sûretle ikisinin aldanmasını sağladı. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. 7/Araf:22

وَمَا يَعِدُهُمْ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُوراً (64

Hâlbuki şeytan onlara aldatmadan başka bir şey va’detmez.17/İsra:64

وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلاَّ غُرُوراً

Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar: Allah ve Resûlü bize, ancak aldatmak için vaadde bulunmuşlar, diyorlardı. 33/Ahzab:12

بَلْ إِنْ يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُمْ بَعْضاً إِلاَّ غُرُوراً 40

Hayır, zalimler birbirlerine aldatmadan başka hiçbir şey vaad etmezler. 35/Fatır:40

إِنْ الْكَافِرُونَ إِلاَّ فِي غُرُورٍ 20

Kâfirler ancak aldatma içindedirler. 67/Mülk:20

وَغَرَّتْكُمْ الأَمَانِيُّ حَتَّى جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ14

Allah’ın emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. Ğarûr. Allah hakkında (veya; Allah’la) sizi de aldattı. 57/Hadid:14

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلا تَغُرَّنَّكُمْ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ

Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Ğarûr, Allah hakkında (veya; Allah’la) sizi de aldattı. 35/Fatır:5

يَا أَيُّهَا النَّاسُ… إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلا تَغُرَّنَّكُمْ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ

Ey insanlar! …Şüphesiz Allah’ın va’di gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Ğarûr. Allah hakkında (veya; Allah’la) sizi de aldatmasın. 31/Lokman:33

 

أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ بَل لَّجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ

 

21. Eğer O, rızkını kısıverse, size rızık verebilecek kim? Hayır, on­lar düşünce ve nefrette inat etmektedirler.

 

Eğer O Allah, verdiği rızkını kesiverîrse, size rızık verebilecek kim? O uy­durma ilâhlarınız mı verecek?

 

بَل لَّجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ

Hayır, on­lar düşünce ve nefrette inat etmektedirler.

بَل/Tam aksine, onlar azgınlık edip haktan inatla kaçmaktadırlar.

 

R.İsfehanî Müfredât:

لَجُّوا/leccû engellenip azarlanacağı şeyleri inatla yaptılar.

عُتُوٍّ/Utuvv; yaş, düşünce, dünyaya düşkünlük… nedeniyle sınırı aşmış, yoldan çıkmış, isyan etmiş. Geri dönüşü olmayan konuma gelmiş.

نُفُورٍ/Nufûr cehalet, korku ve nefret sebebiyle belli bir tarafa yönelmek, şekillenmek, kaçmak, ürkmek.

 

 

أَفَمَن يَمْشِي مُكِبًّا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّن يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

22. Acaba, durmadan yüzüstü düşerek yürüyen kimse mi daha çok hidâyettedir? Yoksa dosdoğru bir yol üzere dümdüz yürüyen kimse mi?

مُكِبًّا/mükibb kendi kendisini yüzüstü yere kapaklanır hale getiren, yüzüstü yere kapaklanan.

سَوِيًّا/seviyy tesviye edilmiş dümdüz.

مُكِبًّا-سَوِيًّا /inişli-çıkışlı ve düm-düz alan:

1. Zikzaklı, inişli-çıkışlı bir yolda, her an yüz üstü düşerek yürüyen kişi ile dümdüz yolda rahatça yürüyen bir kimsenin durumu aynı değildir.

2. Şaşkın, cahil ve zar-zor yürüyen kişi ile etrafı tanıyan bilinçli kişinin yürümesi bir değildir.

3. Yönünü kaybetmiş ve düşe-kalka giden bir körle, etrafı gören, bilen sağlıklı kişinin yürüyüşü bir değildir.

 

Kurtubî: Doğru-dürüst yol bulamayan ve bundan dolayı istemeyerek tehlikeli yollara giden ve sürekli yüzüstü yıkılan kör bir kimsenin; yolunu bi­len, bildiği yolda ilerleyen, önünü gören, sağlıklı bir kimse gi­bi olmayacağını kastetmiş olabilir.

Kurtubî: Ayet bütün kâfirlerle, mü'minleri kapsayan umumî bir ifadedir.

Katade: Dünyada masiyetleri işleyen, Kı­yamet gününde de yüce Allah'ın yüzüstü hasredeceği kâfirdir.

İbn Abbas ve Kelbî; Yüzüstü düşerek yürüyen kimse ile Ebu Cehil, dosdoğru yürüyen kimse Rasûlullah'dır.

 

Müfessirler: bu ifade;

1. Kâfirin ahiretteki durumunu anlatıyor. Katâde: Kâfir, Allah'a isyan etme işine diz çökmüş, Allah da onu kıyamet günü böyle, dizüstü-yüzüstü hasretmiştir. Mü'min ise, apaçık olan din üzere gitmiş, Allah da onu kıyamet günü dümdüz yol üzere hasretmiş, anlamındadır.

2. Geneldir: Mü'min-kâfir, âlim-cahilin dünyadaki halleri anlatmaktadır.

3. Özeldir:

Kelbî, Katâde: Bununla, Rasulullâh ile Ebû Cehîl,

İbn Abbas:  Hamza ile Ebû Cehil,

İkrime: Ammâr b. Yâsir ile Ebû Cehil kastedilmiştir, derler.

4.  Temiz fıtrattan uzaklaşıp kargaşaya düşmek. Örneğin: Bol verim almak için; tahıl ve hayvanların gen’leriyle oynamak. İlk zamanlarda cazip gelebilir. Ama uzun zamanda daha büyük tahribatlarla karşılaşınca, hayal kırıklığına düşülür. Pişman olunur. Bu durum yere yüzüstü kapaklanmaktan başka şey değildir. Faiz sistemi, ilaç sanayii, çevre ve hava kirliliği gibi. Teknolojinin insanlık menfaatine değil de savaş alanlarında kullanılması gibi.

 

 

الصراط المستقيم/esSırâtulMüstekîm: Dosdoğru yol, istikameti düzgün yol.

Sırâtu’l müstakîm: Allah’a en yakın, en kısa ve maksada en uygun yoldur. Dünyada istikameti Cennet olan dosdoğru sırât/yol, ahrette de Cehennem üzerinde Cennet’e geçerken sağlam sırât yol/köprüdür.

 

Sırâtu’l müstakîm:

1.  Gerçek olan Sırâtu’l müstakîm: Nimet verilenlerin takip ettiği yol.

2.  Zannedilen Sırâtu’l müstakîm: Mağdûb ve dâllîn’in takip ettiği yol.

 

الصراط المستقيم/esSırâtulMüstekîm:

1.  Allah’ın yolu.

2.  Kur’ân yolu.

3.  İslâm yolu.

4.  Muhammed as’ın gösterdiği yol.

5.  Eğriliği olmayan dümdüz yol.

6.  Cennet’e giden yol. Bunların hepsi insanları hidayete götüren yolun ismidir.

 

قُلْ هُوَ الَّذِي أَنشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ

23. De ki: Sizi yaratan, size işitme, gözler ve kalp­ler veren O'dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

 

R.İsfehanî Müfredât:

نَشَأَ النَّشْأُ/neşee: Bir nesneyi yokken ilk defa ihdas etti, oluşturdu.

الإنْشَاءُ:elİnşâu İcat etmek, yetiştirmek, oluşturmak, inşâ etmek…

 

Bu nimetlere karşılık, Allah’a gereği gibi teşekkür edeceğinize çok az, o da göstermelik şükrediyorsunuz.

 

Allah’ın mülkü ve kudreti hususundaki anlamlar;

1.       Dünya-ahiret ile ölüm-hayat olgusu,

2.       Dünya hayatında en güzel amel,

3.       Semâvâtın muazzam yaratılışı,

4.       Gök semasının ışıklarla donatıldlğı,

5.       Bu güzelliği kahin ve astrologların istismar edildiğini,

6.       Bu güzellikleri inkâr eden kâfirlere uyarı yapıldığı,

7.       Kendilerine gelen uyarcı’yı dinlemedikleri için Cehennem hazırlandığı,

8.       Kendilerine gelen uyarcı’yı dinleyenlere mükafat verileceği, hatırlatıldıktan sonra;

9.       Yerin ve göğün faydaları, özellikleri yanında, onlarda meydana gelecek zarar ve ziyanların kontrol altında olduğu hatırlatılıyor,

10.   Kâfirlere Ahiret hatırlatmalarından sonra aklî ve kevnî deliller zikrediliyor,

11.   Daha sonra İnsana bahşedilen; işitme, görme ve kalbî nimetlerin kadrinin bilinmediği vurgulanıyor. Devamla, dikkatlerin,

12.   İnsanın inşası ve çoğalıp etrafa yayılmasıdır.

 

 

قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

24. De ki: O, sizi yeryüzünde zürriyet halinde yaratıp-yayandır. Yalnız O'nun huzu­runa toplanıp götürüleceksiniz.

 

الذَرْءُ ذَرَأ/zeree var etti, yarattı. ذَرَأَ اللهُ الخَلْقَ /Allah mahlukâtın bedenlerine zürriyet/varlık verdi/yarattı. Canlıların üreme ve soylarını devam ettiren özellikler verdi. الذرّيّة/zürriyet ifadesi bir görüşe göre  ذَرَأ kökünden gelmiştir.

 

İbn Abbas: Yeryüzünde yaratandır.

İbn Şecere: Sizi yeryüzüne dağıtan ve yay­andır.

 

وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

25. Diyorlar ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu vaad-ilâhî azap ne zaman olacak?

 

الْوَعْدُ/elVa’du Hem hayır ve hem de şerle ilgili söz vermedir. الْوَعيدُ/ elVaîd ifadesi genellikle ilâhî azabı ifade eder.

 

الْوَعْدُ/va’d:

1. Kıyamet,

2. İlâhî azâb.

3. Söz vermek.

 

مَتَى هَذَا الْوَعْدُ /Bu va’d ne zaman, sorusu:

1. Rasûlullah’ı ilzam ettirmek için,

2. Risaleti inkâr etmek için,

3. Vahiyle alay etmek için,

4. Boşboğazlık için soruyorlardı.

 

قُلْ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِندَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ

26. De ki: Ona dair bilgi ancak Allah'ın yanındadır. Ben ancak apa­çık bir uyarıcıyım.

 

Ey Muhammed, onlara de ki: Kıyametin kopuş zaman bilgisi Allah indindedir. Ondan başkası bilemez.

 

يَسْأَلُكَ النَّاسُ عَنْ السَّاعَةِ قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللَّهِ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيباً

İnsanlar sana saat hakkında soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah katındadır. Ne bilirsin, belki de kıyamet yakında gerçekleşir. 33/Ahzab:63

 

فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنتُم بِهِ تَدَّعُونَ

27. Artık onu yakınlaşmış gördüklerinde; o kâfirlerin hoşlanmadık­ları yüzlerinden belli olur ve: İşte bu, sizin acele gelmesini istediğinizdir, denilir.

 

فَلَمَّا رَأَوْهُ/Onlar onu gördükle­rinde: هُ/o anlamındaki zamir açık değildir. Muhtemelen:

1. Azap; âhiret azabıdır.

2. Mücahid: Bedir azabı.

3. İbn Abbas: Onlar kötü amellerinin pek yakın olduğunu gördüklerin­de.

4. Onlar tehdit olundukları yani öldükten son­ra dirilip toplanmanın kendilerine yakın olduğunu gördüklerinde.

 

زُلْفَةً/zülfetun yakın, derece, itibar, mertebe, kadir-kıymet, güç…

Mücahid: Yakınlaşmış.

H.Basrî: Bizzat, kendi gözleriyle görünce:

 

سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا

Kâfirlerin yüzleri kötüleşir.

 

سَاءَ sâe kötü oldu  سِيئَتْkötüleşti, çirkinleşti.

Seyyie, hasene’nin zıddıdır.

Zeccac: Onun kötülüğü ortaya çıktı. Kötülük yüz­lerinde apaçık belirdi.

İbn Abbas: Karardı.

F.Râzî: Kötü hale getirildi, çirkinleştirildi. Sebebi, üzüntü/gam dumanı morluğun ve kederin yüzü bürümesidir.

Ebû Müslim: Yanı başlarında Âd ve Semûd'un başına gelenlerin kendileri için de yakın olduğu hatırlatılınca, yüzleri kararır, morarır.

Mukâtil: Onlar, âhiretteki azablarını yakın görünce.

 

Yani; Bu azabtan hoşlanmazlar. Küfür-korkuları yüzlerine vuracak:

 

وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنتُم بِهِ تَدَّعُونَ

İşte bu, sizin acele gelmesini istediğinizdir, denilir.

 

قِيلَ/denilir: Kim tarafından denilir?

1. Zabaniler,

2. Kendileri birbirlerine demişlerdir.

 

Buradaki: تَدَّعُونَ/teddeûn ifadesi;

1. Ferrâ: Dua ederek istediğiniz, temennide bulunduğunuz, demektir.

2. Sizin yok-batıl kabul ettiğiniz,

3. Bunu mu iddia ediyordunuz?

4. İbn Abbas: Yalan söylediğiniz.

5. Zeccâc: Azap hakkında batıl ve yalan söz söylediğiniz şey, işte budur.

 

قُلْ إِنِّي عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَكَذَّبْتُمْ بِهِ مَا عِندِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ إِنْ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلَّهِ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِلِينَ

De ki: Ben, Rabbimden kesin bir belge üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz azap benim elimde değil. Hüküm yalnızca Allah’a aittir. O, hakkı anlatır. O, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır. 6/Enam:57

 

قُلْ لَوْ أَنَّ عِندِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ لَقُضِيَ الأَمْرُ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِالظَّالِمِينَ

De ki: Sizin acele istediğiniz azap şayet benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu. Allah, zalimleri daha iyi bilir. 6/Enam:58

 

 

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَهْلَكَنِيَ اللَّهُ وَمَن مَّعِيَ أَوْ رَحِمَنَا فَمَن يُجِيرُ الْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ

28. De ki: Bana haber verin. Eğer Allah beni ve benimle beraber olanları helak etse veya bize rahmet etse; siz bunu mu düşünüyorsunuz? Asıl şunu düşünün; siz kâfirleri acık­lı azaptan kim kurtaracak?

 

Kureyş Müşrikleri Rasulullah ve müminler aleyhine yorum ve beddua ediyorlardı. Muhammed bir şairdir, kâhindir, delidir. Kur’ân bir şiirdir… gibi zırvalarda bulunarak birbirlerine: Acele etmeyin, yakında belelarını bulacaklar, diyorlardı.

 

فَذَكِّرْ فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلا مَجْنُونٍ

Ey Muhammed! O hâlde, sen öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde, sen ne bir kâhinsin, ne de bir deli. 52/Tur:29

 أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ

Yoksa onlar, O bir şairdir; onun, zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz mu diyorlar? 52/Tur:30

قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنْ الْمُتَرَبِّصِينَ

Onlara de ki: Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. 52/Tur:31

 

قَالُوا اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنْ السَّمَاءِ أَوْ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ

Hani onlar, Ey Allah’ım, eğer şu Kur’an senin katından inmiş hak ise hemen üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir, demişlerdi. 8/Enfal:32

 

 

قُلْ هُوَ الرَّحْمَنُ آمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ

29. De ki: O Rahmandır, biz Ona iman ettik ve yalnız O'na tevekkül ettik. Artık kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu pek yakında bileceksinizdir.

 

Yani; biz Rahman’a iman ettik ve ona dayandık. Siz kendi yaptığınız yontuk putlara inandınız. Kimin sapıklıkta olduğunu yakında bileceksiniz.

 

وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا

Ve yalnız O'na tevekkül ettik.

 

Zemahşeri: Siz kendinize, adamlarınıza ve mallarınıza dayandınız. Biz geçici şeylere bel bağlamadık.

 

 

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَن يَأْتِيكُم بِمَاء مَّعِينٍ

30. De ki: Bana haber verin! Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse, size kim kaynar bir su getirebilir?

 

Kurtubî: Bu durumda onlar kaçınılmaz olarak bunu Allah'tan başkası bize getire­mez, diyeceklerdir. O vakit onlara: O halde size bir su getirebilme gücü ol­mayan varlıkları ne diye O'na ortak koşuyorsunuz?

F.Râzî: Söyleyin bakalım: Şayet suyunuz yere batıp kurusa, akan suyu size kim getirecektir? Elbette Allah, getirecektir, diyecekler. O halde neden; Allah’la beraber başka ilahlar ediniyorsunuz?

 

غَوْرًا/Ğavran Suyun yerin dibine çekilmesi.

مَعِينٍ/me’in kaynak, gözede kaynayan, akan…

İbn Abbas: Kaynak suyun gözelerinin açıkça or­tada olmasıdır.

Katade ve Dahhak: Akan, akan su.

 

Mekke’nin içme suyu; Zemzem kuyusu ile Meymun kuyusuydu.