Silinecek

 

 

 

 

 

ALÂK SÜRESİ

 

Alak Sûresi 19 ayet olup Mekkî’dir. İkra’ Suresi de denir.

Bu sûrenin ayet sayısı hakkında;

1.  Şamlılar 18,

2.  Iraklılar 19,

3.  Hicazlılar 20 olduğunu iddia etmişlerdir.

 

Muhammed as’a ilk inen sûre;

1.  Alak,

2.  Müddesir,

3.  Fatiha olduğu nakledilir. Genel kanaat Alak Suresidir.

 

Ebu Musa el-Eşari bizi hal­ka halinde oturtuyor, bizi okutuyordu. Sırtında beyaz elbise vardı. Birisi Alak Suresi'ni okuduğu zaman: Bu, Muhammed as’a inen ilk suredir, derdi. Hakim; Müstedrek, Beyhaki; Delâil.

Mücahid: Alak Sûresinin ilk kısmı Kur'an'dan ilk inen ayetlerdir.

Müslim ve Buhari: Ebu Seleme rivayet ediyor: Cabir bin Abdullah'a: Kur'an'ın hangi suresi ilk önce inmiştir, diye sordum. O da: Müddessir Suresi, dedi. Dedim ki: Halk, ilk önce Alak Suresi'nin indiğini söylüyor, dedim. O da: Ben Rasûlullah'ın bana söyle­diğini size söylüyorum, dedi.

 

Carullah Zamahşerî: Fatiha ilk inen sûrelerden değildir. Böyle zannedenler yanılıyor.

 

Cabir bin Zeyd: Kur'ân'ın ilk inen süresi sırasıyla;

1.  Alak,

2.  Kalem,

3.  Müzemmil,

4.  Müddessir,

5.  Fâtiha Sûresi'dir, de­miştir.

 

Maverdi: Âişe; bu sure Muhammed üzerine inen ilk suredir. Sonra Kalem Suresi gelir. Ondan sonra Müddessir, on­dan sonra Duha gelir, demiştir.

 

Rasûlullâh’a inen ilk vahiy; geceleyin ve Ramazan ayında inmiştir:

1.    شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنْ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ  185 Ramazan ayı öyle bir aydır ki; insanlara yol gösterici; hidayeti ve furkanı açıklayıcı olarak Kur'an, o ayda in­dirilmiştir… 2/Bakara:185

2.    إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ 3 Biz onu mübarek bir gecede indirdik. kuşku­suz biz uyarıcılarız. 44/Duhan:3

3.  إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ Biz O'nu Kadir gecesinde in­dirdik. 97/Kadir:1

 

Vahiy; beş şekli ifade eder:

1.  Cebrail vasıtasıyla Allah'tan nebilere indirilen:

Biz, Nûh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyüb’e, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a da vahyetmiştik. Davûd’a da Zebûr vermiştik. 4/Nisâ:163

2.  İlham manasına gelir:

Hani: Bana ve Peygamberime iman edin diye havarilere vahiy/ilham etmiştim. Onlar da: İman ettik. Bizim Müslüman olduğumuza sen de şahit ol, demişlerdi. 5/Mâide:111

Rabbin, bal arısına şöyle vahy/ilham etti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.16/Nahl:68

3.  Yazılı şey:

Derken Zekeriya ibadet yerinden halkının karşısına çıktı. ve onlara: Sabah-akşam Allah’ı tespih edin diye vahy/işaret etti. 19/Meryem:11

4.  Emir anlamı:

Her semaya kendi işini vahy/emretti. 41/Fussilet:12 

…Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka vahyeder/fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz. 6/En'âm:121

5.  Söz ve demek:

Çünkü Rabbin ona öyle vahyetmişti/demişti. 88/Zilzâl:5  El eşbâh ve’n nezâir fi’l Kur’âni’l Kerîm vahiy bölümü.

 

VAHİY

 

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلاَّ وَحْياً أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ51

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحاً مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلا الإِيمَانُ وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ نُوراً نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ 52

Allah bir insanla karşılıklı konuşmaz. Ancak vahiyle yahut perde arkasından konuşur. Yahut da resûl/elçi gönderir. Kendi izniyle dilediğini vahyeder. O, yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. 42/Şûra:51

İşte sana da, emrimizle, bir ruh kalpleri dirilten bir kitap vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu bir nur yaptık. Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz. Şüphesiz ki sen sırade’l mustakîme iletiyorsun. 42/Şura:52


 

Vahyin aslı süratli işarettir. Vahiy terkipsiz, soyut ses, işaret ve yazı ile olabilir. Râğıb İsfahanî, el Müfredât.

 

Vahyin kelime anlamı: Sür'atli işaret demektir. Genel olarak vahiy; ilham, telkin, emir, söz, fısıltı, vesvese, rumuz, rüya, yazı ve el-kol, kaş-göz işareti… şeklinde olabilmektedir.

 

Vahyin tanımı: Yüce Allah’ın dilediği husûsu, istediği şekilde Rasûllerine ulaştırmasıdır.

 

Vahyin Çeşitleri: İlâhî vahiy Rasûllere pek çok şekilde gerçekleşmiştir:

1.  Sadık rüyâ: Rasûlullah’ın risalet öncesi ve ilk aylarda rüyâlar sabah aydınlığı gibi berrak çıkardı.

2.  Vahiy meleği Cebrâîl gerçek görüntüsü ile ilâhî vahiyleri getirirdi.

3.  Melek hiç görünmeden vahyi Rasûlullah’ın kalbine düşürürdü.

4.  Vahiy meleği Cebrâîl bazen sahabeden Dihyetu’l Kelbî şeklinde gelir ve vahyi Rasûlullah’a ulaştırırdı

5.  Rasûlullah’ın kalbine ilham şeklinde üfleme ile olurdu.

6.  Mûsâ as., Sînâ Dağında Allah’ı göremeden bizzat konuşmuştur.

7.  Cebrâîl’in, Rasûlullah uykudayken vahyi getirmesidir.

 

Muhammed as’ın resûl olması:

Muhammed as. gece rüyasında ne görüyorsa, gündüz da aynısı çıkıyordu. Bazen garip sesler duyuyor. Bazen de Ya Muhammed!.. diye etrafında sesler duyuyordu. Muhtemelen bunun gibi olaylar, Muhammed as’ı geleceğe hazırlıyordu. Çünkü daha sonraları daha ağır ve fevkalâde olaylarla sık sık karşılaşacaktı. 

Her sene olduğu gibi, Hıra dağında Ramazan ayında tefekküre çekildiği mağaraya gitti. M.610 yılı Ramazanın 27. günü Kadir Gecesi'nde Cebrail bizzat gelerek kendisine:

- Oku! Dedi. Muhammed as da:

- Ben okuma bilmem, dediğinde kendisini Cebrail kolları arasına alarak sıktı. Bu konuşma ve kolları arasına alıp sıkma olayı ardı ardına üç defa tekrarlandı. Sonra ilk vahiy gelir:

1.  Yaratan Rabb'inin adıyla oku!

2.  O, insanı alakadan yarattı.

3.  Oku! Rabb'in nihayetsiz kerem sahibidir.

4.  Kalemle yazmayı öğreten O'dur.

5.  O, insana bilmediğini öğretti.  96/Alak:1-5

 

Sonra Melek gitti. Muhammed as bu olayda çok korktu. Vücudu tiril tiril titriyordu. Heyecan son dereceydi. Bir müddet hareketsiz kaldı. Kendisini biraz toparlayınca, Mekke'ye evine gitti. Hanımı Hatice, üzerine bir örtü serdi ve yattı. Sakinleşti. Durumu Hatice'ye anlattı. Beraberce, Hatice'nin amcası oğlu Varaka'nın yanına gittiler. Varaka kültürlü, semavi dinler hakkında geniş bilgisi olan birisiydi. Hasta yatağında yatan Varaka, durumu dinledi. Korkulmamasını tavsiye etti. Muhammed as'ın risaletle görevlendirildiğini uzun uzadıya anlattı.

 

قال الإمام أحمد: عن عائشة قالت: أول ما بدئ به رسول الله صلى الله عليه وسلم من الوحي الرؤيا الصادقة في النوم ، فكان لا يرى رؤيا إلا جاءت مثل فَلَق الصبح. ثم حُبب إليه الخلاء ، فكان يأتي حراء فيتحنث فيه وهو: التعبد الليالي ذواتَ العدد ، ويتزود لذلك ثم يرجع إلى خديجة فَتُزَوِّد  لمثلها حتى فجاءه الحق وهو في غار حراء ، فجاءه الملك فيه فقال : اقرأ. قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : فقلت : ما أنا بقارئ. قال: فأخذني فَغَطَّني حتى بلغ مني الجهد ثم أرسلني ، فقال : اقرأ. فقلت : ما أنا بقارئ. فَغَطَّني الثانية حتى بلغ مني الجهد ، ثم أرسلني فقال : اقرأ. فقلت : ما أنا بقارئ. فغطني الثالثة حتى بلغ مني الجهد ، ثم أرسلني فقال : اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ  حتى بلغ : مَا لَمْ يَعْلَمْ  قال : فرجع بها تَرجُف بَوادره  حتى دخل على خديجة فقال : زملوني زملوني. فزملوه حتى ذهب عنه الرَّوْع. فقال : يا خديجة ، ما لي : فأخبرها الخبر وقال : قد خشيت علي. فقالت له : كلا أبشر فوالله لا يخزيك الله أبدا ؛ إنك لتصل الرحم ، وتصدُق الحديث ، وتحمل الكَلَّ ، وتقري الضيف ، وتعين على نوائب الحق. ثم انطلقت به خديجة حتى أتت به وَرَقة بن نوفل بن أسَد بن عبد العُزى ابن قُصي - وهو ابن عم خديجة ، أخي أبيها ، وكان امرأ تنصر في الجاهلية ، وكان يكتب الكتاب العربي ، وكتب بالعربية من الإنجيل  ما شاء الله أن يكتب ، وكان شيخًا كبيرًا قد عَميَ - فقالت خديجة : أيّ ابن عم ، اسمع من ابن أخيك. فقال ورقة : ابنَ أخي ، ما ترى ؟ فأخبره رسول الله صلى الله عليه وسلم ما رأى ، فقال ورقة: هذا الناموس الذي أنزل على موسى ليتني فيها جَذعا أكونُ حيا حين يخرجك قومك. فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : أومخرجيَّ هُم ؟. فقال ورقة : نعم ، لم يأت رجل قط بما جئت به  إلا عودي ، وإن يُدركني يومك أنصُرْكَ نصرًا مُؤزرًا. ثم لم ينشَب وَرَقة أن تُوُفِّي ، وفَتَر الوحي فترة حتى حَزن رسول الله صلى الله عليه وسلم -فيما بلغنا- حزنًا غدا منه مرارا كي يَتَردى من رءوس شَوَاهق الجبال، فكلما أوفى بذروة جبل لكي يلقي نفسه منه، تبدى له جبريل فقال: يا محمد، إنك رسولُ الله حقًا. فيسكن بذلك جأشه، وتَقَرُّ نفسه فيرجع. فإذا طالت عليه فترة الوحي غدا لمثل ذلك، فإذا أوفى بذروة الجبل تَبَدى له جبريل، فقال له مثل ذلك.

İmâm Ahmed: Aişe’den: Rasûlullah'a başlayan ilk vahiy uyku halinde görülen sâdık rü'yâ şeklinde idi. Görülen rü'yâ sabah aydınlığı gibi çıkardı. Sonra ona yalnızlık sevdirildi. Hirâ mağarasına gelip orada geceleri ibâdete koyulurdu. Zamanla azık almaya Hatice’ye geri dönerdi. Nihayet Hirâ mağarasında iken Hak geliverdi. Melek orada ona gelip: Oku, dedi. Rasûlullah as: Ben; okuyan birisi değilim, dedim buyurdu. Devamla: Melek beni aldı takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra kendi halime bıraktı: Oku dedi. Ben; okuyan birisi değilim, dedim. Sonra ikinci kez beni sıktı ve takatten kesildim. Sonra beni bırakıp: Oku, dedi. Ben; okuyan birisi değilim, dedim Bunun üzerine üçüncü kez tutup sıktı takatimi kesti. Bıraktktan sonra: Yaratan Rabbının adıyla oku… İnsana bilmediğini öğretmiştir, ayetine kadar okudu, buyurdu. Nihayet Rasûlullah titreyerek dönüp Hadîce'nin yanına geldi. Beni örtün, beni örtün, buyurdu. Korkusu ve titremesi gidinceye kadar onu örttüler. Sonra: Ey Hadîce bana ne oluyor, diyerek olayı Hadîce'ye anlattı, kendimden endişeleniyorum, dedi. Hadîce ona: Hayır, asla. Allah'a yemin ederim ki: Allah seni asla mahcup etmez. Çünkü sen akrabayı ziyaret edersin. Sözün doğrudur, sıkıntıya katlanır, müsâfire ikram eder, haktan gelen musibetlere dayanırsın. Sonra Hadîce onu Varaka İbn Nevfel İbn Esed İbn Abd'üluzzâ İbn Kusayy'ın yanına getirdi. Varaka, Hadîce'nin amcası oğluydu. Câhiliyet devrinde Hıristiyan olmuş ve Arapça yazı yazabilen bir araptı. Arapça İncil'den Allah'ın dilediği kadarını yazmış ve sonra gözü görmez bir ihtiyar olmuştu. Hadîce: Amcaoğlu!.. Hele yeğenini bir dinle. Varaka: Yeğenim ne gördün, deyince: Rasûlullah gördüğü şeyleri ona anlattı. Varaka: Bu, Mûsâ’ya inen Nâmûs/Cebrail’dir. Ne olurdu keşke ben genç olsaydım, Allah seni kavminin arasından çıkarırken yaşasaydım. Rasûlullah as.: O, beni kavmime karşı mı çıkaracak, dedi. Varaka: Evet. Sana gelen gibi kime gelmişse mutlaka o, kavmine karşı çıkarılmıştır. Eğer ben, senin günlerine erişirsem sana tam destek sağlar ve yardım ederim. Ne var ki Varaka fazla sürmeden vefat etti. Bir süre vahiy kesildi. Nihayet Rasûlullah as. -bize ulaştığına göre-çok üzüldü. Defalarca sabahleyin kalkıp kendisini dağların uçurumlarında atmak istedi. Ne zaman kendini atmak üzere dağın tepesine çıktıysa, Cibril ona görünerek: Ey Muhammed, sen gerçekten Allah'ın gerçek Rasûlüsün, derdi. Böylece onun sıkıntısını gideriyordu. Sakinleştiğinde geri dönüyordu. Yine bir müddet vahyin kesilmesi üzerine, Hıra dağının zirvesine ulaşınca Cebrail görünerek ona gene aynı şeyi söyledi. Buhârî, Müslim.

 

Böylece Muhammed as’a ilk vahyin gelmesi gerçekleşmiş oldu. Kısım kısım ihtiyaca binaen vahyin gelmesi 23 sene devam etmiştir.

 

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً كَذَلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤَادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلاً 32

İnkâr edenler: Ona/Muhammed as’a Kur'ân’ın bir defada topluca indirilmeli gerekmez miydi, dediler. Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için onu böyle ağır ağır/paça parça okuduk. 26/Furkan:32

 

Yüce Allah’tan gelen vahiy; fert ve toplumları tedrici şekilde eğiterek şirk ve küfürden Tevhîd inancına hidayet ettirmektedir.

 

 

96/Alak

 

بسم الله الرحمن الرحيم

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ 1

خَلَقَ الإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ 2

اقْرَأْ وَرَبُّكَ الأَكْرَمُ 3

الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ 4

عَلَّمَ الإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ 5

كَلاَّ إِنَّ الإِنسَانَ لَيَطْغَى 6

أَنْ رَآهُ اسْتَغْنَى 7

إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى 8

أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى 9

عَبْداً إِذَا صَلَّى 10

أَرَأَيْتَ إِنْ كَانَ عَلَى الْهُدَى 11

أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوَى 12

أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى 13

أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرَى 14

كَلاَّ لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ لَنَسْفَعَ بِالنَّاصِيَةِ 15

نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ 16

فَلْيَدْعُ نَادِيَه 17

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ 18

كَلاَّ لا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ 19

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- (Ey Rasûlüm)  Yaratan Rabbinin adıyla oku!

2- O insanı bir kan pıhtısından yarattı.

3- (Ey  Rasûlüm)   oku;   (zira)   Rabbin sonsuz bir kerem sahibidir.

4- O kalemle öğretti,

5- İnsana bilmediğini Öğretti.

6- Hayır! Kuşkusuz ki insan tuğyan eder.

7- Kendini müstağni gördüğünden ötürü...

8- Muhakkak ki dönüş yalnızca Rabbinin katmadır.

9/10- Namaz kıldığı zaman bir kulu engelleyeni gördün mü?

11- Ya o doğru yol üzerinde ise,

12- Ya kötülüklerden korunmayı emrederse

13- Ya O  (mani olan)  yalanlar ve yüz çevirirse,

14- o  (engelleyici)  Allah'ın görür olduğunu bilmez mi?

15- Hayır, hayır! Eğer (o engelleyici) bu işten vazgeçmez­se kesinlikle onu perçeminden tutup sürükleriz.

16- O yalancı, günahkâr perçeminden...

17- O zaman o (engelleyici) cemaatini çağırsın.

18- Biz de zebanileri çağırırız.

19- Hayır, hayır!  (Ey Rasûlüm!) Sen ona itaat etme, Rabbine secde et ve O'na yaklaş.

 

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ 1

Yaratan Rabbinin adıyla oku! 96/Alak:1

 

 

Rabbinin adıyla oku; muhtemel anlamları:

Rabbinin sana indirdiği

1.  Vahyi,

2.  Kur’ân’ı,

3.  Her sûrenin başındaki Besmeleyi oku.

 

اقْرَأْ / Oku:

بِاسْمِ رَبِّكَ / Rabbinin adıyla:

الَّذِي خَلَقَ / Yaratan:

 

فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لأَجْراً إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ (41) قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذاً لَمِنْ الْمُقَرَّبِينَ (42) قَالَ لَهُمْ مُوسَى أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ (43) فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ (44) فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ (45) فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ (46) قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ (47) رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ (48) قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمْ الَّذِي عَلَّمَكُمْ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لأقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلافٍ وَلأصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ (49) قَالُوا لا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (50) إِنَّا نَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَنْ كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ (51)

41.   Sihirbazlar gelince, Firavun’a: Eğer biz üstün gelirsek, gerçekten bize bir mükâfat var mı, dediler.

42.   Firavun: Evet, hem o takdirde mutlaka bana yakın kimselerden olacaksınız, dedi.

43.   Mûsâ onlara: Hadi ortaya atacağınız şeyi atın, dedi.

44.   Bunun üzerine onlar iplerini ve değneklerini attılar ve: Firavun’un izzeti/gücüyle elbette bizler üstün geleceğiz, dediler.

45.   Mûsâ da asasını attı. Bir de ne görsünler, asa onların düzdükleri sihir takımlarını yutuyor.

46.   Bunun üzerine sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

47.   “Âlemlerin Rabbine inandık” dediler.

48.   “Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbi’ne.”

49.   Firavun, “Ben size izin vermeden ona inandınız ha? Mutlaka o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bilip göreceksiniz siz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım” dedi.

50.   Sihirbazlar şöyle dediler: “Zararı yok, mutlaka Rabbimize döneceğiz.”

51.   “(Burada) ilk inananlar biz olduğumuz için şüphesiz Rabbimizin, hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz.”

 

 

 

خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ2

O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. 96/Alak:2

الْإِنسَانَ  / insan: Maksat Âdemoğludur.

عَلَقٍ / alak:

1.  Eski müfessirler kan pıhtısı,

2.  Zamanımız müfessirleri de embriyo demektedirler. Zamanımız müfessirleri aşılanmış yumurtanın adını söylüyor. Eski müfessirlerimiz de kinâye yoluyla aynı şeyi ifade etmişlerdir. Her ikisi de aynı kapıya çıkmaktadır.

 

 اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ 3

Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. 96/Alak:3

 

اقْرَأْ / ikra’/ oku fiili 1. âyette geçen اقْرَأْ fiilinin te’kidi yani pekiştirmesidir.

الْأَكْرَمُ / ekram: Emsalsiz ikrâm sahibidir.

Kelbî: Senin Rabbin kulların cehale­tini affedicidir. Onları hemen cezaya çarptırmayandır.

 

Ebu Hureyre: Yüce Allah’ın ilk yarattığı kalemdir. Allah kaleme Yaz!.. dedi. O da Kıyamet'e kadar olacak her şeyi yazdı. O, Allah'ın katında, Arş'ın üstünde zikir içindedir, dedi.

 

Âlimler: Üç kalem vardır:

1.  Birinci kalem; Allah'ın eliy­le yarattığı ve yazmayı kendisine emrettiği kalemdir.

2.  İkinci kalem; Allah’ın meleklerin eline verdiği kalemdir. Onunla kaderleri, kâinatta olan hadiseleri ve amelleri yazarlar.

3.  Üçüncü kalem; Allah’ın insanların emrine verdiği kalemdir. Onlar söz ve düşüncelerini bu kalemle yazıyor­lar.

 

الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ4

Ki o Rab, ilim ve gerçekleri kalemle yazmayı öğretti. 96/Alak:4

عَلَّمَ بِالْقَلَمِ /kalemle öğretti.

İnsanlığın elden ele naklettiği bütün araştırma, bilimsel, kültürel veriler ve hatta dinî vesikaların bize ulaşması kalemle yazmanın bir sonucudur. Kalemle yazma ve kayda geçirme Yüce Yaratıcı’nın insanlığa vermiş olduğu büyük bir ikrâmdır.

 

İlmin oluştuğu alanlar;

1.  Zihin: Bilgi, fert ve toplumun kafa yapılarında oluşur,

2.  Dil: Bilgi, dilden dile nakledilir,

3.  Vesika: Bilgi yazıya geçirilerek vesika konumuna gelir.

Rasûlullah’ın okuması; bir vesika okumaktan ziyade kalbine vahyedileni zihin ve dil ile okumadır.

 

وَمَا كُنْتَ تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذاً لارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ 48

Sen Kur’an’dan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. Okur-yazar olsaydın batılcılar şüpheye düşerlerdi. 29/Ankebut:48

 

سَنُقْرِئُكَ فَلا تَنسَى 6إِلاَّ مَا شَاءَ اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَى 7

Sana Kur’an’ı okutacağız ve sen onu unutmayacaksın. Ancak Allah’ın dilediği müstesnadır. Şüphesiz O, açığı da gizliyi de bilir. 87/Ala:6-7

 

Katâde: Kalem Allah'tan gelen büyük bir nimettir. Eğer kalem olmasaydı, dinlerden eser kalmazdı. Bunlar Allah'ın keremine delâlet eder.

 

Kalemle yazmayı ilk öğrenen kimdir?

1.  Kâ’bu’l Ahbâr: Adem'dir. Çünkü ilk yazan odur.

2.  Dahhâk: İdris'dir. Çünkü ilk hattı yazan odur.

3.  Kalemle yazma yeteneği olan herkes buna dâhildir. Çünkü Allah’ın yazma yeteneğini vermesi; kalemle yazması demektir.

 

 

 

عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ5

İnsana bilmedikleri şeyi öğretti. 96/Alak:5

 

Bu ayetteki الْإِنسَانَ / insan’dan muhtemel maksat:

1.  Âdem as’dır. وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاءَ كُلَّهَا Âdem’e bütün isimleri öğretti. 2/Bakara:31

2.  Muhammed as’dır. وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ Senin bilmediğini sana öğretti.4/Nisa:113

3.  Bütün insanlardır. وَاللَّهُ أَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لا تَعْلَمُونَ شَيْئا Allah sizi annelerinizin karnından çıkarırken siz hiçbir şey bilmiyordunuz. 16/Nahl:78

 

Katâde: Yüce Allah insanlara bilmediğini öğreterek; cehalet karanlığından ilim nu­runa çıkarmıştır.

 

Abdullah bin Ömer: Ey Allah'ın Rasûlü, senden dinlediğim hadisleri yazayım mı, diye sorunca Rasûlullah: Evet, yaz! Çünkü Allah kalemle öğretmiştir, buyurdu.

 

Kalemle yazmayı ilk öğrenen kimdir?

1.  Kâb'u’l Ahbâr: Adem'dir. Çünkü ilk yazan odur.

2.  Dahhâk: İdris'dir. Çünkü ilk hattı yazan odur.

3.  Kalemle yazan herkes buna dâhildir. Çünkü böyle bir kimse ancak Allah'ın talimiyle bilmiş olur.

 

Bu surenin ilk 5 ayeti hariç diğer 14 ayeti Ebû Cehil hakkında nazil olmuştur. Ebû Cehil, Muhammed as’a en büyük düşmanlık yapanlardan biriydi. Muhammed as’ın Kâbe’de namaz kılmasını hiç hazmedemiyordu. Çünkü Muhammed as’ın Kâbe’de namaz kılması İslâm’ı tebliğ açısından çok önemliydi. Muhammed as’ı Kâbe’de namaz kılmaması konusunda tehdit etti.

 

كَلاَّ إِنَّ الإِنسَانَ لَيَطْغَى 6

أَنْ رَآهُ اسْتَغْنَى 7

6- Hayır! İnsan, tuğyan eder.

7- Kendisini müstağni gördükçe.

 

 

كَلاَّ/ kelimesi hak mânâsını ifade eder. يَطْغَى/fiili tuğyan kökünden gelir ve isyanda haddi aşmak demektir. الطَّاغُوتُ /tâğût ifadesi de aynı kelimeden gelmektedir. Anlamı; haddi, sınırı aşan azgın demektir.

اسْتَغْنَى /isteğnâ: Kendisini müsteğnî yani; zengin veya yeterli gördü.

 

Bu iki ayetin muhatabı insandır. İnsandan kasıt kimdir?

1.  Özelleştirilince: Muhammed as. olursa:

Ey Muhammed!.. Sakın okumayı terk etme. Okumayan kendisini yeterli zanneder. Çünkü insanoğlu kendini müsteğnî zannederse; muhakkak azıtır ve haddini aşar. Allah’a ve Rasûlüne karşı gelir. İnsanlara zarar verir.

2.  Ebû Cehil olursa:

Hayır! Ebû Cehil, kendisini müstağni gördükçe tuğyan ediyor.

3.  Yarı genelleştirilince: Ebû Cehil ve benzerleri için:

Hayır! Ebû Cehil ve benzerleri kendilerini müstağni gördükçe tuğyan ediyorlar.

4.  Tam genelleştirilince: Bu iki ayet insanların genelini kapsadığını kabul edersek:

Hayır! İnsanlar, kendilerini müstağni gördükçe tuğyan ederler. Anlamlarını ifade eder.

 

Yüce Allah; Bu iki ayetle Ebû Cehil’i, benzerlerini ve bütün insanları çok yumuşak şekilde uyarmıştır.

Geçici zenginliği ile övünen Ebû Cehil; Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkıyor. Bu da yetmiyor, Rasûlullah’ı tehdit ediyor. Yani Allah’ın Rasûlünü, Allah’ın evinde ibadet etmekten men ediyor, yasaklıyor. Azgınlıktan sınırsızlaşıyor. Diğer bir ifade ile kendisini  الطَّاغُوتُ/ tâğûtlaştırıyor.

Sadece Ebû Cehil mi kendisini tâğûtlaştırıyor? Hayır, kendilerini tâğûtlaştıran Ebû Cehiller bütün ümmetlerin içinde vardır. Geçmişte de, şimdi de, gelecekte de tâğûtlar mevcuttur.

 

Yüce Allah buyuruyor ki:

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولاً أَنْ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ فَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ 36

Andolsun biz, her ümmete: Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının, diye rasûl gönderdik. Allah, onlardan kimisini doğru yola iletti. Onlardan kimisi de sapıklığı hak etti. Hele yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların akıbetinin ne olduğunu görün. 16/Nahl:36

 

Zenginliği sınırsız ve sürekli olan yüce Allah bütün insanları uyarıyor:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمْ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ 15

Ey insanlar!.. Siz Allah’a karşı fakir muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan Ğanî/zengin ve övülmeye lâyık olandır. 35/Fatır:15

 

 

قال ابن أبي حاتم : حدثنا زيد بن إسماعيل الصائغ ، حدثنا جعفر بن عون ، حدثنا أبو عُمَيس ، عن عون قال : قال عبد الله : مَنهومان لا يشبعان ، صاحب العلم وصاحب الدنيا ، ولا يستويان ، فأما صاحب العلم فيزداد رضا الرحمن ، وأما صاحب الدنيا فيتمادى في الطغيان.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Zeyd İbn İsmâîl... Abdullah'ın şöyle dediğini nakletti: İki aç gözlü asla doymaz: Bilgi sahibi ve dünyalık sahibi. Ama bunun ikisi eşit değildirler. Çünkü ilim sahibi sürekli Rahmân'ın rızâsını fazlalaştırırken, dünyalık sahibi isyana dalıp gider.

 

إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ 28

Allah’a; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar. Şüphesiz Allah azîz ve Ğafûrdur. 35/Fatır:28

 

 

إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى 8

8- Muhakkak ki dönüş yalnızca senin Rabbinedir.

 

الرُّجْعَى/rüc’â: Geri dönüş ifadesi, hududu aşan o tâğî için bir tehdit ve uyarıdır.

 

Ayrıca buradaki hitab daha da geniş düşünmeye müsaittir:

1.  İsyankâr tâği Ebû Cehil,

2.  Benzerleri,

3.  İnsanlığa,

4.  Muhammed as. da olabilir: Ey Muhammed!.. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar dönüş yalnızca senin Rabbinedir.

Herkes ölüp ve haşre getirilip Rabbinin huzuruna döndürülmekle tehdit edilmektedir. Yani kaçış yoktur.

 

قال البخاري: عن ابن عباس: قال أبو جهل : لئن رأيت محمدًا يصلي عند الكعبة لأطأن على عُنُقه. فبَلغَ النبي صلى الله عليه وسلم، فقال: لئن فعله لأخذته الملائكة.

 

Ebu Cehil: Eğer Muhammed'in Kâbe yanında namaz kıldığını görürsem, secde esnasında kesinlikle onun boynuna basacağım, tehditi Rasûlullah as’a kavuşunca: O bunu yaparsa, Kesinlikle melekler de onu yakalayacaktır, buyurdu.

 

 

 

 

أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى 9

عَبْداً إِذَا صَلَّى 10

9-10 Namaz kıldığı zaman kulu engelleyeni gördün mü?

 

Engelleyen:

1.  Ebu Cehil,

2.  Benzerleridir.

3.  Geneldir. Her zaman her yerde olabilecek engelcilerdir.

 

Engellenen:

1.  Kâbe’de namaz kılan Muhammed as’dır,

2.  Kâbe’de namaz kılmak isteyen herkestir,

3.  Kâbe dışında herhangi bir yerde bile olsa namaz kılmak isteyen herkes düşünülebilir.

 

أَرَأَيْتَ إِنْ كَانَ عَلَى الْهُدَى 11

أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوَى 12

11-12. Sen gördün mü, o hidayet üzerinde ise, yahut da takvâyı emrediyorsa… Senin halin ne olacağını biliyor musun?

 

أَرَأَيْتَ /Sen gördün mü? Hitabı:

1.  Perçemli Ebu Cehil olursa: Ey Ebu Cehil!.. Sen gördün mü, o Muhammed hidayet üzerinde ise, yahut da takvâyı emrediyorsa Senin sonraki halin ne olacağını görüyor/biliyor musun?

2.  Muhammed as. olursa: Ey Muhammed!.. Haber ver, eğer o tâği hidayet üzerinde olsa yahut takvayı insanlara emretse, kendisi için daha hayırlı olmaz mı? Anlamını ifade eder.

3.  Tüm insanlığa olursa: Ey insanlar!.. Geçmişte Ebu Cehil denen kişiyi gördünüz mü? Peki o tâği hidayet üzerinde olsa yahut takvayı insanlara emretseydi, kendisi için daha hayırlı olmaz mıydı? Anlamını ifade eder.

 

أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى 13

أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرَى 14

13- Ya, o mani olan yalanlar ve yüz çevirirse,

14- Yine o mani olan Allah'ın görmekte olduğunu bilmez mi?

 

أَرَأَيْتَ /Sen gördün mü? Hitabı da 11. ayetteki gibidir.

Engelleyici: Yetim malına el koyan, gariban yabancılara zulmeden, hak ve hukuku tanımayıp yalanlayan perçemli Ebû Cehil ve benzerleri… Allah’ın Rasûlünü yalanlayan ve Allah’ın yoluna koyulmak isteyenleri engelleyen hatakârlardır.

 

Kâbe’nin yanı başında Daru’n Nedve vardı. Burası; Mekkelilerin kongre salonu, meclisi, kurultayı durumundaydı. Bu toplantı merkezine ancak Mekke’nin güçlü, saygın ve taraftarı çok olan kişileri üye olabiliyordu. Mekkeliler önemli işlerini burada toplanıp kararlaştırırlardı.

610 yılında Mekke’de yeni ve önemli bir durum vardı. Haşim oğullarından Muhammed as. Allah’ın Elçisi olduğunu iddia ediyordu. Çağrısı hemen etrafa yayıldı.

Muhammed as, Kureyşlilerin edindikleri çok ilahçılığı reddediyor. Lâ ilâhe illallâh diyerek Allah’tan başka ilâh tanımıyordu. Kâbe’ye yönelerek farklı bir ibadet şekli ortaya koyuyordu. Secde ediyor yani namaz kılıyordu. İnsanların da ilgisini çekiyordu. Artık Muhammed durdurulmalıydı.

Mekke’nin seçkinlerinden oluşan نَادِيَه denen meclis Dâru’n Nedve’de toplanarak bu olaya el koydu. Muhammed artık Kâbe’de secde etmeyecek. Dâru’n Nedve sözcüsü Ebu’l Hakem yani perçemli Ebu Cehil Rasûlullah’ı nehyedecek yani engelleyecekti. Tehditler savurdu.

 

 

كَلاَّ لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ لَنَسْفَعَ بِالنَّاصِيَةِ 15

نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ 16

15- Hayır, hayır! Eğer o engelleyici bu işten vazgeçmez­se kesinlikle onu perçeminden tutup sürükleriz.

16- Yalancı, hâtakâr, perçemli...

 

İbni Kesîr: Eğer o, içinde bulunduğu şikâk ve inâddan vazgeçmezse; o sözlerinde yalancı, fiillerinde hatalı olan perçemli Ebu Cehil’i Kıyâmet Günü’nde perçeminden tutup sürükleriz.

النَّاصِيَةِ /başın önündeki saçlardır. Perçem demektir.

سَفَعَ /sefea: Şiddetli bir şekilde çekmek, anlamına gelmektedir.

لَنَسْفَعَ بِالنَّاصِيَةِ /ibaresi muhtemelen:

1.  Andolsun, biz onun perçemini yakalarız, yani onu zelil ederiz demektir.

2.  Biz Kıyamet Günü'nde onun yakasından tutar, başını ayaklarıyla beraber bağlar ve onu tortop kütük haline getirip cehenneme atarız, anlamlarına gelmektedir.

 

نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ 16

16- Yalancı, hâtakâr, perçemli.

O sözlerinde yalancı, fiillerinde hatalı olan ve Perçemli Ebu Cehil’dir.

 

عن ابن عباس قال: كان رسول الله صلى الله عليه وسلم يصلي عند المقام فمر به أبو جهل بن هشام فقال: يا محمد، ألم أنهك عن هذا ؟ وَتَوعَّده فأغلظ له رسول الله صلى الله عليه وسلم وانتهره، فقال: يا محمد، بأي شيء تهددني ؟ أما والله إني لأكثر هذا الوادي ناديًا! فأنزل الله فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ  قال ابن عباس: لو دعا ناديه لأخذته ملائكة العذاب من ساعته

İbn Abbâs: Rasûlullah makamın yanında namaz kılıyordu, Hişâm oğlu Ebu Cehil orada geçerken rastladığında: Ey Muhammed, ben sana bunu yasaklamadım mı, dediğinde; Rasûlullah onu sert şekilde azarlayarak tehdit etti. Ebu Cehil: Ey Muhammed; sen beni neyle tehdîd ediyorsun? Allah'a andolsun ki ben bu vâdî içinde nâdisi tarafdârı/meclisi en çok olan biriyim, dedi. Yani, sen kim oluyorsun da beni tehdit ediyorsun. Bunun üzerine yüce Allah: فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ Öyleyse topluluğunu çağırsın hele. Biz de zebanileri çağırırız, buyurdu. İbni Abbâs: Eğer o nadiyesini/ topluluğunu çağırsaydı, azâb melekleri ânında onu yakalardı.

 

عن أبي هُرَيرة قال : قال أبو جهل : هل يعفِّر محمد وجهه بين أظهركم ؟ قالوا :نعم. قال: فقال: واللات والعزى لئن رأيته يصلي كذلك لأطأن على رقبته ولأعفِّرن وجهه في التراب ، فأتى رسول الله صلى الله عليه وسلم وهو يُصَلي ليطأ على رقبته ، قال : فما فَجأهم منه إلا وهو ينكص على عقبيه ويتقي بيديه ، قال : فقيل له : ما لك ؟ فقال : إن بيني وبينه خَنْدقا من نار وهَولا وأجنحة. قال : فقال رسول الله : لو دنا مني لاختطفته الملائكة عضوًا عضوًا.

Ebu Hüreyre: Ebu Cehil Mekkeli müşriklere şöyle demiş: Muhammed sizin aranızda yüzünü ağartıp geziyor mu, dediğinde onlar da: Evet, dediler. O Ebu Cehil: Lât ve Uzzâ'ya andolsun ki, eğer onun bu şekilde namaz kıldığını görürsem, boynunu tepeleyeceğim. Yüzünü de toprağa süreceğim. Rasûlullah as. namaz kılarken, Ebu Cehil boynunu tepelemek için yanına geldi. Ebu Hüreyre devam ederek derki: Ebu Cehil'in herhangi bir şey yaptığı görülmedi. Gerisin geriye döndü ve eliyle kendisini koruyordu. Ebu Hüreyre devam ederek derki: Ebu Cehil'e: Sana ne oldu, denildiğinde: Doğrusu benimle onun arasında ateşten bir hendek vardı, dehşet ve kanatlar doluydu. Ebu Hüreyre devam ederek derki: Rasûlullah: Şayet o, bana yaklaşsaydı, melekler onun uzuvlarını yakalarlardı.

 

Sanki; Allah’ın Rasûlü’nü yalanlayan, Allah’ın yoluna koyulmak isteyenleri engelleyen, tâğî/azgın ve perçemli Ebû Cehil’e Cehennem’deki yeri gösterilmiş.

 

 

فَلْيَدْعُ نَادِيَه 17

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ 18

كَلاَّ لا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ 19

17- O zaman o engelleyici cemaatini çağırsın.

18- Biz de zebanileri çağırırız.

19- Hayır, Aman ha! Sen ona itaat etme, Rabbine secde et ve O'na yaklaş.

 

فَلْيَدْعُ نَادِيَه 17

17- O zaman o engelleyici meclisini/cemaatini çağırsın hele.

 

نَادِيَه /nâdiye sohbet edilen yerdir. Bu yerden maksat; Ebu Cehil’in ailesi, aşireti ve çok güvendiği Dâru’n Nedve meclisidir.

Yani o; ailesini, aşiretini, meclisini, varını-yoğunu buraya döküp ortalığı velveleye versin ki, günü göre.

 

نَادِيَه /nâdiye; sohbet toplantı yapılan yer, meclis binası anlamlarını ifade eder. Her ne kadar Ebu Cehil ve avenesine nispet edilse de; Allah’a isyan eden devlet-millet parlamento meclis binalarını da kinâye ile ifade ettiği düşünülebilir.

 

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ 18

18- Biz de zebanileri çağırırız.

 

 

الزَّبَانِيَةَ /Zebânî ifadesi: Haşin, sert tabiatlı Cehennem’in asayişi ile görevli meleklere denir.

 

Katade: الزَّبَانِيَةَ /zebânî kelimesi زبن/zebn kelimesinden türetilmiştir. Arapçada şurta/emniyet teşkilatı anlamına gelir. Zebânî denilmesinin nedeni; itip-kakma, el-ayak ve tekme-tokatlarıyla birlikte çalıştıkları içindir.

 

كَلاَّ لا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ 19

19- Hayır, Aman ha! Sen ona itaat etme, secde et ve yaklaş.

كَلاَّ /red harfidir. Yani; sakın haa… Hayır, aman ha! gibi anlamları ifade eder.

 

كَلاَّ لا تُطِعْهُ / Hayır, Sakın ha! Sen ona itaat etme: Yani; Kâbe’nin yanında secde ve namaz kılmaktan vazgeçme!.. Secde yap, yaklaş.

 

İbni Kesîr: Ey Muhammed!.. Sen, seni ibâdete devam etmeni engelleyen o kişiye uyma. Dilediğin zaman namaz kıl. Hiç umursama. Şurası muhakkak ki; Allah senin koruyucun ve yardımcındır. O, seni insanlardan koruyor da.

 

عن أبي هريرة: أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: أقرب ما يكون العبد من ربه وهو ساجد، فأكثروا الدعاء

Allah'ın Rasûlü: Kulun Rabbine en yakın olduğu ve Rabbinin yanında en sevimli olduğu zaman, Allah'a secde ettiği andır. O halde secdede; duaları artırın.

 

 

Rasûlullah: Rüku’da Rabbi ta’zim edin. Subhâne rabbiyelazîm, deyin. Secde’de kuvvetlice duaya sarılın. Çünkü orası duanın kabul olmasına en elverişli/yakın yerdir.

 

وَاسْجُدْ / secde et: Buradaki secde;

1.  Namaz secdesi,

2.  Tilavet secdesi,

3.  Her ikisi de olabilir.

 

Ebu Hüreyre: Rasûlullah ile beraber İnşikak ve Alak surelerinde secde yap­tım.

 

وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ / ibaresinin muhtemel anlamları:

1.  Ey Muhammed secdeni yap, Allah’a yaklaş.

2.  Ey Muhammed secdeni yap. Ey Ebu Cehil sen de engellemeye devam et Cehennem’e iyice yaklaş.

 


Şadi KUL

Emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni

www.diniyol.com

 

Not: Bu yazımız, aşağıdaki tefsir tercümelerinden derlenerek hazırlanmıştır.

01.  Fahruddîn RâziMefâtihu'I Gayb,

02.  Muhammed Kurtubî, el-Câmi'u li Ahkâmi'l-Kur'ân,

03.  İbn KesîrTefsîru'l-Kur’ani'l-Azîm,

04.  MevdudîTefhîm'ul Kur'ân,

05.  Süleyman Ateş, Kur’ânKerîm Tefsiri,

06.  Elmalı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili,

07,  Vehbe ZuhayliTefsîrü'l-Münîr,

08.  Muhammed Ali es-SâbunîSafvetü't-Tefâsîr,

09.  Komisyon, Kur'an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir,

10  Ebu'l Leys SemerkandîTefsîru'l Kur'ân,

11. Seyid Kutub zilâli’l Kur’ân,

12. Hüseyin b. Mes'ûd el-BagavîMeâlimu't Tenzîl,

13. İbn Cerîr et-TaberîCâmi'u'l Beyân an Tefsîri'l-Kur'ân,

14. Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri…