055- Rahman

سورة الرحمن

بسم الله الرحمن الرحيم

الرَّحْمَنُ 1 عَلَّمَ الْقُرْآنَ 2 خَلَقَ الإِنسَانَ 3 عَلَّمَهُ الْبَيَانَ 4 الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ 5 وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ 6 وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ 7 أَلاَّ تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ 8 وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ 9 وَالأَرْضَ وَضَعَهَا لِلأَنَامِ 10 فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الأَكْمَامِ 11 وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ 12 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 13 خَلَقَ الإِنسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ 14 وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ 15 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 16 رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ 17 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 18 مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ 19 بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لا يَبْغِيَانِ 20 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 21 يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ 22 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 23 وَلَهُ الْجَوَارِي الْمُنشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالأَعْلامِ 24 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 25 كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ 26 وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلالِ وَالإِكْرَامِ 27 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 28 يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ 29 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 30 سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَا الثَّقَلانِ 31 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 32 يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإِنسِ إِنْ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ فَانفُذُوا لا تَنفُذُونَ إِلاَّ بِسُلْطَانٍ 33 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 34 يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلا تَنتَصِرَانِ 35 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 36 فَإِذَا انشَقَّتْ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ 37 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 38 فَيَوْمَئِذٍ لا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنسٌ وَلا جَانٌّ 39 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 40 يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالأَقْدَامِ 41 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 42 هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ 43 يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ 44 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 45 وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ 46 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 47 ذَوَاتَى أَفْنَانٍ 48 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 49 فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ 50 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 51 فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ 52 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 53 مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ 54 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 55 فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ 56 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 57 كَأَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُ 58 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 59 هَلْ جَزَاءُ الإِحْسَانِ إِلاَّ الإِحْسَانُ 60 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 61 وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ 62 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 63 مُدْهَامَّتَانِ 64 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 65 فِيهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ 66 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 67 فِيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ 68 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 69 فِيهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌ 70 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 71 حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ 72 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 73 لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ 74 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 75 مُتَّكِئِينَ عَلَى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍ 76 فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 77 تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلالِ وَالإِكْرَامِ 78

 

1.         Rahmân,

2.         Kur’an’ı öğretti.

3.         İnsanı yarattı.

4.         Ona beyanı düşünüp ifade etmeyi öğretti.

5.         Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.

6.         Otlar ve ağaçlar Allah’a boyun eğerler.

7.         Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu.

8.         Ölçüde haddi aşmayın.

9.         Tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik tutmayın.

10.       Allah, yeri yaratıklar için var etti.

11.       Orada meyveler ve salkımlı hurma ağaçları vardır.

12.       Yapraklı taneler, hoş kokulu bitkiler vardır.

13.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

14.       Allah, insanı pişmiş çamur gibi bir balçıktan yarattı.

15.       “Cin”i de yalın bir ateşten yarattı.

16.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

17.       O, iki doğunun ve iki batının Rabbidir.

18.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

19.       Suları acı ve tatlı olan iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar.[1][516

20.       Fakat aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.

21.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

22.       O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.

23.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

24.       Denizde akıp giden dağlar gibi yüksek gemiler de O’nundur.

25.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

26.       Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır.

27.       Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.

28.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

29.       Göklerde ve yerde bulunanlar, her şeyi O’ndan isterler. O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır.

30.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

31.       Yakında sizi de hesaba çekeceğiz, ey cinler ve insanlar!

32.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

33.       Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.

34.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

35.       Üstünüze ateşten yalın bir alevle kıpkızıl bir duman gönderilir de kendinizi koruyamazsınız.

36.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

37.       Gök yarılıp da, yanıp kızaran yağ gibi kırmızı gül hâline geldiği zaman hâliniz ne olur?

38.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

39.       İşte o gün ne insana, ne cine günahı sorulmayacak.[2][517

40.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

41.       Suçlular simalarından tanınır da, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.

42.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

43.       İşte bu suçluların yalanladıkları cehennemdir.

44.       Onlar, cehennem ateşi ile yüksek derecede kaynar su arasında gider gelirler.

45.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

46.       Rabbinin huzurunda hesap vermek üzere duracağından korkan kimseye iki cennet vardır.

47.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

48.       İki cennet de ağaçlar, meyveler, rengârenk bitkiler gibi çeşit çeşit güzelliklerle bezenmiştir.

49.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

50.       İçlerinde akan iki pınar vardır.

51.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

52.       İkisinde de her meyveden çift çift vardır.

53.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

54.       Onlar astarları kalın ipekten olan döşeklere yaslanırlar. Bu iki cennetin meyveleri zahmetsizce alınacak kadar yakındır.

55.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

56.       Oralarda bakışlarını sadece eşlerine çevirmiş dilberler vardır. Onlara eşlerinden önce ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.

57.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

58.       Onlar sanki yakut ve mercandır.

59.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

60.       İyiliğin karşılığı, yalnız iyiliktir.

61.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

62.       Bu iki cennetten başka iki cennet daha vardır.

63.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

64.       O iki cennet koyu yeşil renktedir.

65.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

66.       İçlerinde kaynayan iki pınar vardır.

67.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

68.       İçlerinde her türlü meyve, hurma ve nar vardır.

69.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

70.       Onlarda huyları güzel, yüzleri güzel dilberler vardır.

71.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

72.       Onlar, çadırlara kapanmış hurilerdir.

73.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

74.       Onlara, eşlerinden önce ne bir insan ne bir cin dokunmuştur.

75.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

76.       Onlar yeşil yastıklara ve güzel yaygılara yaslanırlar, nimetlenirler.

77.       O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

78.      Azamet ve ikram sahibi Rabbinin adı yücedir.


 

 

 

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile

elHasen, Urve b. ezZübeyr, İkrime, Ata ve Câbir: Bü­tünüyle Mekke'de inmiştir.

Urve b. ezZübeyr: Mekke'de Rasulullah’tan sonra Kur'ân'ı açıktan okuyan ilk kişi İbn Mesud'dur.

İbn Mesud ve Mukatil: Bütünüyle Medine'de inmiştir.

 

Ali ra: Rasûlullah: Her şeyin bir gelini vardır. Kur'ân'ın gelini de er-Rahmân  suresi’dir.

 

قرأ علينا النَّبيُّ صلَّى اللهُ عليه وسلَّم سورةَ الرَّحمنِ حتَّى ختمَها فقال ما لي أراكُمْ سُكوتًا كانتِ الجنُّ أحسنَ استماعًا لها منكم ما قرأتُ عليهمْ  فَبِأَيِّ آَلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ إلَّا قالوا فبأيِّ آلائِكَ نكذِّبُ يا ربِّ فلك الحمدُ -لا بشيء من نعمة ربنا نكذب

الراوي جابر بن عبدالله  المحدثابن عدي  المصدرالكامل في الضعفاء الصفحة أو الرقم: 6/368  خلاصة حكم المحدثسرقه من هشام بن عمار علي بن جميل وهو يسرق الحديث

الراويجابر بن عبدالله  المحدثابن القيسراني  المصدرذخيرة الحفاظ الصفحة أو الرقم: 3/1678  خلاصة حكم المحدث : [فيه علي الرقي كان ممن يحدث بالبواطيل ويسرق الأحاديث

الراويجابر بن عبدالله  المحدثابن عساكر  المصدرمعجم الشيوخ الصفحة أو الرقم: 1/81  خلاصة حكم المحدثحسن غريب

 الراويجابر بن عبدالله  المحدثالعقيلي  المصدرالضعفاء الكبير الصفحة أو الرقم: 2/335  خلاصة حكم المحدثفيه نظر

 الراويجابر بن عبدالله  المحدثابن عدي  المصدرالكامل في الضعفاء الصفحة أو الرقم: 4/179  خلاصة حكم المحدثفيه بعض النكرة [فيه زهير بن محمد أرجو أنه لا بأس به

الراويجابر بن عبد الله  المحدثالذهبي  المصدرتاريخ الإسلام الصفحة أو الرقم: 1/201  خلاصة حكم المحدث : [فيه زهير ضعيف

 الراويجابر بن عبدالله  المحدثالوادعي  المصدرأحاديث معلة الصفحة أو الرقم: 86  خلاصة حكم المحدث : [فيه زهير بن محمد قال البخاري أنا أتقيه كأن حديثه موضوع وكان أحمد يضعفه

İbn Ömer: Rasûlullah Rahman sûresini okudu/veya yanında okundu. Şöyle buyurdu; Size ne oluyor; cinlerin Rablarına sizden daha güzel cevab verdiklerini işitiyorum, buyurdu. Ashab: O da nedir ey Allah'ın elçisi, dediler. Allah Rasûlü şöyle buyurdu: Allah Teâlâ'nın Şu halde Rabbimizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz? kavline geldiğimde cinler: Rabbımız, nimetlerinden hiç bir şeyi yalan saymayız, dediler.

 

 

الرَّحْمَنُ 1

1. Rahman,

 

الرَّحْمَنُRahmân: Yüce Allah’ın Rahmân sıfatının dünyada tecellisidir.

Rahmân: Rahmeti çok ve bütün rahmet türlerini kapsayan ge¬nel bir isimdir. Nimetlerin en büyüğünü verendir. Akıl, sağlık, görme, yürüme, düşünebilme gibi sayısız nimetleri veren rahmân olan Allah’tır.  Allah’ın Rahmân sıfatı: Yüce Allah’ın dünyada bütün mahlûkata sunduğu nimetleri kapsar. Mümin-kâfir, çalışan-çalışmayan… herkesi kapsar.

 

Mekkeli müşrikler: Rahman da neymiş? Ona bu Kur'ân'ı bir insan öğretiyor. O da Yemâme'nin Rahmân’ı yani yalancı Müseyleme’sidir. Sözleri üzerine Rahman Suresi nazil oldu.

 

عَلَّمَ الْقُرْآنَ 2

2. Kur’an’ı öğretti,

 

Yani yüce Allah Kur’ân’ı Rasulüne öğretti, o da onu bütün insanlara eksiksiz tebliğ etti.

 

ezZeccac: Kur'ân'ı öğretti. Onun hatırlanmasını ve okunma­sını kolaylaştırdı demektir. Yüce Allah'ın: Andolsun ki Biz Kur'ân'ı öğüt al­mak için kolaylaştırdık. 54/Necm:17 gibi.

 

الْقُرْآنَ / elKur’ân: Allah tarafından Muhammed as’a indirilen en son Kitâb’ın özel ismidir. Kur’ân, kendinden önce indirilen tüm ilahî kitapların özünü ve meyvelerini bünyesinde topladığı için bu ismi almıştır. Ayrıca, Kur’ân kısım kısım indirilme anlamına da gelmektedir.

وَقُرْآناً فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَأَهُ عَلَى النَّاسِ عَلَى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنزِيلاً 106

Biz Kur’an’ı, insanlara dura dura okuyasın diye âyet âyet ayırdık ve onu peyderpey indirdik. 17/İsra:106  

 

 

خَلَقَ الإِنسَانَ 3

3. İnsanı yarattı.

 

İnsân: النَّاسِ/nâs insanlar demektir, tekili de الإنسان/insân olarak ifade edilir. Genellikle bu kelimenin menşei hakkında iki görüş vardır:

1.  انس /üns veya انيس/Enîs ifadesi dost-ahbab, ünsiyet, yaklaşma demektir.

2.  نَسِيَ نَسْيٌ/ nesiye-nesy ifadesi de unutmak anlamına gelir.

 

İnsanda kasıt:

1.   İbn Abbas, Katade ve elHasen: Âdem as'dir.

2.   Yine İbn Abbas ve İbn Keysân: Muhammed as’dır.

3.   İnsan: Geneldir, bütün insanlar kastedilmiştir. O halde insan kelimesi bir cins isimdir. Buna göre; Beyân da konuşmak ve kavramak anlamına gelir.

 

esSüddî: O her kavme konuşacakları dille­rini öğretmiştir. Beyân da Kalem ile yazı yazmaktır anlamına gelir. O kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti. 96/Alak:4-5 gibi.

 

 

عَلَّمَهُ الْبَيَانَ 4

4. Ona Beyanı öğretti.

 

Ona beyânı her şeyin ismini öğretti. Ona bütün dilleri öğretti.

 

الْبَيَانَ / Beyân:

1.  Beyân: Helâl-haram ve hidayet-dalâlettir.

2.  edDahhâk: Hayır-şer’dir.

3.  Dahhâk, Katâde: Beyân; يعني الخير والشر /yani hayır ve şerrin kastedilir.

4.  Hasan: Beyân; Kur'ân'ın النطق /nutku telaffuzudur.

5.  esSüddî: Beyân, kalemle yazı yazmaktır.

6.  Elmalı: Beyan: Vicdan ve gönülde meydana gelen duygu ve anlayışları, başkalarına açık ve güzel bir şekilde ifade etme yeteneğidir. Başkasının beyanını da anlayabilmeye de denir.

7.  Beyan, konuşmak ve kavramaktır.

 

 

الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ 5

5. Güneş de, ay da hesapladır.

 

حُسْبَانٍ/husbân: hesab. بِحُسْبَانٍ ayarlanmış hesabladır.

R.İsfehânî, Müfredât:

حَسبَ Fiili mazisinin س harfinin harekesi fetha, kesre ve ötreli olabilir. Mastarı da حِسَاب  ve  حُسْبَان şeklinde gelmektedir. Saymak, hesaplamak,  yeterli olmak gibi anlamları ifade eder.

 

Elmalı: ح/hâ’nın ötresiyle hüsbân; hisâbın çoğulu hisâblar mânâsına gelir.

elAhfeş: حُسْبَان/ hisab’in çoğulu, azab ve kısa oklar anlamında da kullanılır.

 

Yani her ikisi de bilinen bir hesap ile akıp gitmektedirler. İnsanlar çalışıp bu hesabı elde edebilirler.

İbn Abbas, Katâde ve Ebu Malik: Yani onlar belirli konaklarda bir hesaba göre akmaktadırlar. Bu konaktan ileri geçemezler ve başka yere de kaymazlar.

 

İbn Zeyd ve İbn Keysân: Ay ve güneşle; vakitler ve ömürler bu  ikisiyle hesap edilmektedir. Eğer gece gündüz, güneş ay olmasaydı ve eğer zaman tümüyle gece ya da gündüz olsaydı, hiç kimse herhangi bir şe­yi nasıl hesap edeceğini bilemeyecekti.

 

esSüddî: Hesapladır bunların süreleri takdir edilmiştir, demek­tir. Bunlar tıpkı insanların ecelleri gibi ecellerine doğru akıp giderler, onla­rın da ecelleri geldi mi yok olup gidecekler. Herbiri belirli bir süreye kadar akıp gitmektedir. 39/Zümer:5 gibidir.

 

edDahhâk: Bir kader iledir.

Mücahid: Hesaplıdır lafzı değirmenin hüsbânı yani etrafında döndüğü ekseni gi­bidir. Her ikisi de bir eksenin etrafında dönermişcesine dönerler.

 

إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ  199

Allah hesabı süratli olandır. 3/Aliimran:199

حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ 173

Allah bize yeter ve ne güzel Vekîl’dir. 3/Aliimran:173

وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَاناً مِنْ السَّمَاءِ

Gökten onlara azab-ateş gönderilir. 18/Kehf:47

 

 

وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ 6

6. Gövdesiz bitkiler de, ağaçlar da secde ederler.

 

النَّجْمُ/Necm: Gövdesiz bitkilerdir.

elHasen ve Mücahid: Gövdesiz bitkiler diye meali verilen النَّجْمُ/enNecm’den kasıt semadaki yıldızlardır.

Mücahid, Hasan, Katâde ve Taberî: Yıldızdır. Secdesi de gölgesinin dönmesi ile olur.

النَّجْمُ /Yıldız doğup-batarak secde eder. Doğup-batan yıldıza secde edilmez, tapılmaz. Ağacın secdesinin meyvesinin top­lanmasıdır. Ağaca secde edilmez, Yaratanına secde edilir.

Saîd İbn Cübeyr, Süddî ve Süfyân esSevrî, İbn Abbas: النَّجْمُ/Gövdesiz bitkiler: Gövde­si bulunmayanları; الشَّجَرُ/Ağaçlar lafzı da gövdesi olanlar’ı anlatmakta­dır.

 

السجدة/ secde:

enNehhâs: Dilde السَّجْدَةُ/secdenin asıl anlamı, yüce Allah'a tes­lim olmak ve boyun eğmektir. Bundan dolayı secde bütün can­sızların Allah'ın emrine teslimiyetleri ve O'nun emrine itaat etmeleridir. Canlı varlıklarda da durum bu şekildedir. Namazdaki secde de bu türdendir.

 

R.İsfehânî, Müfredât:

سَجَدَ يَسْجُدُ سُجُودٌ: Öne eğilme, sarkma… Kendi kendisini aşağılama, kibrini kırma ve başkası tarafından gerçek seviyesine indirgeme, gururunu kırma… gibi anlamlara gelir. İki türlü secde vardır:

1.  İhtiyarî secde: İsteyerek ve tercih ederek Allah’a yapılan secdedir.

واذ قلنا للملئكة اسجدوا لادم فسجدوا الا ابليس ابى واستكبر وكان من الكافرين

Hani meleklere: Âdem için secde edin demiştik de İblis müstesna bütün melekler hemen secde ettiler. İblis kaçınmış, kibirlenmiş ve kâfirlerden olmuştu. 2/Bakara:34

2.  Teshirî secde: Mecburi yaptırılan zoraki boyun eğdirmedir.

وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ

Göklerde ve yerde kim-ne varsa, isteyerek ve istemeyerek de olsa; kendileri ve gölgeleri sabah akşam Allah’a secde eder. 13/Rad:14

 

edDahhâk: Bitkilerin ve ağaçların secdeleri; gölgelerinin secdesiyle olur.

elFerrâ: Bunların secdeleri güneş doğduğu zaman güneşe dönük olmaları, sonra gölge çekilinceye kadar onunla birlikte gölgelerinin de kay­ması ile olur.

ezZeccâc: İkisinin secdesi gölgelerinin onlarla birlikte dönmesi ile olur. Nitekim yüce Allah:

 

أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى مَا خَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّأُ ظِلالُهُ عَنْ الْيَمِينِ وَالشَّمَائِلِ سُجَّداً لِلَّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ 48

Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi ki, onun gölgesi Allah için mütevazi bir halde secde ederek sağa ve sol taraflara dönerek eğiliverir.. 16/Nahl:48

دَاخِرٌ/dâhirun: Zelîl, hor-hâkir, mecburi boyun eğen.

Gölgelerin dönmesi secde etmesi diye ifade etmesidir.

 

 

وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ 7

7. Göğe gelince, onu da yükseltti ve mizanı koydu.

 

الوَزْنُ/elVeznu: Bir nesnenin miktarını bilmek. Terazi, kantar vb ile ölçülen şeyler.

الْمِيزَانَ/ mizanı: Adalet, denge, tartı aleti...

Mîzân; bu kelime ağırlık için kullanılır. Ve bir mukayese ve eşitlikle yapılır. İşte bu mukayesenin yapıldığı alete de mizan denilir.

İbn Kesîr: Mîzân/الْمِيزَانَ:  العدلadalettir.

 

Mücahid, Katade ve esSüddî: Adaleti koydu, de­mektir.

el-Huseyn b. elFadl: Yani o yeryüzünde uygulanmasını emrettiği adaleti koydu. Allah şeriatı vazetti. Buna göre mizandan kasıt Kur'ân'dır.

elHasen, Katade ve edDahhâk: Bu mizan'dan kasıt, insanların birbirlerine karşı adaletli davranmalarıdır...

Yüce Allah bu ifade; amellerin tartılması için âhirette mizanın yerleştirilmesini murad etmiştir.

 

Kâdi Beydâvî: Mîzân; her hazır olan şeye hak ettiğini, her hak sahibine da hakkını vermek suretiyle âlemdeki işlerin düzeni ve doğru hareket etmesidir.

Zemahşerî: Burada Mîzân kelimesi üç kere zikredilmiştir. Bunun şiddetli bir tavsiye ve takviye için tekrar edilmiştir.

Elmalı: Genel mecaz yoluyla hissî ve manevî yüksekliği içine alacak bir mânânın kasdedilmiş olması da caiz olabilir.

 

 

أَلاَّ تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ 8

8. Tartıda taşkınlık etmeyin.

 

طَغَى:Tağa; haddi aşmak ifadesi; amel-inanç-düşünce yönünde sınırları aşmak.

لا تَطْغَوْا/ haddi aşmayın. يَطْغَى/fiili tuğyan kökünden gelir ve isyanda haddi aşmak demektir. الطَّاغُوتُ/tâğût ifadesi de aynı kelimeden gelmektedir. Anlamı; haddi, sınırı aşan azgın demektir.

 

Tartıda haksızlık etmeyin. Tartarken fazla-noksan tartmayın. Adaletin de kendisine göre bir sınırı vardır. Bu sınırların aşılmaması hatırlatılmaktadır.

 

İbn Kesîr: Allah gökleri ve yeri hakk ile yarattı. Ve adalet-denge ile de yarattı.

خلق السموات والأرض بالحق والعدل

 

Elmalı: Şeriat ve kanuna tecavüz edip de haddinizi aşmayasınız... Teraziyi kötü niyetli kullanmak suretiyle ahirette mizanınıza yazık etmeyesiniz diye O Rahmân, mizanı koydu ve göğe yükseklik verdi.

 

وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ 8

8. Tartı da o günde haktır. Artık her kimin tartıları ağır gelirse işte kurtuluşa erenler onlardır. 7/A'raf:8

 

 

وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ 9

9. Tartıyı adaletle dosdoğru yapın ve tartıyı eksik yapmayın, diye emretti.

 

Tartıyı adaletle dosdoğru yapın. Yani onu adaletin gereği ne ise öy­lece kullanın.

Katade: Ey Âdemoğlu, sana karşı adalet yapılmasını sevdiğin gibi, sen de adaletli ol. Sana karşı hakkının eksiksiz ve tam olarak verilmesini sevdiğin gibi, sen de öylece tam ve eksik­siz ver. Çünkü insanların ıslah olması adalete bağlıdır.

Kıyamet gününde hasenatınızın tartılacağı mîzânı eksiltmeyi­niz. O vakit bu sizin aleyhinize hasret duyacağınız bir durum olur.

 

İbn Abbas: Bir kimseye, bir şey tartacak olursanız, hainlik etmeyiniz, de­mektir.

Ebu'd-Derdâ: Sizler terazinin işaretini tam bir adalet ile dos­doğru tutun.

İbn Uyeyne: Terazinin dosdoğru tutulması el ile olur, adalet de kalp ile olur.

 

الْقِسْط/ elkıst:

Mücahid: الْقِسْط/ elkıst: Rumca adalet demektir.

 

Yüce Allah: Mîzân /Ölçüyü/Tartıyı adaletle dosdoğru yapın ve tartıyı eksik yapmayın, diye emretti. Bu ayetin hatırlattığı hususlar:

1.  Ölçü-tartıda adaletli olun.

2.  Yeme-içme konusunda adaletli/dengeli olun. İsraf etmeyin.

3.  Aşırı yeme-içme konusunda adaletli/dengeli olun. Obezleşmeyin

4.  Aşırı yeme-içme hususunda kan değerleri, şeker, tansiyon, üre… konularında ölçülü olun.

5.  Toplumsal olaylarda adaletli olun. Toplumu tamir eden zekât-infakı dengede tutun.

6.  Yargı….

7.  İlaçlarda….

8.  Gürültü ….

9.  Aile hayatında

10.         Standartları bozmayın.

11.         Sevgi-saygı konusunda adaletli/dengeli olun. Sevgi-saygı aşırılığı yaratılmışları ilahlaştırmasın.

12.         Aşırı nefret-kin adalet sınırlarını aşmasın.

13.         Çevresel olaylarda adaletli olun.

14.         İnanç konusunda adaletli olun. Kur’ân-Sünnet doğrultusunda olun. İfrat ve tefrite dikkat edin. Orta yolu tutun. Aşırı gitmeyin.

15.         Yiyecek-içeceklerinizde dna-genetik dengesini bozmayın.

 

 

الخُسْرُ الخُسْرَانُ/ Husru-husrân:

وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ

Tartıyı eksik yapmayın. Her türlü ölçüyü, tartıyı hüsrana uğratmayın.

الخُسْرُ الخُسْرَانُ/ Husru-husrân: Sermayenin azalması, eksilmesi, insanın zarara uğraması, ticarette zarar etmesi…

 

 

وَالأَرْضَ وَضَعَهَا لِلأَنَامِ 10

10. Yere gelince, onu da oranın yaratıkları için döşedi.

 

Ö.N.Bilmen: Yer sahası; üzerinde yaşayan hayat sahipleri için ve bilhassa insanlar için yaşayışa elverişli bir vaziyette yaratılmıştır.

الأَنَام /elEnâmu: Yaratıklar.

İbn Abbas: İnsanlar.

etHasen: Cinler ve insanlardır.

edDahhâk: Yeryüzünde ha­reket eden herşey demektir.

Elmalı: Enâm; lugatta halk, cin, insan ve yaratıklar demektir.

 

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكَ تَتَمَارَى 55

O halde Rabbinin hangi ni'metinden kuşku duyuyorsun? 53/Necm:55

 

Katâde: Ey insan, Allah'ın senin üzerine olan nimetlerinden hangisinden şüphe edersin? İbn Cüreyc: Ey Muhammed, şimdi Rabbının hangi nimetinden şüpheye düşersin, şeklinde açıklamıştır.

 

 

فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الأَكْمَامِ 11

11.   Orada meyveler ve salkımlı/tomurcuklu hurma ağaçları vardır.

 

 

Orada meyveler yani lezzetli, minarelli, vitaminli çeşitli mah­suller vardır.

 

الكِمُّ/Kimm’in çoğulu الأَكْمَامِ /Ekmâm’dır. Meyve çiçeğinin üzerindeki kabcık, tomurcuk demektir.

Ve tomurcuklu hurma ağaçlan vardır. Ayetteki الأَكْمَام/elEkmâmu tomur­cuklar yani; yeni çıkan hurmanın içinde bulunduğu kapçık tomurcuk,

1.  Üzeri örtülü yeni deve yavrusu,

2.  Yuvarlak başlık.

3.  elHasen: Tomurcuklu hurma ağaçları lifleri bulunan hurma ağaçlan demektir.

4.  İbn Zeyd: Çatlayıp dışarı çıkmadan önce tomurcuklu.

5.  İkrime: Yük taşıyan.

 

 

وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ 12

12.   Yapraklı taneler, hoş kokulu bitkiler vardır.

 

Ayetin muhtemel anlamları:

1.  Yapraklı hububat ve hoş kokulu bitkiler vardır.

2.  Samanı olan hububat ve hoş kokulu bitkiler vardır.

3.  Yapraklı-samanlı hububat ve rızıklar vardır.

 

الْحَبُّ/elHabbu ta­ne; buğday, arpa ve benzerleridir.

الْعَصْف /elAsfu: Yaprak, saman...

elHasen: elAsfu: Samandır.

Mücahid, ağacın ve ekinin yaprağıdır.

İbn Abbas: Ekinin samanı ve rüzgârların etrafa saçıp savur­duğu yapraklandır. Rızık manasına da gelir.

esSıhah: Biçilen ekinin saplarıdır.

elFerra ve Said b. Cübeyr: Bitkinin ilk yeşeren kısmına denir.

 

فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ 5

Sonunda onları yenmiş ekin yaprağı gibi yapıverdi. 105/Fil:5

 

الرَّيْحَانُ/erReyhân:

İbn Abbas ve Mücahid: /Hoş kokulu bit­ki ve rızık demektir.

edDahhâk: Bu kelime Himyerî lehçesinde vardır.

İbn Zeyd ve İbn Abbas, edDahhâk ve Katade: Bundan kasıt, koklanan reyhandır.

 

elKelbî:

1.  ذُو الْعَصْفِ /zul-asfi: Samanlı taneler: Yenilmeyen yaprak.

2.  الرَّيْحَانُ/Hoş kokulu bitki: Ye­nilen tane demektir.

 

R.İsfehânî, Müfredât:

رَوْحٌ / ve رُوحٌ / ravh ve ruh kelimeleri esasında aynı köktendir.

 

رُوحٌ /Rûh: Nefes alıp-verme kasdedilir. LisânulArab: حيَا maddesi

رُوحٌ /Rûh: Ruh kasdedilir. 17/isra:85

رُوحٌ /Rûh: Meleklerin eşrafı kasdedilir. 26/Şuarâ:193

رُوحٌ /Rûh: Cebraîl kasdedilir. 2’Bakara:253

رُوحٌ /Rûh: Îsa as. kasdedilir. 4/Nisa:171

رُوحٌ /Rûh: Kur’ânıkerîm kasdedilir.  42/Şûrâ:52

رُوحٌ /Rûh: Azâb kasdedilir. 54/Kamer:19

 

الرَّيْحَانُ/erReyhân güzel kokulu, rızık. رَئِحَةٌ/raiha-koku, رِيحٌ/rîh rüzgâr... رَوْحٌ /ravh kökünde رَاحَةٌ/râhatun rahatlık, sukunet... anlamları mevcuttur.

 

Râiha’den reyhan kelimede ي/ye’nin aslı و/vav olmak­la birlikte ي/ye’ye kalbedilmiştir... Ruhanî; ruhu bulunan her şeye denir.

 

esSıhah: Reyhan bilinen bir bitkidir. Aynı za­manda rızık anlamına da gelir. Mesela; Allah'ın reyhanı­nı aramak üzere çıktım, denilir. Rızkını aramak üzere çıktım demektir.

 

Hadiste: Çocuk Allah'ın reyhanı cümlesindendir. Rızkı kapsamı içe­risindedir, denilmektedir. Fâtıma rh’nın çocuklarına Rasulullah: Siz ey çocuklar, Allah'ın reyhânındansınız... buyurmuştur. Müsned, VI, 409; Tirmizi, IV, 317; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid,  54 Hadis zayıf

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 13

13. O halde Rabbİnizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

 

Elmalı: فَ/fâ kendisinden sonra geleni daha önce geçenle uygunluk sağlamak içindir.

 

Ayetin muhtemel anlamı:

1.   O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

2.   O halde Rabbinizin kudretinden hangisini yalanlarsınız?

 

Bu hitap muhtemelen:

1.  Yüce Allah insanlarla birlikte cinleredir.

2.  Arap­ların bazen tek bir kimseye tesniye/ikil lafzı ile hitab ederlerdi.

 

آلاءٌ/âlâun: nimet anlamına gelir ve ceza ile kudreti de ifade eder.

Mevdudî, Tefhîm: آلاءٌ/âlâün; kelimesi nimet anlamındadır. Fakat, Allah'ın kemal ve kudretiyle O'nun hamde layık vasıfları da kastolunmuştur.

Elmalı: آلاءٌ/âlâün: Tekili;  إِلْيٌ/ilyün, أَلْيٌ/elyün, ألًا/elen, إِلًا/ilen ve أَلْوٌ/elvün’dür. Anlamı; nimet demektir. Ceza anlamı da vardır. Cezaların hatırlatılması; inanan ve akıl sahibi insanlar için ibret, öğüt ve nasihat mesabesindedir.

 

الضحاك، عن ابن عباس: جد الله: آلاؤه وقدرته ونعمته على خلقه.

Dahhâk: آلاؤه; Allah’ın yaratıkları üzerindeki nimet ve kudretidir.

Kurtubî: آلاءٌ/âlâun; nimetler demektir. Bütün müfessirlerin görüşü budur.

elKelbî ve İbn Zeyd: آلاءٌ/ kudret demektir. Ayetin anlamı da: O halde Rabbinizin kudretinden hangisini yalanlarsınız takdirindedir.

 

Kurtubî: Bu sûre diğer sureler arasında Kur'ân'ın alemi/bayrağıdır. Alem ise ordunun önderidir, diğer askerler onun arkasından gider. Bu sûrenin alem oluş sebebi ise; ilâhî mülk ve kudretin niteliklerini anlatmasından dolayıdır.

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ayetinin tekrarlanması:

elHuseyn b. elFadli: Tekrarlamak gafleti önleyip uzaklaştırmak ve ortaya konulan delili iyice pekiştirmek içindir.

 

Kurtubî: Yüce Allah ilk önce; semâ ve yer gibi büyük âlemin yaratılışını hatırlattı. Onlarda bulunan, vahdaniyet ve kudretine delâlet eden hususları söz konusu etti. Büyük/makro âlemden sonra küçük/mikro âlemden bahsediyor. Yani insanın yaratılışını mevzubahis ediyor. İnsan’dan kasıt, tevil bilginlerinin ittifakı ile Âdem as'dır.

 

Elmalı: Nimeti yalanlamak; inkâr ile nankörlük etmektir.

 

 

خَلَقَ الإِنسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ 14

14. İnsanı testi gibi ses veren kupkuru çamurdan yarattı.

 

1.  İnsanı testi gibi ses veren kupkuru çamurdan yarattı

2.  İnsanı çokça övünen-zırıltılık yapan bir vazodan yarattı.

 

صلصال/salsal: Çamurdan yapılarak kurutulmuş ve vurulduğunda veya üflenildiğinde ses çıkaran heykel demektir.

 

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ 26

26. Andolsun ki Biz insanı, salsal/kuru çamurdan değişmiş, şekillen­miş bir balçıktan yarattık. 15/Hicr:26

 

salsâl:

İbn Abbas: Kuru ça­mur demektir. Yine bu kelime kuma karıştırılmış sıcak çamurun kuruduktan sonra ses vermesine denilir.

Ebu Ubeyde: Eğer bu, ateşte pişirilecek olursa, o takdirde bu fehhâr/seramik olur.

Mücahid: Salsâl, kokuşmuş çamur demektir.

elMehdevî: Salsâl, ince toprak anlamına gelir.

 

الفخار/fehhâr:

1.  Fırınlanmış.

2.  Çok övünen.

الفخار/fehhâr: Çamurdan yapılarak pişmiş şeylerdir. Örneğin كَالْفَخَّارِ كالفخار /kelfehhâr: Mayalanmış çamurdan yapılmış seramik, testi, çömlek, tuğla, kiremit… vb fırınlanarak pişirilmiş eşyalar gibi ses çıkarması. 55/Rahman:14 Fırınlanarak pişirilmiş kupkuru çamura bir şeyle veya fiske ile vurulduğunda tınn tınn diye ses çıkar. Sanki fahırlanarak/övünerek çok gevezelik yapan kişi gibi.

Bu, kum karıştırılmış ça­murdur denildiği gibi, kokuşmuş çamurdur diye de açıklanmıştır.

 

الإِنْسَانَ/insân-Âdem: Ayetten geçen insan ifadesi Âdem as’dır.

1.  Önce parçaları dağınık toprak halindeydi.

2.  Sonra ıslatıldı, ça­mur oldu.

3.  Sonra da hameunmesnûn yani, değişikliğe uğramış kokmuş çamur oldu.

4.  Sonra da kurudu ve ondan sonra da ses veren bir balçık haline geldi.

 

حَمَإٍ مَسْنُونٍ / Hameun Mesnûnun:

İbn Abbas: Hameun Mesnûn ıslanmış, kokuşmuş ve sonra da se­ramik gibi ses verecek hale gelmiş toprak demektir.

Mücahid ve Katade: Hameun Mesnûn, değişikliğe uğ­ramış ve kokuşmuş çamur demektir.

elFerrâ: Taş taşın üzerine sürttürülerek elde edilen ince toza da denİlir.

Ebu Ubeyde: Değişmiş anlamı verilen: Mesnûn yüzeye dökül­müş demektir.

İbn Abbas: Mesnün, kuru olmayan, yaş, nemli demektir. Çünkü bir şey ancak yaş iken dökülebilir.

Ahfeş: Mesnûn, ayakta ve dimdik dikilen demektir.

 

إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لازِبٍ 11

Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık. 37/Saffat:11

كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ 59

Âdem’in misali gibidir. Onu topraktan yarattı. 3/Aliimran:59

 

 

 

وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ 15

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 16

15. Cinni de dumansız ateşten yarattı.

16. O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

 

عن عائشة أم المؤمنين، قالت: خُلِقَتِ المَلائِكَةُ مِن نُورٍ، وخُلِقَ الجانُّ مِن مارِجٍ مِن نارٍ، وخُلِقَ آدَمُ ممَّا وُصِفَ لَكُمْ.

الراويعائشة أم المؤمنين  المحدثمسلم  المصدرصحيح مسلم الصفحة أو الرقم: 2996  خلاصة حكم المحدثصحيح   

الراويعائشة  المحدثابن حبان  المصدرصحيح ابن حبان الصفحة أو الرقم: 6155  خلاصة حكم المحدثأخرجه في صحيحه   

الراويعائشة أم المؤمنين  المحدثالبيهقي  المصدرالأسماء والصفات الصفحة أو الرقم: 2/78  خلاصة حكم المحدثثابت   

الراويعروة بن الزبير  المحدثالهيثمي  المصدرمجمع الزوائد الصفحة أو الرقم: 8/137  خلاصة حكم المحدثرجاله رجال الصحيح    الراويعائشة أم المؤمنين  المحدثالألباني  المصدرصحيح الجامع الصفحة أو الرقم: 3238  خلاصة حكم المحدثصحيح   

Aişe: Melekler nurdan, cânn dumansız ateşten, Âdem ise; size Kur’an’da vasfedildiği şekilde yaratıldı.

 

elHasen: Cân cin; İblistir. Bu da cinlerin atasıdır. Can’ın cinn’in tekili ol­duğu da söylenmiştir.

مَارِجٍ مِنْ نَارٍ /mâric: Dumansız ateş: Bu alıkonulmayan, serbest bı­rakılmış ateş demektir. Karışımlı, serbest bırakılmış demektir.

İbn Abbas: Yüce Allah cinn’i katıksız du­mansız ateşten/yalından yaratmıştır.

elLeys: Dumansız ateşten kasıt, şiddetli alevi bulunan yukarı doğru yükselen şule demektir.

İbn Abbas: bu, ateşin üstündeki alev olup kırmızı, sarı ve yeşil renklerin birbirine karıştığı alevdir.

elCevherî es-Sıhah'ta: Dumansız ateşten; cinnin yaratıldığı dumansız ateş demektir.

 

Âdem-Cânn-İblîs-Melek hakkında kısa bir yorum:

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلائِكَةِ اسْجُدُوا لآدَمَ فَسَجَدُوا إِلاَّ إِبْلِيسَ 34

Hani biz meleklere: Âdem’e secde edin demiştik de İblis’ten başka hepsi de secde ettiler. 2/Bakara:34

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلائِكَةِ اسْجُدُوا لآدَمَ فَسَجَدُوا إِلاَّ إِبْلِيسَ كَانَ مِنْ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلاً 50

Hani biz meleklere: Âdem’e secde edin demiştik de İblis’ten başka hepsi de secde ettiler. O İblis ise cinlerdendi. Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve zürriyetini, kendinize dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin için birer düşmandırlar. Bu, zalimler için ne kötü bir bedeldir! 18/Kehf:50

فَسَجَدُوا إِلاَّ إِبْلِيسَ كَانَ مِنْ الْجِنِّ

إِلاَّ istisna edatının yorumları:

1.  Muttasıl istisna:  İblis, aslında meleklerden idi. O bakımdan bu إِلاَّ istisna; cinsten yapılmış muttasıl istisnâdır, derler.

2.  Munkatı istisna: İblis meleklerden değildi, derler. O bakımdan, buradaki istisna munkatı istisnâdır, demişlerdir.

 

الْجَانَّ /elCânn:

Maverdî İbn Abbas’tan: Cânn cinlerin babasıdır ve bunlar şeytan değildir. Şeytanlar, İblis'in çocuklarıdır Onlar ancak İblis ile birlikte öleceklerdir, Cin­ler ise ölürler, onların kimisi mü'mindir, kimisi kâfirdir. Âdem, insanların ba­basıdır. Cânn cinlerin babasıdır. İblis ise şeytanların babasıdır.

Buna göre yorumlar:

1.  Âdem, insanların ba­basıdır.

2.  Cânn cinlerin babasıdır;

3.  İblîs şeytanların babasıdır. İstisna edatına göre:

1.  Muttasıl istisna:  İblis, aslında meleklerdendi.

2.  Munkatı istisna: İblis meleklerden değildi.

 

Muhammed b. elHasen: Cinsten olmayan şeyin istisna edilme­si sahih değildir.

 

 

رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ 17

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 18

17. O hem iki doğunun Rabbidir, hem de iki batının Rabbidir.

O halde Rabbinîzin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

 

Maşrik-Maşrikayn-Maşârik:

الْمَشْرِق/ Doğu demektir.

Kurtubî: Ayetteki الْمَشْرِقَيْنِ / iki doğu ile güneşin uzun günlerde doğduğu en uzak doğuş yeri ile en kısa günlerdeki doğuş yerini kastetmektedir. وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ iki batı ile güneşin kısa günlerde battığı en uzak batış yeri ile en kısa günlerdeki batış yerini kastetmektedir.

 

R.İsfehânî, Müfredât:

الْمَشْرِقَيْنِ رَبُّ/ Yazın en uzun gündüzündeki doğuş noktası ile Kışın en kısa gündüzündeki doğuş noktası kast edilerek İki doğunu Rabbi denilmiştir.

وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ/ Kışın en kısa gündüzündeki doğuş noktası ile Kışın en kısa gündüzündeki batış noktası kast edilerek İki batının Rabbi denilmiştir.

 

رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ 5

5. Göklerle yerin ve aralarında olanların Rabbidir, doğuların da Rabbidir. 37/Saffat:5

رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا

Göklerle yerin ve aralarında olanların Rabbidir,

 

elAhfeş: Şanı yüce Allah vahdaniyetinin ve ulûhiyetinin anlamını, kudretinin kemalini: Göklerin ve yerin Rabbi olduğunu belirte­rek açıklar. Onların yaratıcısı ve mutlak maliki, demektir.

 

وَرَبُّ الْمَشَارِقِDoğuların da Rabbidir.

Yani güne­şin doğduğu yerlerin de mutlak rabbidir.

İbn Abbas: Güneşin her gün için bir doğuş yeri ve bir de batış ye­ri vardır. Şöyle ki, yüce Allah güneşe ait doğuş yerlerinde üçyüzaltmışbeş yu­va yaratmıştır. Batısında da bu kadar yuva halketmiştir...

 

Doğuş yerleri’nin söz konusu edilmesi batış yerlerini de ima etmektedir. Sizi sıcaktan-soğuktan koruyacak elbileseler. 16/Nahl:81 ayetine benzer.

 

Doğuş yerlerinin zikredilmesi, doğuşun batıştan önce oluşundan dolayıdır.

 

Güneşin doğuşlarının ve batışlarının yerleri periyodik olarak değişmesi, mevsimleri oluşturmaktadır. Meydana gelen mevsimler, canlılar için sayılamayacak kadar fayda sağlamaktadır. Burada üç husus öne çıkmaktadır:

1.   Yüce Allah’ın yaratıcı kudreti,

2.   Yüce Allah’ın Rahmanlığı ve verdiği nimetleri,

3.   Bu surede sıkça tekrarlanan فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ayetindeki آلاءِ ibaresi birbiriyle iç içe olan kudret-nimet olgusunu çok güzel ifade etmektedir.

 

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ 19

19- O iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi.

 

مَرَجَ /merace:

1.  Salıverdi ser­best bıraktı, öylece bıraktı.

2.  Hayvanın meraya salıverilmesidir.

3.  Karıştırdı.

Kurtubî: مَرَجَ /merace Salıverdi ser­best bıraktı, saldı, öylece bıraktı, demektir. Asıl anlamı meraya salınan bir hayvanın serbestçe bırakılması, ihmal edilmesi, ilişilmemesi demektir.

elAhfeş: مَرَجَ /merace karıştırdı anlamı­na gelir.

 

الْبَحْرَيْنِ /Bahreyn iki deniz:

1.  Sema ve yer denizileri.

2.  Fars ve Rum denizleri.

3.  İnci ve Mercan denizleri.

4.  Doğu ve batı denizlerinin uç kısımları.

5.  Tatlı su ve tuzlu-acı su denizleridir.

 

İbn Abbas, Mücahid ve Said b. Cübeyr: Biri semanın denizi, diğeri yeryüzü denizi.

İbn Cüreyc, elHasen ve Katade: Bunlar Fars ve Rum denizleridir.

Doğu ile batıdaki denizlerin uç taraflarının bir­birlerine kavuşması,

İnci denizi ile mercan denizleridir. Denilmiştir.

 

بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لا يَبْغِيَانِ 20

20. Ama aralarında bir engel vardır. Biri diğerine karışmaz.

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 21

21. O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

 

بَرْزَخٌ /Berzah:

1.  İki şey arasında bulunan engel-ayırıcı sınır,

2.  İki şey arasında bulunan kara parçası,

3.  İki şey arasında bulunan ilâhî kudrettir

Dahhâk: Sema ile yer de­nizleri aracında engel vardır, demektir.

elHasen ve Katâde: İkisi arasındaki engel, kara parçasıdır.

Diğer görüşlere gö­re: Aradaki engel ilâhî kudrettir.

 

لا يَبْغِيَانِ /lâYebğiyân:

1.  Biri diğerine karışmaz.

2.  Sınırı aşarak insanları boğamaz.

3.  Bir deniz diğerine baskı yapmaz.

4.  Engel olmasaydı birbirine karışırdı.

5.  Dünya-Ahiret hayatları/denizleri birbirine karışmaz.

6.  Hayır-şer denizleri birbirine karışmaz.

 

Katade: Bunlar sınırlarını aşarak insan­ları suda boğmazlar.

Katade ve Mücahid: Denizlerin biri diğeri aleyhine baskın gelmez, ondan üstün olmaz.

İbn Zeyd: O iki denizi birbirine kavuşmak üzere salı­verdi. Eğer aralarındaki berzah /engel bulunmasaydı bunlar birbirlerine karışırlardı.

 

بَرْزَخٌ /berzah: Dünya ile ahiret arasındaki engeldir. Yani her ikisi arasında Allah'ın takdir ettiği bir süre vardır. Bu iki deniz birbirine karışmaz.

 

Sehl b. Abdullah: İki deniz hayır ve şer yollarıdır. Aralarındaki engel berzah ise ilâhî tevfik ve O'nun korumasıdır.

 

Benzer iki ayet:

 

وَهُوَ الَّذِي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخاً وَحِجْراً مَحْجُوراً 53

O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır. 25/Furkan:53

 

وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْماً طَرِيّاً وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ 12

İki deniz aynı olmaz. Şu tatlıdır, susuzluğu giderir, içimi kolaydır. Şu ise tuzludur, acıdır. Bununla beraber her birinden taze et yersiniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız. Allah’ın fazlından istemeniz ve şükretmeniz için gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. 35/Fatır:12

 

 

 

يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ 22

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 23

22. O ikisinden denizden inci ve mercan çıkar.

23. 0 halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

 

O iki denizden inci ve mercan çıkar. Yani topraktan tane, saman ve hoş kokulu bitkiler çıktığı gibi, sudan da inci ve mercan çıkar.

 

ezZeccâc: Yüce Allah her iki denizi söz konusu etmekle bir­likte, onlardan herhangi birisinden bir şey çıkıyor ise, bu ikisinden çıkıyor, demektir.

 

Ali ve İbn Ab­bas: Mercan; büyük incilerdir.

Dahhâk ve Katade: İnci büyük olanlarına, mercan da küçük olanlarına denilir.

İbn Mesud ve Ebû Mâlik: Mercan kırmızı boncuktur.

 

Taassub Ayetleri de istismar eder. Bir örnek:

İbni Abbas’a nisbet edilen yalan bir nakil:

عن ابنِ عبَّاسٍ في قولهِ: مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ قال: عليٌّ وفاطمةُ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ النَّبيُّ صلَّى اللهُ عليه وآلهِ: يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ الحسنُ والحسين

الراوي : المحدثابن تيمية المصدرمنهاج السنة الصفحة أو الرقم: 7/245 خلاصة حكم المحدثكذب

İbni Abbas’tan:

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ /Ali ve Fatıma.

بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ /Nebi sav.

يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ / Hasan ve Hüseyin’dir. İbni Teymiye: Yalan bir haberdir.

 

 

وَلَهُ الْجَوَارِي الْمُنشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالأَعْلامِ 24

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 25

24. Denizde dağlar gibi yükseltilmiş akıp giden gemiler O'nundur.

25. O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

 

الْجَوَارِي /cevârî; akıp giden.

الْمُنشَآتُ /nşeêtu: Yükseltilmiş, inşa edilmiş.

İnşa; yükseltmek, yukarı kaldırmak anlamına gelir. Münşeât: Yükseltilmiş demektir. Gemiler için; yelken açmış veya bayrak açmış anlamını ifade eder.

 

Katade: Akmak için yaratılmış anlamındadır. الإِنْشاءُ/inşâ’dan alınmıştır.

 

كَالأَعْلامِ /e’lâm: Dağlar gi­bi, demektir. الأَعْلامِ/Uzunca yüksek dağ, demektir.

Âsim: شِ esreli; yolculuğu başlatan­lar, anlamında okumuşlardır. O zaman mecaz olarak yelken anlamını ifade eder.

ش ötreli olursa; yelkenleri yükseltilmiş anlamına gelir.

Mücahid: Yelkenlerinin di­rekleri yüksekçe tutulmuş gemilere denir.

elAhfeş: Bunlar akıp giden ge­miler demektir.

 

 

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ 26

26. Onun üzerindeki her canlı fânidir.

 

عَلَيْهَا/onun üzerindeki, lafzında geçen هَا/zamiri 10. ayetteki وَالأَرْضَ/yere aittir.

 

وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلالِ وَالإِكْرَامِ 27

27. Celâl ve İkram sahibi Rabbinin Vechi ise kalıcıdır.

 

Kâdî Beydâvî: وَجْه /vechi, zâtı demektir. 

Şihâb: وَجْه /vech, zattan mecazdır. Organ manasına değil, kendisine yönelinecek yön anlamınadır.

İbn Abbas: Bu âyet nazil olunca yeryüzündeki melekler helak olacaktır/öleceklerdir. Yani Allah baki ka­lacaktır.

İbn Abbas: Buradaki وَجْهُ/vech Onun varlığını/zatını ifade eden bir tabirdir.

Ebu'l-Meâlî: İmamlarımızın büyük ço­ğunluğunun kanaatine göre vecihle kastedilen yüce Allah'ın varlığıdır.

 

الْجَلالِ /Celâl Allah'ın azameti, kibriyası, övgü sıfatlarına layık olması demektir.

ذُو الإِكْرَامِ /İkram sahibi. O, kendisine layık olmayan şirkten münez­zeh kılınmaya layık olandır demektir.

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 28

28. O halde Rabbinîzin kudret/nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

 

 

يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ 29

29. Göklerde ve yerde bulunan herkes O'ndan diler. O, her gün bir iştedir.

 

Göklerde bulunanlar O'ndan rahmet, yerde bulu­nanlar da rızık isterler.

İbn Abbas ve Ebû Salih: Göklerde bulunanlar O'ndan mağfiret diler nzık dilemez, yerde bulunanlar ise O'ndan her ikisini dilerler.

İbn Cüreyc: Melekler yeryüzündekiler için rızık isterler. Böylece her iki istek; hem göktekilerin, hem de yerdekilerin isteği olur.

İbn Ata: Onlar yüce Allah'tan ibadet edebilme gücünü istediler.

 

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ 29/O her gün bir O her gün bir iştedir,,

كُلَّ يَوْمٍ/Her gün; zaman zarfıdır, mensûbtur.

 

تلا علينا رسولُ اللهِ صلَّى اللهُ عليه وسلَّم كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ الرحمن: 29 فقُلْنا يا رسولَ اللهِ وما ذاكَ الشَّأْنُ قال أنْ يغفِرَ ذَنْبًا ويُفرِّجَ كَرْبًا ويرفَعَ قومًا ويضَعَ آخَرينَ

الراويأبو الدرداء  المحدثالبزار  المصدرالبحر الزخار الصفحة أو الرقم: 10/39  خلاصة حكم المحدثإسناده حسن

الراويأبو الدرداء  المحدثالبزار  المصدرالأحكام الشرعية الكبرى الصفحة أو الرقم: 1/278  خلاصة حكم المحدثروي عن أبي الدرداء من غير وجه وهذا من أحسن إسناد يروى عنه

الراويأبو الدرداء  المحدثالبزار  المصدرالبحر الزخار الصفحة أو الرقم: 10/73  خلاصة حكم المحدثروي من غير وجه وهذا من أحسن إسناد يروى

 الراويأبو الدرداء  المحدثابن حبان  المصدرصحيح ابن حبان الصفحة أو الرقم: 689  خلاصة حكم المحدثأخرجه في صحيحه

 الراويأبو الدرداء  المحدثالطبراني  المصدرالمعجم الأوسط الصفحة أو الرقم: 3/278  خلاصة حكم المحدثلم يرو هذا الحديث عن أم الدرداء إلا يونس

الراويعبد الله بن منيب  المحدثالطبراني  المصدرالمعجم الأوسط الصفحة أو الرقم: 6/362  خلاصة حكم المحدثلا يروى هذا الحديث عن عبد الله بن منيب الأزدي إلا بهذا الإسناد تفرد به إبراهيم بن محمد المقدسي

 الراويعبدالله بن منيب  المحدثابن منده  المصدرتاريخ دمشق الصفحة أو الرقم: 37/375  خلاصة حكم المحدثغريب لا يعرف إلا بهذا الإسناد

الراويأبو الدر داء  المحدثابن الجوزي  المصدرالعلل المتناهية الصفحة أو الرقم: 1/41  خلاصة حكم المحدثلا يصح، قال الدارقطني وقد روى موقوفا وهو الصواب

الراويعبدالله بن منيب  المحدثالهيثمي  المصدرمجمع الزوائد الصفحة أو الرقم: 7/120  خلاصة حكم المحدثفيه من لم أعرفهم

الراويأبو الدرداء  المحدثابن حجر العسقلاني  المصدرتغليق التعليق الصفحة أو الرقم: 4/332  خلاصة حكم المحدثفيه اضطراب وله شاهد بإسناد ضعيف

الراويأبو الدرداء  المحدثالألباني  المصدرصحيح ابن ماجه الصفحة أو الرقم: 168  خلاصة حكم المحدثحسن

الراويأبو الدرداء  المحدثالألباني  المصدرتخريج كتاب السنة الصفحة أو الرقم: 301  خلاصة حكم المحدثصحيح

الراويأبو الدرداء  المحدثشعيب الأرناؤوط  المصدرتخريج صحيح ابن حبان الصفحة أو الرقم: 689  خلاصة حكم المحدثفيه وزير بن صبيح؛ ذكر من جرحه ومن عدله، وباقي رجاله ثقات

 

Ebu'd-Derdâ: Rasulullah: كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ /O her gün bir iş­tedir, ayetini okudu da; biz: İş ne demektir, deyince: Bir günahı bağışlaması, bir sıkıntı­yı gidermesi, bir toplumu yüceltip bir diğerini alçaltması O'nun işidir, buyurdu.

 

İbn Ömer: Rasulullah: O her gün bir iş­tedir: Bir gü­nahı bağışlar, bir sıkıntıyı açar ve dua eden birisinin duasını kabul eder. İbn Ebi Şeyhe; Musannef, VII, 163; Taberi, Tefsir, XXVII, 135, İbn Kesir, Tefsir, IV,274

 

Kurtubî: Hayat vermesi, öldürmesi, aziz kılması, zelil kılması, rızık vermesi ya da engellemesi hep O'nun işidir.

 

İbn Bahr: Zamanın tümü iki gündür. Birisi dünya günlerinin süresidir, diğeri ise kıya­met günüdür. Yüce Allah'ın dünya günlerindeki işi emir, yasak, hayat ver­mek, öldürmek, bağışlamak ve alıkoymak suretiyle denemek ve sınavdan ge­çirmektir. Kıyamet günündeki işi ise; amellerin karşılığını vermek, hesaba çek­mek, mükâfatlandırmak ve cezalandırmaktır.

 

شَأْن /Şen_iş: Sözlükte; pek büyük hadise ve durum demektir.

Kelbî: Allah’ın işi, takdirlerini zamanlarına doğru yönelt­mesidir.

 

Amr b. Meymun: O her gün bir iştedir ayeti: Yaşayan birisini öldürmesi, rahimlerde dilediklerini bırak­ması, zelil birisini aziz kılması, aziz bir kimseyi de zelil kılması O'nun işle­rindendir.

 

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ 29/O her gün bir iştedir,

Bu ifade, deyimdir ve tehdit anlamındadır:

İbn Kesîr: Bu ibare; Allah'tan kullarına bir tehdididir ve Allah için meşguliyet söz konusu olamaz.

Dahhâk: Bu bir tehdîd’tir.

Katâde: Allah'ın, yaratıklarına yönelmesi ve onları hesaba çekmesi yaklaşmıştır.

İbn Güreye: Sizin hakkınızda yakında hüküm vereceğim anlamındadır.

Buhari: Sizi yakında hesaba çekeceğim. Beni de kimse engelleyemez.

Arap dilinde: Bir işi olmadığı halde; senin için vakit ayıracağım. Yani: senin için boş kalacağım. Hiç ummadığın anda seni halledeceğim, anlamında bir tabirdir.

 

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 30

30.O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

 

مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلا يُجْزَى إِلاَّ مِثْلَهَا وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ 160

Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez. 6/Enam:160.           

 

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ 29/O her gün bir iştedir, ayetini tehdit olarak algılarsak; 31. ayette de tehdit devam etmektedir. Sanki müşriklerin tehditlerine tehditli bir cevap gibi:

 

سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَا الثَّقَلانِ 31

31. Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka!.. Yakında sizin hesabı­nıza bakacağız/yöneleceğiz.

 

Ferağ: Lügatte boşalmak demektir.

سَنَفْرُغُ /bakacağız. İşimizi bitireceğiz. Bu iş için vakit ayırıyoruz. Bu hususta bütün gayretimizi harcadık. Yöneleceğiz… gibi anlamlara gelir. Yani: Tehditle; ey Sekalân size verdiğimiz mühlet bitince, hesabınızı yakında düreceğiz.

Sekâl: Yük ve ağırlık demektir.

Sekalân-sekaleyn iki sekal.

 

Kurtubî: Amellerinizin karşılığını vermeye ya da sizi hesaba çek­meye pek yakında başlayacağız.

elKıttebî ve elKisâî: …Allah'ın düşmanı Mutlaka sana da yöneleceğiz. Yakında sizin hesabınıza bakacağız,  anlamlarına gelmektedir.

Abdullah ile Ubeyy: Ayeti; Yakında sizin hesabınıza bakacağız, anlamına gelecek şekilde okumuşlardır.

 

الثَّقَلانِ /İki fırka es-sekalân, sekal; ağırlık demektir.

Kurtubî:  Cinler ve İnsanlar demektir. Yeryüzünde onların dışında başka varlıklar da vardır. Ama mükellef sadece bunlardır. Hem hayatta iken, hem öldükten sonra yeryüzünün üzerinde bir ağırlık teşkil ettiklerinden dolayı onlara bu ismin verildiği söylenmiştir.

 

Cafer esSadık: Bunlara الثَّقَلانِ /sekalân denilmesi her iki ke­simin de günahlarla ağırlaşmış olmalarından dolayıdır.

 

Şamlı kıraat alimleri: Ayeti; Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka! Şeklinde okumuşlardır.

 

Kurtubî:  Bu sûrede Ahkaf ve Cin Sûresinde cinlerin de ilâhî hitaba muhatap, mü­kellef; emir ve yasaklara muhatap, mükâfat ve ceza kazanmaları bakımından tıpkı insanlar gibi olduklarına delil vardır. Cinlerin müminleri de insanların müminleri gibi, onların kâfirleri de öbürlerinin kâfirleri gibidir. Bütün bu hu­susların hiçbirisinde bizimle onlar arasında hiçbir fark yoktur.

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 32

32. 0 halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

 

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإِنسِ إِنْ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ فَانفُذُوا لا تَنفُذُونَ إِلاَّ بِسُلْطَانٍ 33

33. Ey cin ve insan toplulukları! Eğer göklerle yerin kenarlarından kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçın. Ama buna dair güç ve imkâ­nınız olmadıkça kaçamazsınız ki.

 

مَعْشَرَ /ma’şer: Topluluklar.

العَشِيرَةُ/aşîret: Akrabalardan meydana gelen, birbirini tanıyan ve mükemmelleşmiş onluklardan meydana gelmiş her türlü topluluk. Mükemmel sayı 10’dur.

جَاءَ القَوْمُ مَعْشَرَ مَعْشَرَ/ Topluluk düzenli bölümler halinde geldi.

 

الْمَنْفَذُ/menfez; diğer tarafa geçiş deliği.

تَنفُذُ/ نَفَذَ يَنْفُذُ نَفَاذٌ نُفُوذٌ: Okun hedefe isabet edip hedefi delip öte tarafa geçmesi, kişinin bir işi nüfuz edici şekilde başarıyla bitirmesi.

الْمَنْفَذُ: Bir taraftan diğer tarafa geçiş yeri.

 

أَقْطَارِ ج قُطْرٌ/ Kutr-Aktâr: yan, kenar demektir. Çoğulu ektâr.

 

Dahhâk: Eğer siz ölümden kaçabilecekseniz, haydi kaçınız.

İbn Abbas: Eğer siz gökler­le yerde olanları bilmek gücüne sahipseniz, haydi onu öğreniniz. Ancak bir sultan ile yani Allah'tan gelmiş bir delil ile olmadıkça, onu bilme imkânınız olmayacaktır.

 

İbn Abbas’a göre: Güç ve imkânınız olmadık­ça kaçamazsınız buyruğu; siz Benim sizin üzerinizdeki egemenlik ve kud­retimin dışına çıkamazsınız, demektir.

 

Katade: Sizler bir melekle beraber olmadıkça kaçamazsınız ve sizin meleğiniz de yoktur.

 

Kurtubî: Ayeti anlamı;  Siz ancak bir sultanla/güç ve imkânla ka­çabilirsiniz demektir.

انفُذُوا /Yüce Allah'ın: Kaçın emri, ta'cîz yani bu husustaki acizliklerini orta­ya koymak içindir.

 

سُلْطَان/sultân: Üstün gelip boyun eğdirme, muktedir olmak. Delil, hüccet. Hücum eden, tasallut olan.

 

Diyanet Tefsiri: Sultân; güç, yetki anlamındadır.  Büyük bir güç bulunmadıkça geçemezsiniz ifadesinden:

1.  Sultân; güç: Böyle bir gücünüz de olmadı­ğına göre göklerin ve yerin sınırını aşıp ötelere geçmeniz de imkânsızdır, anlamı çıkarılmıştır.

2.  Sultân; yetki: Sultân kelimesinin yetki anlamı dikkate alınırsa; Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp ötelere geçebilmeniz Ancak Allah ta­rafından verilecek bir yetki, bir imkânla olabilir şeklinde anlaşılabilir.

3.  Ayetteki tasvi­rin modern silâhları çağrıştırdığı yorumları yapılmıştır. Uzay araştırmalarının ilerlediği ve uzaya seyahatlerin gerçekleştiği günümüz şartları, Kur'an tefsiriyle meşgul olanları bu yorumu benimsemeye ve bu âyetler­de uzayın fethine işaret bulunduğu görüşüne yöneltmiştir. Bu tak­dirde muhatapların yüce yaratıcının evrendeki yasaları doğrultusunda ortaya koya­cakları çabaları sonucunda elde edecekleri kuvvete bir gönderme yapılmış demek­tir.

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 34

34.   O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

 

 

يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلا تَنتَصِرَانِ 35

35.   Üstünüze ateşten yalın bir alevle kıpkızıl bir duman gönderilir de kendinizi koruyamazsınız.

 

 

R.İsfehanî Müfredâtu Elfâzu’l Kur’ân:

شُوَاظٌ/şuvâz: Dumansız alev-ateş.

İbn Abbas: Dumanı olmayan alev, demektir.

Elmalı: Yalın alev.

Dahhak: Ateşten çıkan dumandır.

Mücahid: Kırmızı ateşler.

 

نُحَاسٌ/nühâs: Uğursuz. Şiddetli soğuk. enNehhâs: Alevsiz dumandır.

Elmalı: Bakır-erimiş bakır. Bakır gibi kızıl bir duman.  Zehirli bir duman ki hem yakar hem boğar.

Mücahid: Ateş alevi; ateşten çıkan yeşil alevdir. Bakır-tunç.

Said b. Cübeyr ve edDahhâk: Odundan çıkana değil, alevden çıkan dumana de­nilir.

edDahhâk: Nuhâs; Kaynatılmış zeytinyağı tortusudur. Ateşten çıkan duman.

elKisâî: Olduk­ça şiddetli bir rüzgârı olan ateşe denilir.

 

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 35

35.    O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

 

 

فَإِذَا انشَقَّتْ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ 37

37. Artık gök yarılıp yağ tortusunu andıran kırmızı bir gül gibi ol­duğu zaman...

 

انشَقَّ/İnşekka-inşikâk: Yarıldı, mesele açıklığa kavuştu…

الدِّهَان/dihân: Kırmızı deri, yağ tortu­su.

Mücahid, edDahhâk: Zeytin yağı, yağ. Yağ gibi parlak ve saf olduğu zaman, demektir.

Said b. Cübeyr ve Katade: Gül kırmızısı rengine dönüşür. Kıpkızıl olur.

 

الدِّهَان /dihân: Başka açıklamalar:

1.       Kırmızılığı bakımından gül gibi ve yağın akıcılığı gibi olacaktır. Yani: Gök yarılıp çatlayarak ce­hennem ateşinin sıcaklığından ötürü kırmızı bir renk alıncaya kadar eriye­cek, inceliği ve erimesi dolayısıyla yağ gibi olacaktır.

2.       Ebu Ubeyd ve elFerrâ: Yağ anlamına gelen: Saf kırmızı de­ri ve sahtiyan demektir. Yani: Gök, cehennem ateşinin ileri derecedeki harareti dolayısı ile tıpkı bir sahtiyan gibi kırmızı bir renk alacaktır.

3.       İbn Abbas: Yani gök çeşitli renkleri olan bir ata benze­yecektir. Çeşitli renkleri olan at demek: Baharda sarı, kışın başında kırmızı renge çalar, kış iler­lediği vakitte koyu gri bir renk alır.

4.       elFerra: Bu açıklama verdîat diye bilinen at türü kastedilmektedir. Bu tür atlar baharda sarıya çalar. Soğuk ilerlediği takdirde kırmızıya ça­lar, Bundan sonra ise griye çalar. Böylelikle yüce Allah semanın rengârenk olmasını bu tür atın değişik renklere bürünmesine benzetmektedir.

5.       elHasen: وَرْدَةً كَالدِّهَانِ /Yağ tortusunu andıran ifadesi, yağın dökül­mesini andıran demektir. Çünkü yağ yere döküldüğü vakit çeşitli renklerde gö­rülür.

6.       Zeyd b. Eslem: الدِّهَانِ/dihân: Yani o vakit zeytinyağı tortusunu andıracaktır.

7.       ezZeccâc: Gül anlamını veren الوَرْدَةُ /elverde ifadesi gidip-gel­mek ile alâkalıdır.

8.       وَرْدَةً/verde: Gidip-gelme, الدِّهَانِ/dihân: yağ tortusu ve rengârenk anlamına geldiğine göre: Gök bilimi yarılıp sırları parça parça ortaya döküldüğü zaman; O göğe, gidiş-geliş esnasında tespit edilen yıldız-yıldız kümeleri rengârenk yağa benzediği görülecektir.

9.       Katade: Bugün sema yeşildir. Onun kırmızı bir rengi olacaktır.

10.   elMaverdî: Önceki ilim adamlarının iddialarına göre semanın asıl rengi kırmızılıktır. Engellerin çokluğu, mesafenin uzaklığı dolayısıyla bu şekilde mavi renkte görülmektedir. Vücuttaki damarlara benze­tirler. Aslında damarlar kan gibi kırmızıdır, engel sebebiyle mavi görülmek­tedirler. Eğer bu açıklama doğru ise şüphesiz ki sema kıyamet gününde ona bakacak olanlara yakın olacağından ve engellerin de ortadan kalkacağından ötürü kırmızı olarak görülecektir. Çünkü onun asıl rengi odur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

11.              elMaverdî’nin dediği gibi; engelleri kısmen ortada kaldıran devasa teleskoplar sayesinde uzayın rengi cümbüşünden meydana geldiği az-çok tespit edilmektedir.

12.   İbn Âşûr: Göğün yarılmasındaki şiddeti ve pek çok parçaya ayrılacağını anlatan bir teşbih olabilir. Bu yorum çok önemlidir. Çünkü evrendeki yıldız-galaksilerin renkleri çeşitli ve kısmen bağımsız yapılarını yansıtmaktadır.

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 38

38, O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

 

 

فَيَوْمَئِذٍ لا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنسٌ وَلا جَانٌّ 39

39. O günde ne insana, ne cinne günahı sorulmayacak.

 

إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ 40

Âyetlerimizi yalanlayanlar ve o âyetlere uymayı kibirlerine yediremeyenler var ya, onlara göklerin kapıları açılmaz. Onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar Cennet’e de giremezler. Biz mücrimleri/suçluları işte böyle cezalandırırız.  7/Araf:40

 

Mücrim-Mücrimûn-Cürüm:

R.İsfehanî Müfredâtu Elfâzu’l Kur’ân:

الْمُجْرِمُونَ/elMücrimûne: مُجْرِم /Mücrim: Ağaçta meyve kesen kişi veya topluluk. أَجْرمَ/ Cürüm sahibi oldu. Çok çeşitli türevleri, kullanım alanları ve anlamları vardır. Cürm müstear olarak şu anlamda kullanılır; kerih, iğrenç görülen her türlü kazanım.

 

 

 

ذَنْب-ذَنَبٌ/Zenb-zeneb: Almak, tutmak, yakalamak… Günah. Kuyruk. Sonradan gelen, arkada gelen, arkadaki, âdi ve rezil, bir toplumun arkasında gelen ayak takımı rezil kişiler… Nasip, pay, hisse… Sonuç, kötü akıbet… Sonucu vahim görünen gidiş.

 

İkrime: Kıyamet günü uzun bir zaman dilimine sahiptir. Değişik halleri vardır. Kimi halde soru sorulur, kimi halde sorulmaz. Yani: Onlar haklarında Cehennem’lik kararı verildikten sonra sorgulanmaya gerek kalmayacaktır.

elHasen ve Katade: Onlara günahları hakkında sorulmayacaktır. Çünkü yüce Allah onların günahlarını kaydettirmiştir, melekler onları yazmıştır,

İbn Abbas: Allah onların günahlarını meleklere tespit etmiştir, melekler de onları yazmış­tır.

elHasen ve Mücahid İbn Abbas'tan: Melekler onlar hakkında so­ru sormayacaktır. Çünkü onları simalarından tanıyacaklardır.

 

Elmalı: Yani kişinin; suçlu olup olmadığının anlaşılması için şuradan buradan sorularak araştırılmaya ihtiyaç yoktur. Günahlı ile günahsız karıştırılmaz. Çünkü hepsi tespit edilmiştir. Suçlular, yüzlerinden tanınırlar.

 

Onlar ateşe yerleştikten sonra artık kendilerinden bir şey sorulmaz anlamına da gelebilir.

 

Benzer ayet kerime:

وَلا يُسْأَلُ عَنْ ذُنُوبِهِمْ الْمُجْرِمُونَ

Mücrimlere günahları sorulmaz. 28/Kasas:78

Mücrim-Mücrimûn-Cürüm:

R.İsfehanî Müfredâtu Elfâzu’l Kur’ân:

الْمُجْرِمُونَ/elMücrimûne: مُجْرِم/Mücrim: Ağaçta meyve kesen kişi veya topluluk. أَجْرمَ/ Cürüm sahibi oldu. Çok çeşitli türevleri, kullanım alanları ve anlamları vardır. Cürm müstear olarak şu anlamda kullanılır; kerih, iğrenç görülen her türlü kazanım.

 

فَوَرَبِّكَ لَنَسْأَلَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ 92

Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soraca­ğız. 15/Hicr:92

فَيَوْمَئِذٍ لا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنسٌ وَلا جَانٌّ 39

39. O günde ne insana, ne cinne günahı sorulmayacak. 55/Rahman:39

 

Ayetleri hakkında: Onların durumlarının tespiti için, kendilerine soru sorulmayacak. Azarlamak için: Niçin bunları yaptınız, diye sorulacaktır.

Katade: İlk önce soru sorulacak, sonra da ağızları mühür­lenecek ve azaları onlara tanıklık ederek konuşacaktır.

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 40

40. O halde; Rabbinin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

 

يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالأَقْدَامِ 41

41. Günahkârlar yüzlerinden tanınacak da, alınlarından ve ayakla­rından yakalanacak.

 

elHasen: Yüzlerinin siyahlığı ve gözlerinin morluğundan tanına­caklar.

 

Mücrim-Mücrimûn-Cürüm:

R.İsfehanî Müfredâtu Elfâzu’l Kur’ân:

الْمُجْرِمُونَ/elMücrimûne: مُجْرِم/Mücrim: Ağaçta meyve kesen kişi veya topluluk. أَجْرمَ/ Cürüm sahibi oldu. Çok çeşitli türevleri, kullanım alanları ve anlamları vardır. Cürm müstear olarak şu anlamda kullanılır; kerih, iğrenç görülen her türlü kazanım.

 

 

وَنَحْشُرُ الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقاً 102

Biz günahkârları o gün gözleri morarmış halde haşrederiz. 20/Tâhâ:102

يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ

O günde kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler kararacaktır. 3/Aliimran:106

 

Melekler; mücrimleri alınlarındaki perçemlerinden ve ayaklarından yakalayarak Cehennem’e atacaklardır.

 

edDahhâk: Alnı ve ayakları, sırtının arka tarafından bir zin­cir ile bir araya getirilecektir. Sonra da Cehennem’e atılacaktır,

 

Melekler mücrimleri Cehennem ateşine doğru sürüklerken, kimi zaman alınlarından yakalayıp yüzüstü çekecekler. Ki­mi zaman da ayaklarından yakalayıp başı yerde olduğu halde sürükleyecek­lerdir.

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 42

42. O halde; Rabblnizln nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

 

هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ 43

43. İşte bu, o Mücrimlerin yalan saydığı cehennemdir.

 

Mücrimlere: İşte Cehennem!.. Siz onu yalanlamıştınız, de­nilecek.

 

Mücrim: Suçlu, küfrü gerektiren ağır suçu işleyen, küfre zemin hazırlayan hususları inatla ya­pan... manalara gelmektedir. Kullanılış biçim­lerine göre farklı manalara gelen bu ke­lime Kur’ân-ı Kerîm’de 60'a yakın zikre­dil­mek­tedir.

 

Mücrim-Mücrimûn-Cürüm:

R.İsfehanî Müfredâtu Elfâzu’l Kur’ân:

الْمُجْرِمُونَ/elMücrimûne: مُجْرِم/Mücrim: Ağaçta meyve kesen kişi veya topluluk. أَجْرمَ/ Cürüm sahibi oldu. Çok çeşitli türevleri, kullanım alanları ve anlamları vardır. Cürm müstear olarak şu anlamda kullanılır; kerih, iğrenç görülen her türlü kazanım.

 

إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ 40

Âyetlerimizi yalanlayanlar ve o âyetlere uymayı kibirlerine yediremeyenler var ya, onlara göklerin kapıları açılmaz. Onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar Cennet’e de giremezler. Biz mücrimleri/ağır suçluları işte böyle cezalandırırız.  7/Araf:40

إِنَّهُ مَنْ يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِماً فَإِنَّ لَهُ جَهَنَّمَ لا يَمُوتُ فِيهَا وَلا يَحْيَا 74

Şüphesiz, kim Rabbine mücrim/ağır suçlu olarak varırsa, kesinlikle ona cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de yaşar. 20/Taha:74

 

Cehennem’in akıbeti:

Ebû Hüreyre: Cehennem için bir gün gelir ki içinde hiç kimse kalmaz, demiş, sonra:

فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ 106

Mutsuz olanlara gelince; Cehennem’dedirler. Onların orada şiddetli bir soluyuşları vardır. 11/Hûd:106

خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتْ السَّمَوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاءَ رَبُّكَ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ 107

Onlar, gökler ve yerler durdukça orada ebedî olarak kalacaklardır. Rabbinin dilemesi müstesnadır. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapandır. 11/Hûd:107 ayetlerini okudu.

 

İbrâhîm Neha'î: Gökler ve yer durdukça orada sürekli kalacaklar­dır; meğer Rabbin, çıkmalarını dilemiş olsun âyetinden daha ümid verici bir âyet yoktur, demiştir.

Abdullah ibn Mes'ûd: Cehennem için öyle bir zaman gelir ki kapıları serbest bırakılır; içinde çağlar boyu kalmış olanlar çıkarlar; artık hiç kimse orada kalmaz, demiştir.

Şa'bî: Cehennem, hem umrân, hem de harâb/yıkılma bakımından, iki âhiret yurdunun en çabuğudur. Yani cehennem, cennetten önce harâb olacaktır, demiştir.

 

Allâme Sadru'd-dîn Alî Ebulİzz el-Hanefî (731-792/1330-1389), İmâm Tahâvî'nin Akîde'sine yazdığı şerhte şöyle diyor: Cehennemin ebedîliği ve devamı konusunda insanların sekiz görüşü vardır:

1.  Cehennem’e giren bir daha çıkmaz, ebede'l-âbâd orada kalır. Bu, haricîlerin ve mu'tezilenin görüşüdür.

2.  Cehennem halkı orada azap edilirler, sonra doğaları ateş doğasına döner, artık doğasına uydukları ateşten zevk alırlar. Bu görüş, vahdet-i vücutçuların imamı İbn Arabî etTâi’ye aittir.

3.  Cehennem halkı, cehennemde bir süre azap görür, sonra çıkarlar. Yerlerine başkaları girer. Bu görüş de Yahudilerin, Rasulullah’a söyledikleri görüştür. Peygamber onların bu görüşlerini yalanladığı gibi Allah da yalanlamıştır: Ateş bize, sadece sayılı birkaç gün dokunacaktır dediler. De ki: 'Bu konuda Allah'tan bir söz mü aldınız -ki şayet öyle ise Allah sözünden caymaz- yoksa siz, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? Hayır her kim bir kötülük yapar da yaptığı kötülük kendisini kuşatırsa, işte onlar ateş halkıdır, orada sürekli kalacaklardır'!

4.  Reycilere göre cehennem halkı cehennemden çıkarlar ve cehennem boş olarak kendi kendine kalır.

5.  Re'ye göre cehennem yok olacaktır. Çünkü sonradan yaratılmıştır. Sonradan yaratılan şey, sürekli kalamaz. Bu da Cehmiyye ve şî'a'nın görüşüdür. Bu görüşe göre Cehennem ile Cennet arasında fark yoktur. İkisi de bir gün yok olacaktır.

6.  Re'ye göre Cehennem halkının hareketleri yok olur, kendileri acı duymayan cemâda dönüşürler. Bu söz de Ebû'l-Hüzeyl Allâf'in görüşüdür.

7.  Allah, dilediğini Cehennem’den çıkarır, dilediğini orada bırakır, sonra Cehennem’i yok eder. Çünkü Allah, Cehennem için bir ömür koymuştur. O ömür sonunda cehennem yok olur.

8.  Hadîste belirtildiği üzere Allah, dilediğini Cehen­nem’den çıkarır, kâfirleri sonsuzca orada bırakır. İmâm Tahâvî de bu görüştedir. Bu son iki görüşten başkası  batıldır. Kuran ansiklopedi: S.Ateş

 

يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ 44

44. O Cehennem’le sıcak-su arasında dolaşacaklardır.

 

Yani: Cehennem’i yalanlayanlar; rahatlamak için Cehennem ateşi olan Cahîm’e doğru giderler. Cahîm’de de rahatlık bulamayınca, belki rahatlatıcı olur diye bu sefer şiddetli kaynar olan Hamîm’e giderler. Azap itibariyle Hamîm’in de Cahîm’den geri kalmadığını görecekler. Böylece bir öteye bir beriye dolaşmaları sürekli devam edecektir. 

آنٍ /Ân:

1.   Ân: En kısa zaman dilimine ân denir.

2.   Ân, son derece kızgın.

 

حَمِيمٍ آنٍ/hamimin-Ân: terkibin muhtemel anlamları:

1.  Oldukça sıcak su,

2.  Tam içilmeye hazır hamîm,

3.  ân kıvamında olan hamîm,

 

Elmalı: Hamîm, sıcak su, Ân, son derece kızgın demektir.

Ka'b: آنٍ /Ân itibarıyla hazır olan demektir.

Mücahid: O ân itibarıyla; içilme zamanı tam kıvamına gelmiş.

Katâde: Bir sıcak suya, bir Cahîme gidip-ge­leceklerdir. Cahîm Cehennem ateşi, Hamîm ise sıcak su demektir.

Saîd b. Cübeyr ve esSüddî: Hamîm; sıcaklığı ve kaynaması en ileri derecede olan su demektir.

Katâde: Hamîm; Allah'ın gökleri ve yeri yarattığından beri kaynayan bir sudur.

Kâ'b: Hamîm; Cehennem vadilerinden bir vadidir. Cehennem ehlinin irinleri burada toplanır. Zincirleriyle birlikte oraya daldırılırlar. Ek­lemleri birbirinden ayrılır. Daha sonra yüce Allah onlara yeni bir hilkat verir. Oradan çıkarlar. Bu sefer Cehennem ateşine atılırlar. İş­te: Onlar bununla sıcak su arasında gidip geleceklerdir ayeti bunu anlatmaktadır.

 

حَمِيماً /Hamîm: Sıcak-kaynar su:

İbn Abbas: Hamim; yakıcı, sıcak kaynar içimdir. Gassâk: Soğuk zemherirdir.

Ebu Ubeyde: Oldukça sıcak su demektir.

İbn Zeyd: Gözlerinin yaşlarıdır demiştir. Bu yaşlar ha­vuzlarda toplanır, sonra onlara içirilir.

Nehhâs: Bunun asıl anlamı; sıcak su demektir. Hammân ve Humma buradan gelmektedir. Son derece kaynamış suda, kapkara bir gölgede 56/Vakıa:53 Bununla son derece sıcaklık kastedilir.

 

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 45

45. O halde; Rabbİnizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

 

 

وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ 46

46. Ve Rab'binin makamından korkan kimse için iki cennet vardır.

 

İnsanların bir kısmı; günahlardan sakınırlar. Çünkü bunlar Âhirette bunların hesabını vermek için, Rablerinin huzurunda ayakta durmaktan korkarlar. İşte bunlara iki cennet vardır.

 

Mücahîd ve İbrahim enNehaî: Burada sözü edilen şa­hıs, bir günah işlemeye karar verir. Sonra Allah'ı hatırlar. Korkar. Daha sonra o günahtan vazgeçer.

 

جَنَّتَانِ /Cennetân: İki cennet vardır. Yani korkan herkese başlı başına iki cennet vardır.

İki cennet vardır, ifadesinin yorumları:

1. İki cennetten birisi kendisinin, diğeri ise eşlerinin konaklayacağı yerdir.

2. Birisi, Cennetliğin meskeni, diğeri ise bahçesidir.

3. İki cennetten birisi köşklerinin aşağı tarafları, diğeri ise yukarı taraflarıdır.

4. Cennetlerin iki tane, olması bir yerden diğerine gidip gelmekle cennetlik kişinin sevincinin kat kat arttırılması içindir.

5. Elmalı: Biri dâru'l İslâm diğeri dârû's-selâm gibi manalara gelebilirler.

6. Mukatil: Bu iki cennet, Adn cenneti ile Naîm Cennetidir.

7. elFerrâ: Bu aslında tek bir cennettir. Ayet sonu olduğu için tesniye gelmiştir.

 

عن أبي سعيد، عن النبي صلى الله عليه وسلم، قال: أَدنَى أهلِ الجنةِ مَنزِلَةً الذي له ثمانونَ ألفَ خادِمٍ، واثنتانِ وسبعونَ زوجَةً، وتُنْصَبُ له قُبَّةٌ من لؤلؤٍ وزَبَرْجَدٍ وياقوتٍ، كما بين الجابِيةِ إلى صَنعاءَ

الراوي : أبو سعيد الخدري  المحدث : الترمذي  المصدر : سنن الترمذي الصفحة أو الرقم: 2562  خلاصة حكم المحدث : غريب لا نعرفه إلا من حديث رشدين

الراوي : أبو سعيد الخدري  المحدث : السيوطي  المصدر : الجامع الصغير الصفحة أو الرقم: 323  خلاصة حكم المحدث : صحيح

الراوي : أبو سعيد الخدري  المحدث : الألباني  المصدر : ضعيف الجامع الصفحة أو الرقم: 266  خلاصة حكم المحدث : ضعيف

الراوي : أبو سعيد الخدري  المحدث : شعيب الأرناؤوط  المصدر : تخريج المسند الصفحة أو الرقم: 11723  خلاصة حكم المحدث : إسناده ضعيف

: Cennet ehlinin derece itibarıyla en aşağı olanının seksen bin hizmetçisi, yetmiş iki zevcesi vardır. Onun için inci, zeberced ve yakuttan bir çadır kurulur. Bu çadır Câbiye ile San'â

 

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 47

47. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

 

ذَوَاتَى أَفْنَانٍ 48

48. İkisinin de gölgelikli dalları vardır.

 

Elmalı:

ذَوَاتَى/zevâtâ, zât’ın tesniyesidir. ذاتٌ/zât’ın aslı ذَوَاتٌ/zevât.

أَفْنَان/Efnân, فَنٌّ/fenn yahut فَنَنٌ/fenen'in çoğuludur. Fenn; çeşit demektir.

H.B.Çantay: Çeşitli manasınadır.

İbn Abbas: Çeşitli meyveleri vardır, demektir.

Mücahid: Bu kelime أَفْنَانٍ /dallar anlamında tekil bir kelimedir.

Mücahid ve İkrime: Dalların duvarlar üzerindeki gölgesi demektir.

H.B.Çantay: O iki cennetin ikisi de; çeşitli ağaçlara ve meyvelere sahiptirler. Onlarda faydalı ve iç açıcı şeyler mevcuttur.

 

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 49

49. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

 

فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ 50

50. İçlerinde akan iki kaynak-pınar vardır.

 

العَيْنُ/Ayn: Göz, göze, çeşme.

İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Mesrûk, ve Katâde: Bu çeşmeden sadece Mukarrebûn içer. Ashâbu’l Yemîn’e karışım içerisinde katık olarak verilir.

 

İbn Abbas ve elHasen: Bu pınarlarda tatlı su akardı. Pınarın birisi Tesnîm, diğeri ise Selsebîl'dir.

Atiyye: Bu iki pınardan birisi kokmayan sudan diğeri ise içenle­re lezzet veren şaraptandır.

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 51

51 0 halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

 

فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ 52

52. İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.

 

زَوْجَانِ /zevcân: Çift çift meyveler:

1.  Her meyvenin iki çeşidi vardır. Her iki türü de tatlı ve lezzetlidir.

2.  Dünyada tanıdığımız-tanımadığımız.

3.  Meyvenin yaşı-kurusu vardır.

 

İbn Abbas: Dünyada tatlı olsun, acı olsun, ne kadar ağaç varsa, mutlaka o ağaçtan cennette de vardır.

 

H.B.Çantay: İkisinde de her türlü yemişten iki çift vardır. Her meyve iki sınıftır. Birisi yaş, diğeri de kurudur. Bununla beraber biri lezzet ve güzellik itibariyle diğerinden noksan değildir, dünya meyvelerine benzemezler.

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 53

53 0 halde; Rabbinİzin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

 

مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ 54

54. Astarları kalın ipekten döşemelere yaslanmış haldedirler. Her iki cennetin de meyvelerinin toplanışı da yakındır.

 

مُتَّكِئِينَ/müttekiîn: Yaslanmışlar olarak ifadesi hal olarak mensûbtur.

فُرُشٍ/furuş: kelimesi فِرّاشٌ/fir⺒ın çoğuludur. المَفْرُشاتٌ/Mefrûşât: Yaygı, döşeme takımları.

 

بَطَائِنُ/Betâin: Astarları; yüzün altındaki ku­maşa denir.

إِسْتَبْرَقٍ /istebrak: Kalın ipek demektir.

Abbas ve Ebu Hureyre: Yani yere temas eden astar bu şekilde olursa, yüzünün nasıl olacağı­nı var sen düşün.

İbn Abbas: Yüce Allah size bu döşemelerin astarlarını anlattı ki, kalpleriniz onları tasavvur edebilsin. Yüzlerine gelince, bunları Allah'tan baş­kası bilemez.

elHasen: Astarı kalın ipekten, yüz­leri ise katılaşmış nurdandır.

 

وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ /Her iki cennetin de toplanışı yakındır:

دَان/dân: Dopla­nış: Ağaçtan toplanan mahsuller demektir.

جَنَى/cenâ: Yakın demektir.

 

İbn Abbas: Ağaç dalları öyle yakın ki; Allah'ın dostu di­lerse ayakta, dilerse otururken, dilerse de yatarken meyveleri topla­yabilir. Uzaklık ya da daldaki bir diken, elini geri çekmesine sebep olmaz.

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 55

55. O halde; Rabbinİzin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

 

فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ 56

56. Onlarda bunlardan evvel ne bir insanın, ne de bir cinnin asla do­kunmadığı, gözlerini yalnız eşlerine dikmişler vardır.

 

Ayetin başındaki فِيهِنَّ /onlarda zamir ifadesi iki anlam durumuna hamledilmesi mümkündür:

1.   Söz konusu olan iki cennet’lerde,

2.   فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ فِيهِنَّ bu çoğul zamir, astarları kalın ipekten olan döşekle­re ait olabilir.

 

قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ / kâsırâtuttarf: Gözlerini yal­nız eşlerine dikmiş huriler. Yalnızca şununla yetindi…

Elmalı: قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ /kâsırâtuttarf:

1.  Bakışlarını yalnız kocalarına çeviren, başkalarına bakmayan sadakatli dilberler.

2.  Kendisine bakan kişiyi, başkasına bakamayacak derecede kendisine cezbeden güzeller. Süzgün bakışları kendi önlerine çevrilmiş; edep, hayâ, vakar ve nezaketiyle seçkin dilber manasına gelir.

 

ezZeccac: Yüce Allah burada; فِيهِمَا/tensiye/ o ikisinde buyurmamıştır. فِيهِنَّ/Onlarda diye çoğul buyurmuştur. Sebebi, hem iki cenneti, hem de o iki cennetin sahiplerine hazırlamış olduğu ni­metleri kastetmiş olduğundan dolayıdır. İkişer cennetlere sahip olan herkesin cennetleri kast edilmiştir.

 

فِيهِنَّ bu çoğul zamir, astarları kalın ipekten olan döşekle­re ait olabilir. Yani bu döşeklerde: Gözlerini yalnız eşlerine dikmiş huriler var­dır demektir. Maksat gözlerini sadece eşlerine dikmiş, yalnız onlara bakan, onlardan başkalarını görmeyen hanımlar demektir.

 

وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ 48 كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ 49

Yanlarında gözlerini yalnızca eşlerine çevirmiş iri gözlüler vardır. 37/Saffat:48-49

 

İbn Abbas, Mücahid ve Muhammed b. Ka'b: Yani gözlerini sadece kocalarına dikmiş, başkasına bakmayan kadınlar vardır.

İkrime: Gözlerini yalnızca eşlerine çevirmiş; yalnızca kocala­rına hasredilmiş kadınlar, demektir.

قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ /Yalnızca... çevirmiş ifadesi Arapların, yalnızca şununla yetindi, ifadelerinden alınmıştır.

Mücahid: Başka kadınlardan kocalarını kıskanmazlar anlamında­dır.

 

عِينٌ /înun:

esSüddî: İri gözlüler.

Mücahid: Güzel gözlü.

elHasen: Gözlerinin beyazı ol­dukça beyaz, siyahı da oldukça siyah demektir.

 

كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ /Sanki onlar sarılıp sarmalanmış. Yani korunmuş deve kuşu yumur­tası gibidirler.

بَيْضٌ مَكْنُونٌ /Beyd; yumurta,  مَكْنُونٌ/meknûn; deve kuşu. Sarılıp sarmalanmış, kırılmaktan korunmuş, demektir.

elHasen ve İbn Zeyd: Bu huriler deve ku­şu yumurtalarına benzetilmişlerdir. Deve kuşu rüzgâr ve toza karşı tüylerle yumurtalarını örter, koruma altına alır. Rengi sarımtrak beyazdır. Bu da ka­dınların sahip oldukları en güzel renktir.

 

İbn Abbas, İbn Cübeyr ve esSüddî: Bu kadınlar kabu­ğu soyulmadan ve el değmeden önceki yumurtaların içine benzetilmişlerdir.

Ata: Bu kadınlar üst taraftaki kabuk ile yumurtanın içi arasındaki, zar’a benzetilmişlerdir.

Taberî: Bundan kasıt yumur­ta üzerinde kabuk arasındaki ince kabuk zar‘dır.

 

Kurtubî: Araplar temizliği ve beyazlığı dolayısıyla kadını yumurtaya benzetirler. Yine aynı şekilde Araplar bir şeyi güzellik ve temizlik ile nitelendirecek olurlarsa, o san­ki tüylerle örtülmüş deve kuşu yumurtasıdır, derler. بَيْضٌ مَكْنُونٌ /Sarılıp sarmalanmış lafzının kırılmaktan korunmuş, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da onların bakire oldukları anlamına gelir. بَيْضٌ/Yumurtalar’dan kasıt, inciler olduğu da söylenmiştir.

 

وَحُورٌ عِينٌ 22 كَأَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ 23

Ve sarmalanıp gizlenmiş inciler misali. Güzel gözlü huriler de vardır. 56/Vakıa:22-23

 

İbn Abbas: Sadeflerinde bulunan inci­ler anlamındadır.

Kurtubî: Ve hiçbir elin değmediği ve üzerine tozun düşmediği bundan dolayı son derece şeffaf ve parlak olan sarmalanıp gizlenmiş inciler misali güzel göz­lü hurilerde vardır.

حُورٌ عِينٌ /HûrunÎnun:

وَحُورٌ عِينٌ 56/Vakıa:23 Güzel gözlü huriler ayeti: Ref’, nasb ve cer ile de okunmuştur.

1.  ezZeccâc: Kıraati cer ile okuyanlar Hamza ve el-Kisâî:  Bu durum­da testilerle anlamındaki lafza atfedilmiş olması mümkündür. Bu da an­lama göre: Onlar testilerle, meyvelerle, etlerle ve hurilerle nimetlenirler, demek olur. 12. âyetteki Cennetlerinde lafza atfedilmesi de mümkündür. Bu durumda onlar Naîm cennetlerinde’dirler. Huriler arasındadırlar, yani; huriler ile bir­liktedirler anlamını ifade eder. Kutrub: Hurilerin et­raflarında dolaştırılmaları onların hoşuna gider.

2.  Nasb ile okuyanlara elEşheb, elUkaylî, enNehâi, Sakafîdir... وَحُورٌ عِينٌ/ bu ifadeye bir fiil takdi­r edilir. Ayetin anlamı: İri gözlü hurilerle eşleştirilir­ler denilmiş gibi olur.

3.  Ref ile okuyanlara; Cumhurun kıraatidir. Ebu Ubeyd ve Ebu Hâtim'in de tercih ettiği kıraattir. Onların yanlarında gü­zel gözlü huriler de vardır, anlamındadır. Çünkü onların etrafında huriler do­laştırılacaktır.

 

İbn Abbas: Allah huru'lîn’i ayak parmaklarından diz kapaklarına kadar zaferandan, diz kapağından göğsüne kadar Ezfer miskinden, göğsünden boynuna kadar beyaz amberden, boynundan başına kadar beyaz kâfurdan yaratmıştır…

 

مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ 20

20. Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanarak oturunuz.  Ve onları güzel gözlü huriler ile evlendirdik. 52/Tur:20

 

İbnu'l-A'rabî: Tek saf sıra-sıra olacak şekilde biri diğerine bitişik demektir.

 

İbn Abbas: Bunlar zebercet, inci ve yakut ile süslenmiş, altından tahtlardır. Bir tahtın büyüklüğü Mekke ile Eyle arası kadardır.

 

Onlara iri göz­lü hurileri de eş yaptık. Yani Biz onları o hurilerle eşleştirdik.

 

Yunus b. Ha­bib: وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ /Onlara iri gözlü hurileri de eş yaptık ifadesinde بِ/be ile kullanımı, onları o hurilerle eşleştir­dik anlamındadır.

كَذَلِكَ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ 54

54. İşte böyle. Hem, biz huru'l-în'i de kendilerine eş yaptık. 44/Duhan:54

 

حُورٌ/Hûr:

Katade: Beyaz tenli kadınlar de­mektir. Yani elbiselerinin arkasından bile bacakları görülen beyaz kadın demektir.

İbn Mesud’un okuyuşu: Kırmızıya çalan beyaz tenli iri gözlülerle... şeklindedir.

İbnulMübarek İbn Mesud'dan: Huru'l-în'den olan bir kadının bacağının kemik iliği, etin ve kemiğin öte­sinden yetmiş elbise altından görülür. Tıpkı beyaz cam içindeki kırmızı şa­rabın görüldüğü gibidir.

Mücahid: حُورٌ/Hûr denilme sebebi güzellikleri, beyazlıkları ve ten renklerinin saflığı sebebiyle, kendilerine uzun boylu bakılamadığından dolayıdır. Onlara bu ismin veriliş sebebinin gözlerindeki ileri derecedeki be­yazlık olduğu da söylenmiştir.

Ebu Amr: حَوَرٌ/Haver gözün tamamının tıpkı ceylan ve inekle­rin gözleri gibi siyah olmasıdır. Fakat Âdemoğullarında haver yoktur.

 

الْعِينٌ/elîn: Gözleri iri ve geniş demektir.

Ebu Hureyre:  Rasûlullah: Huru'l-în'in mehirleri avuçlarla hurma ve ekmek infak etmektir.

Enes: Rasûlullah: Mescidleri süpürmek huru'l-în'in mehirleridir.

 

لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ

Onlarda bunlardan evvel ne bir ins, ne bir cânn asla do­kunmamıştır. 56.

 

لَمْ يَطْمِثْهُنَّ /Onlara asla dokunmadığı ifadesi, bu hurilerle kocalarından önce hiçbir kimse onlara dokunmamıştır.

 

Elmalı: طَمْثٌ/Tams: Kanamak demektir. Hayız kanına tams denir. Bu kelime daha sonra bekâret halinde olan birleşmeye isim olmuştur.

elFerrâ: Evlenmemiş bekârlardır.

elKisâî: Asla onlara dokunmamıştır anlamında okumuştur.

elMüberred: Onlardan önce ne bir insan, ne de bir cin onları emri altına almamıştır.

Damra: Müminlere kendi türlerinden hûru'l-înden eşler olacaktır. Buna göre insanlara kendi türünden, cinlere de kendi türünden kadın­lar verilecektir.

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 57

57- O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

 

 

كَأَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُ 58

58. Onlar sanki yakut ve mercandır.

 

الْيَاقُوتُ /yâkût: Öyle bir taştır ki, sen onun içine bir ip geçirecek olup ta onu görmek istersen yakutun gerisinden o ipi görebilirsin.

الْمَرْجَانُ/mercân:

Tirmizî: Rasulullah: Cennetlik kadınlardan bir kadının bacağının beyazlığı yetmiş kat elbisenin arkasından dahi görülür. Hatta kemiğinin iliği dahi görülür.

Arar: Hûrulîn’den olan bir kadın yetmiş kat elbise giydiği halde bunun arkasından bacağının kemiğinin iliği, tıpkı kırmızı şa­rabın beyaz camdan görülmesi gibi görülür.

elHaserı: Huriler yakut kadar arı duru ve mercan gibi beyazdır­lar.

 

أَدنَى أهلِ الجنةِ مَنزِلَةً الذي له ثمانونَ ألفَ خادِمٍ، -من الوِلدانِ المُخَلَّدينَ على خيلٍ- واثنتانِ وسبعونَ زوجَةً، وتُنْصَبُ له قُبَّةٌ من لؤلؤٍ وزَبَرْجَدٍ وياقوتٍ، كما بين الجابِيةِ إلى صَنعاءَ

الراويأبو سعيد الخدري  المحدثالترمذي  المصدرسنن الترمذي الصفحة أو الرقم: 2562  خلاصة حكم المحدثغريب لا نعرفه إلا من حديث رشدين

الراويأبو سعيد الخدري  المحدثابن حبان  المصدرصحيح ابن حبان الصفحة أو الرقم: 7401  خلاصة حكم المحدثأخرجه في صحيحه

الراوي : -  المحدثالقرطبي المفسر  المصدرالتذكرة للقرطبي الصفحة أو الرقم: 491  خلاصة حكم المحدثمرسل

الراويالحسن البصري  المحدثابن كثير  المصدرنهاية البداية والنهاية الصفحة أو الرقم: 2/327  خلاصة حكم المحدثفيه انقطاع وهو مرسل

الراويأبو سعيد الخدري  المحدثالسيوطي  المصدرالجامع الصغير الصفحة أو الرقم: 323  خلاصة حكم المحدثصحيح

الراويأبو سعيد الخدري  المحدثالألباني  المصدرضعيف الجامع الصفحة أو الرقم: 266  خلاصة حكم المحدثضعيف

الراويأبو سعيد الخدري  المحدثالألباني  المصدرضعيف الترمذي الصفحة أو الرقم: 2562  خلاصة حكم المحدثضعيف

الراويأبو سعيد الخدري  المحدثشعيب الأرناؤوط  المصدرتخريج صحيح ابن حبان الصفحة أو الرقم: 7401  خلاصة حكم المحدثإسناده ضعيف

الراويأبو سعيد الخدري  المحدثشعيب الأرناؤوط  المصدرتخريج المسند الصفحة أو الرقم: 11723  خلاصة حكم المحدثإسناده ضعيف

Tirmizî Ebu Saîd el-Hudrî: Rasulullah: Cennet ehlinin derece itibarıyla en aşağı olanının seksen bin hizmetçisi, yetmiş iki zevcesi vardır. Onun için inci, zeberced ve yakuttan bir çadır kurulur. Bu çadır Şam’daki Câbiye ile Yemen’deki San'â arası kadardır.

 

فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 59

59. O halde; Rabbİnizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

 

هَلْ جَزَاءُ الإِحْسَانِ إِلاَّ الإِحْسَانُ 60

60. İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?

 

جَزَاءُ /ceza; karşılık,

هَلْ /edatı, dilde dört anlamda kullanılır.

1. Muhakkak anlamında kullanılır:

هَلْ أَتَى عَلَى الإِنسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئاً مَذْكُوراً

İnsan anılır bir şey değilken –yaratılmamışken- üzerinden uzunca bir zaman geçti. 76/İnsan:1

2.  Soru edatı: Siz de Rabbinizin vaadettiğini ger­çek buldunuz mu? 7/A'raf:44

3.  Bazen emir: 

فَهَلْ أَنْتُمْ مُنتَهُونَ

Artık vazgeçtiniz mi? 5/Mâide:91

 

4.  Bazen olumsuzluk:

هَلْ جَزَاءُ الإِحْسَانِ إِلاَّ الإِحْسَانُ

İyi­liğin karşılığı İyilikten başkası olabilir mi? 55/Rahman:60

 

İkrime: هَلْ جَزَاءُ الإِحْسَانِ إِلاَّ الإِحْسَانُ / İyiliğin karşılı­ğı İyilikten başkası olabilir mi? Yani lâ ilahe illallah diyen kimsenin mükâfatı cennetten başkası olabilir mi?

İbn Abbas: Lâ ilahe illallah deyip Muhammed as'ın getirdikleri gereğince amel eden kimseye cennetten başka bir karşılık yoktur, demektir.

İbn Zeyd: Dünyada iyilik yapmış kimseye, âhirette de iyilikten başka bir mükâfat olur mu?

 

أنزلَ اللَّهُ هذه الآيةَ مُسجَّلةً للكافِرِ والمسلِمِ هَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ

الراويعبدالله بن عباس  المحدثابن عدي  المصدرالكامل في الضعفاء الصفحة أو الرقم: 8/401  خلاصة حكم المحدثفيه الهيثم بن عدي قال يحيى كان يكذب وقال النسائي متروك الحديث

الراويعبدالله بن عباس  المحدثالبيهقي  المصدرشعب الإيمان الصفحة أو الرقم: 6/3029  خلاصة حكم المحدثإسناده ضعيف

هَلْ جَزَاءُ الإِحْسَانِ إِلاَّ الإِحْسَانُ / Ayeti; Kâfirle Müslüman için birer tescildir.

 

أنزل اللهُ تعالى هذهِ الآيةَ مجملةً للكافرِ والمسلمِ هَلْ جَزَاءُ الإِحْسَانِ إِلّا الإِحْسَانُ 

الراويعبدالله بن عباس  المحدثابن القيسراني  المصدرذخيرة الحفاظ الصفحة أو الرقم: 1/508  خلاصة حكم المحدثفيه الهيثم بن عدي متروك الحديث

هَلْ جَزَاءُ الإِحْسَانِ إِلاَّ الإِحْسَانُ / Ayeti; Kâfirle Müslüman için birer genellemedir.

 

عن محمَّدِ بنِ عليِّ بنِ الحنفيَّةِ هَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ قال هي مسجَّلةٌ للبَرِّ والفاجرِ