Tefsirlerde Kısa Sureler

100- Âdiyât

 

İbn Mesud,,Cabir, el-Hasen, İkrime ve Ata'nın görüşüne göre Mekke'de inmiştir. İbni Abbas, Enes, Mâlik ve Katade'nin görüşüne göre Medine'de in­miştir. Onbir âyettir.


 Abdullah b. Abbas: Rasûlullah as.bir atlı müfreze gönderdi. Bir ay geçmesine rağmen, bir haber gelmeyince -bu sure- nazil oldu...

عبدالله بن عباس  بعث رسول الله صلى الله عليه وسلم خيلا فلبثت شهرا لا يأتيه خبرها ، فنزلت

والعاديات ضبحا ضبحت بأرجلها Soluk soluğa koşanlara andolsun, ayaklarıyla ses çıkarırlar.

فالموريات قدحا قدحت الحجارة فأورت بحوافرها Ateş saçanlara, taşlara çarparak ayaklarıyla kıvılcım çıkarırlar.

فالمغيرات صبحا صبحت القوم بغارة  Sabah vakti baskın yapanlara. Kalabalık sabahleyin baskın yaptı.

فأثرن به نقعا أثارت بحوافرها التراب Orada tozu dumana katanlara. Ayaklarıyla toz kaldırırlar. Toprak.

فوسطن به جمعا صبحت القوم جميعا Topluluğun ortasına doğru dalanlara. Topluluk Cem’de sabahladı.

 ابن حجر العسقلاني  : فتح الباري لابن حجر   8/599 خلاصة حكم المحدث: في إسناده ضعف

الساجي : تعليقات على المجروحين   78  خلاصة حكم المحدث: منكر

الهيثمي : مجمع الزوائد : 7/145 خلاصة حكم المحدث: فيه حفص بن جميع وهو ضعيف‏‏


Başka bir rivayet göre: Rasûlullah as. Benî Kinâne’den birtakım kimselerin üzerine bir seriye gönderdi. Bu seriyeden beklediği haber gecikti. Başlarına Ensardan el-Münzir b. Amr'ı kumandan tayin etmişti ki, aynı za­manda -Akabe'deki- nakiblerden birisi idi. Münafıklar: Gönderilenler öldü­rüldü, diye şayia çıkardılar. İşte bu sûre Peygamber as.'a bu seriyeye gi­denlerin esenlik içerisinde olduklarını haber vermek ve ona üzerlerine gön­derdiği kimselere baskın yaptıkları müjdesini bildirmek üzere nazil oldu.

سورة العاديات

بسم الله الرحمن الرحيم

وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحاً 1 فَالْمُورِيَاتِ قَدْحاً 2 فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحاً 3 فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعاً 4 فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعاً 5 إِنَّ الإِنسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ 6 وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ 7 وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ 8 أَفَلا يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ 9 وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ 10 إِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَخَبِيرٌ 11

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1.   Soluk soluğa koşanlara andolsun,

2.   Ateş saçanlara,

3.   Sabah vakti baskın yapanlara,

4.   Derken, orada tozu dumana katanlara,

5.   Bununla bir topluluğun orta yerine kadar dalanlara,

6.   Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür.

7.   Ve gerçekten, kendisi buna şahittir.

8.   Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı çok katıdır.

9.   Yine de bilmeyecek mi? Kabirlerde olanların deşilip dışa atıldığı,

10.             Göğüslerde olanların derlenip-devşirildiği zamanı?

11.             Şüphesiz, o gün Rableri, kendilerinden gerçekten haberdardır.

 

Burada üç çeşit anlamlandırmayla karşılaşılıyor.

1. Askeri atlı müfreze; haber zayıf ve fazla güvenilmez.

2. Sahabenin Müzdelife’ye deveyle gelmesi; Sahabe ve müfessirlerde ittifak yok,

3. Zamanımıza göre güncellemelerdir.

 

وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحاً 1

01. Soluk soluğa koşanlara andolsun.

Yüce Allah, bazı varlıkların isimlerini belirtmeksizin sıfatları üzerine yemin etmiştir. Bundan dolayı; müfessirler bu sıfatları kendi bilgi, kültür ve zamanlarının şartlarına göre yorum yapmışlardır.

Örneğin sahabe: الْعَادِيَاتِ ضَبْحاً ses çıkararak koşanların at veya deve olduğu yorumunu yapmışlardır.

İbrahim, Kurazî, Ali r.a ve İbn Mes'ûd: الْعَادِيَاتِ Âdiyât: Arafat'tan Müzdelife'ye, Müzdelife'den de Mina'ya koşarak giden develerdir, yani hac develeridir.

Ata: At, tilki ve köpek dışında hırıltı çıkartarak koşan başka bir hayvan yok­tur.

Zeccâc: Harıl harıl koşar vaziyetteki atlara yemin olsun, şeklindedir.  

İbn Abbas, Mücâhid, Katâde, Dahhâk, Atâ: الْعَادِيَاتِ, atlardır. Allah yolunda koşan at olmuş olur.

Mükâtil: العدو adv harıl-harıl koşmadır.

Ferrâ: الضبح dabh koşarken boğazdan çıkan sese denilir.

Zeyd b. Eslem böylesi kelimeleri, belli varlıklara tahsis etmekten kaçınmıştır.


و : kasem vav’ıdır. Anlamı: ...’a yemin olsun!..

الْعَادِيَات: Süratli, hızlı gidenler.

·       Bu tanım; at, deve, tren, otobüs, gemi, uçak, füze, tank... gibi bütün binit ve savaş intikal araçlarını kapsar.

الضبح: Hızlı giden bineklerin çıkardıkları ses, hırıltı.

·       Bu tanım da; canlı ve cansız süratli giden bütün binek ve taşıtların çıkardıkları sesleri ifade eder.

Bu açıklamalardan sonra ayet ve meali:

·       وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحاً : Vınlayarak süratli gidenlere yemin olsun ki;

 

فَالْمُورِيَاتِ قَدْحاً 2

02. Ateş çıkaranlara,

İbn Abbas: الْمُورِيَاتِ قَدْحاً  ateş çıkaranlar’dan mak­sat; savaşta yiğitlerin başvurdukları hile ve tuzaklara denir.

Araplar biri diğerine bir hile ve tuzak kur­mak istediği vakit: Allah'a yemin ederim sana bir tuzak kuracağım, sonra da sana bunun ateşini göstereceğim, tabirini kulla­nırlardı.

Mukâtil: Allah Teâlâ, tırnaklarıyla taşa vurup da, tıpkı ateş böcekleri gibi kıvılcım saçan atları kast etmektedir.

Katâde Süvariler arasında savaş ateşini yakanlar.


الإيراء kelimesi; ateş çıkarmaktır.

الْمُورِيَاتِ : Ateş çıkaranlar.

القدح kelimesi; çarpmak, vurmak anlamına gelir. Dil ile düşmanlık ateşini körüklemeye de denir.

قَدْحاً : Kelimesi farklı anlamları ifade eder.

1.  Koşan atların ayağında çıkan kıvılcımlar.

2.  Arafat’tan Müzdelife’ye gelerek orada ateş yakan hacılar.

3.  Savaşan tarafların kendi taraflarının kalabalık gözükmeleri için geceleyin çeşitli yerlerde çokça yaktıkları ateştir.

4.  Düşmanlığı artırmak için hakaret ağırlıklı tahrik edici üsluptur.

5.  Taraftarların arasına saçılan fitne-fesat tohumlarıdır.

6.  İyi veya kötü isteklerine ve muradına ermektir.

7.  Silahlardır.


Bu açıklamalardan sonra ayet ve meali:

فَالْمُورِيَاتِ قَدْحاً: Çarptığında ateş çıkartanlara da yemin olsun ki;

Ateş çıkartması: Bu ayeti zamanımıza güncellemek istersek, çok ilginç neticelere ulaşırız;

Hedeflendiği yere isabet eden her türlü ateşli silahlardır. Patlayıcılar, mermiler, füzeler, bombalar çarptığı yerleri param-parça eder. Canlıları delik-deşik ederek öldürür. Yerleri ve yapıları da çıkardığı ateş kütlesiyle kül eder bırakır. Onarılamayacak kadar maddi hasar oluşturur. Telef olan insanların anası ağlar. Yürekler yanar, feryat-figan birbirine karışır. Yani, ateş düştüğü yeri yakar.

فَالْمُورِيَاتِ قَدْحاً: Çarptığında ateş çıkartanlara yemin olsun.

فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحاً 3

03. Sabah vakti baskın yapanlara.

 

الإغارة iğâre’nin lügat manası; çabuk süratli gitmek, koşmaktır.

الْمُغِيرَاتِ süratli ve hızlı gidenlerdir.

Yani; sabah vakti, düşmanlara baskın yapan atlara veya atlılara, demektir.

İbn Mesud ve Ali ra.: Maksat sırtındaki binitleriyle birlikte kurban bayramı birinci günü Mina'dan Cem'a yani Müzdelife'ye gidenlerdir, der. 


Zamanımıza göre güncellemek istersek: Uzun mesafelere sefer yapan uçak, otobüs, gemi, tren gibi taşıtların önemli duraklarını genellikle sabah erkene ayarlarlar. Binitler ve yolcular kısa zamanda sabah baskını gibi erkence yerine ulaşır.

Hız itibariyle; otobüs, otomobil, uçak, gemi, tren... gibi ulaşım araçlarıdır.

Taarruz itibariyle; top, tank, uçak, helikopter, gemi, füze... gibi savaşta aniden çıkartma yapan her türlü araç ve gereçlerdir. 

فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعاً 4

04. Orada tozu dumana katanlara,

Muhammed ibn Ka'b: النقع kelimesi, Müzdelife ile Mina arasındaki alandır.

Kıraat âlimi Ebû Hayve فَأَثَّرْنَ بِهِ ’fiilini; orada toz-duman kaldıran, manasında, şeddeli olarak okumuştur.

Ebu Ubeyde: Nak’ sesin yükseltilmesidir.

بِهِ    zamirinin ifade ettiği anlam:

1. Baskın yapılan yer.

2. Baskın yapılan zamandır.

3. Sûrenin birinci ayetinedir.

Kisâî: Bu zamir  الْعَادِيَاتِ ضَبْحاً'e racidir ve manası ise: Harıl harıl koşarak tozkoparanlara yemin olsun ki.


Her türlü ulaşım araçları ve taarruz silahları kullanıldığında ateş, gürültü-gümbürtü yanında toz-duman çıkardığı bilinen şeylerdir. Muhtemelen bunlardır.

فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعاً 5

 05. Topluluğun bulunduğu yeri ortalayanlara.

İbn Mesud: Cem’in yani Müzdelife'nin ortasına dalanlar, kastedilmiştir.

Buraya Cem adının veriliş sebebi, insanların toplanmasıdır.

İbn Abbâs, Atâ, İkrime, Katâde, Dahhâk: Düşman topluluğunun ortasına dalanlar.

Kuşeyrî: Binicilerle birlikte düşmanlarının ortasına dalanlar, kastedilmiştir.


Zamanımızda; at ve develerin saldırı aracı olarak kullanılması mümkün değildir. O halde zamanımıza uygun güncelleme nasıl olmalıdır?

Zırhlı mekânize birlikleri ile çok güçlü saldırı silahlarıdır, diyebiliriz.     

إِنَّ الإِنسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ 6

06. Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür.

Bu buyruk, baştaki yeminin cevabıdır. Yani insan nimete karşı nankörlük edecek bir karaktere sahiptir.

الكنود:

İbn Abbas: Allah'ın nimetlerini çok­ça inkâr eden nankör demektir.

Hasen: Mu­sibetleri hatırlayan, fakat nimetleri unutan.

Vahidî: Üzerinde bulunduğu şeyi engelleyen, demektir.

İbn Abbas, Mücahid, İklime, Dahhâk ve Katâde: Kenûd, nankör manasınadır.

Kelbî: Kenûd;

·       Kinde lügatine göre âsî;

·       Benî Mâlik lügatine göre, cimri;

·       Mudar ve Rabî'a lügatine göre nankör, demektir.

 

أبو أمامة عن النبي صلى الله عليه وسلم ذكر عنده الكنود  فقال الذي يأكل وحده ويمنع رفده ويضرب عبده

Ebû Umâme, Nebi as.'ın yanında kenûd zikredildiğinde şöyle buyurdu: Kenûd; tek başına yiyen, kendi hissesine başkasını yaklaştırmayan ve kölesini dövendir.

ابن حبان - المجروحين  -  1/250خلاصة حكم المحدث: موضوع

ابن القيسراني :  تذكرة الحفاظ   131 خلاصة حكم المحدث:  فيه جعفر بن الزبير متروك الحديث

السيوطي - : الجامع الصغير  - : 6465خلاصة حكم المحدث: ضعيف

الشوكاني -فتح القدير5/700 خلاصة حكم المحدث: [روي] مرفوعا بإسناد فيه جعفر بن الزبير وهو متروك والموقوف أصح

الألباني- ضعيف الأدب المفرد31 خلاصة حكم المحدث: ضعيف موقوف وروي عنه مرفوعاً بسند واهٍ -جدا  ضعيف -ضعيف جدا

 الهيثمي - مجمع الزوائد   7/145 خلاصة حكم المحدث: روي بإسنادين في أحدهما جعفر بن الزبير وهو ضعيف وفي الآخر من لم أعرفه

      

Hasan el-Basrî: Kenûd; başına gelen mihnet ve musibetleri sayarak Rabbine levmeden ve O'nun nimetlerini ve verdiği rahatlıkları unutandır.

Dahhâk: Âyet, Velîd b. Muğîre hakkında inmiştir.

Müberred: Kenûd üzerindeki hakları vermeyen kim­se, demektir.

Ebu Bekr el-Vâsıtî: Kenûd; Allah'ın nimetlerini, Allah'a isyan olan alanlarda harcayan kimsedir.

Tirmizî: Nimeti görüp de, nimeti vereni görmeyendir.

Zünnûn el-Mısri: Kenûd: Kendisine bir kötülük dokun­duğu vakit dayanamayıp, sızlanan ve hayır isabet ettiği vakit onu başkasın­dan alabildiğine engelleyen kimsedir.

Kurtubî: Bütün bu açıklamalar nankörlük ve inkâr anlamlarında birleşmektedir.


إِنَّ الإِنسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür, ayetini yukarıdaki veriler ışığında güncellemek gerekirse;

Genel hatlarıyla günümüzdeki insanlar gerçekten de kenûd’tur:

·       Bir taraftan elindeki imkânları kullanarak çalan-çırpan vicdansız hırsızlar, diğer taraftan soyulup can derdiyle kıvranan insanlar.

·       Bir taraftan eldeki teknolojik nimetleri imha edici silahlara çevirenler,  diğer taraftan teknolojinin zulmü altında aşağılanan, ezilen, sömürülen...  insanlar. Yakılan yıkılan memleketler.

·       Bir taraftan elindeki nimetlerle iyice beslenen ve yiye yiye sağlığı bozulanlar. Bir taraftan acından ölen insanlar.

·       Bir taraftan efendileşen zalimler, bir taraftan köleleştirilen mazlumlar.

وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ 7

07. Ve gerçekten, kendisi buna şahittir.

وَإِنَّهُ ’ifadesindeki هُ zamiri iki yere de râci olması mümkündür. Zamir ya الإِنسَانَ'a racidir. Ya da رب ‘e racidir. Muhtemel anlamlar şöyle olur:

1. Şüphesiz insan buna, yani kendi nankörlüğüne şahittir.

2. Allah Teâlâ bu nankörlüğe şahittir.

Mansûr, Mücâhid'den: Yüce Allah, Âdemoğlunun bu haline şahittir, der.

el-Hasen, Mücâhid, Katâde ve Muhammed b. Kâ'b: Muhak­kak insan da kendi haline bir şahittir, der.


Zamanımıza göre düşünüldüğünde:

İnsanların; çevreye ve insanlığa vermiş olduğu zararların boyutları artık ölçülemez duruma gelmiştir. Ozon tabakasının tahribatı, genleri değiştirilmiş tohumların verdiği rahatsızlıklar, bütün imalatlarda kullanılan ürünlerin ölçüsüz katkı maddelerinin meydana çıkardığı hastalıklar, hatta hastalanan insanların tedavisinde kullanılan ilaçların verdiği yan tesirleri insanlar görmektedir.

Kötü davranışlardan çalıp-çırpmalar... Kötü alışkanlıklardan kumar, içki, uyuşturucu... Kâr hırsıyla icra edilen fırsatçılıklar... Makam mevki için yapılan karalamalar... Hep insan eliyle yapılmaktadır.

Peki!.. İnsan, insanlığa verdiği zararları görmüyor mu? Cevap şudur:

Görüyor, biliyor hem de bile bile yapıyor. Kur’ân şöyle toparlıyor:

وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ : Ve gerçekten, kendisi buna şahittir.

Buna hem Allah şahittir. Hem de kendisi şahittir.

وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ 8

08. Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı çok katıdır.

إِنَّهُ Gerçekten o, sözü edilen insandır.

لِحُبِّ الْخَيْرِ Mal sevgisinde, geçen hayır lafzı mal demektir. 2/180 ayetindeki gibi.

لَشَدِيدٌ  Mala olan sevgisi pek güçlüdür, pek cimridir, diye de açıklan­mıştır.

Ferrâ: Âyetin nazmı; Şüphesiz ki o hayra karşı sevgisi pek ileri olandır, der.    

أَفَلا يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ 9

09. Buna rağmen; kabirlerdekilerin deşileceğini hiç bilmez mi?

ismi mevsulü, akıl sahibi olmayan varlıklara kullanılır. Men edatı kullanılmamıştır.

İnsan ne yapıyorsa, bile bile yapıyor.   

وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ 10

10. Göğüslerde olanların derlenip-devşirildiği zamanı?

Ebû Ubeyde bu ayete; Göğüslerde olan şeyler, ortaya çıktığında, manasını verir.

Kabirler deşilince; kalplerdeki her türlü ekin-tohumların hâsılâtı o zaman biçilecektir.

Hâsıl, hâsıla, hâsılât, tahsîl... gibi kelimelerin anlamlarını bu ayet çok güzel yansıtmaktadır.      

إِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَخَبِيرٌ11

11. Şüphesiz, o gün Rableri, kendilerinden gerçekten haberdardır.

Ebu’l Leys Semerkandî: Mala hırslı, cimri olanı Allah çok iyi bilir. İnsanların içlerinde saklı niyetleri de bilir.

 

Şadi KUL

Emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni

www.diniyol.com

 

Not: Bu yazımız, aşağıdaki tefsir tercümelerinden derlenerek hazırlanmıştır.

1.  Fahruddîn Râzi, Mefâtihu'I Gayb,

2.  Muhammed Kurtubî, el-Câmi'u li Ahkâmi'l-Kur'ân,

3.  İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur’ani'l-Azîm,

4.  Mevdudî, Tefhîm'ul Kur'ân,

5.  Süleyman Ateş, Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri,

6.  Elmalı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili,

7,  Vehbe Zuhayli, Tefsîrü'l-Münîr,

8.  Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetü't-Tefâsîr,

9.  Komisyon, Kur'an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir,

10  Ebu'l Leys Semerkandî, Tefsîru'l Kur'ân,

11. Seyid Kutub, zilâli’l Kur’ân,

12. Hüseyin b. Mes'ûd el-Bagavî, Meâlimu't Tenzîl,

13. İbn Cerîr et-Taberî, Câmi'u'l Beyân an Tefsîri'l-Kur'ân,