TEFSİRLERDE KISA SÛRELER

 

 

088/ĞAŞİYE SÜRESİ

 

وقال الإمام مالك ، عن ضَمْرَة بن سعيد ، عن عُبَيد الله بن عبد الله : أن الضحاك بن قيس سأل النعمان بن بشير : بم كان رسول الله صلى الله عليه وسلم يقرأ في الجمعة مع سورة الجمعة ؟ قال : هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ

İmâm Mâlik: Damre İbn Saîd, Ubeydullah İbn Abdullah'tan; Kays oğlu Dahhâk Nu'mân İbn Beşîr'e: Raşûlullah as. Cum'a namazında, Cum'a süresiyle beraber hangi sûreyi okurdu? diye sorunca; o da: هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ suresidir, dedi.

 

Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile

 

Mekke'de indi yirmialtı âyettir.

 

سورة الغاشية

بسم الله الرحمن الرحيم

 

هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ 1 وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ 2 عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ 3 تَصْلَى نَاراً حَامِيَةً 4 تُسْقَى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ 5 لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلاَّ مِنْ ضَرِيعٍ 6 لا يُسْمِنُ وَلا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ 7 وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ 8 لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ 9 فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ 10 لا تَسْمَعُ فِيهَا لاغِيَةً 11 فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ 12 فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ 13 وَأَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ 14 وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ 15 وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ 16 أَفَلا يَنْظُرُونَ إِلَى الإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ 17 وَإِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ 18 وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ 19 وَإِلَى الأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ 20 فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنْتَ مُذَكِّرٌ 21 لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُسَيْطِرٍ 22 إِلاَّ مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ 23 فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذَابَ الأَكْبَرَ 24 إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ 25 ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ 26

 

Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile

01. Sarıp kuşatacak olanın haberi sana ulaştı değil mi?

02. O gün kimi yüzler yere eğilmiş,

03. Yorgun argındır.

04. Onlar kor ateşe girecekler,

05. Kızgın bir kaynaktan su içirileceklerdir.

06. Kuru dikenden başka yiyecekleri olmayacaktır.

07. O onları ne besleyecek, ne de açlıklarını giderecektir.

08. O gün kimi yüzler de mutlu,

09. Yaptıklarından memnu,

10. Yüce bir Cennet’e girmiş olacaklar.

11.  Orada boş bir söz duymayacaklar.

12.  Orada akan bir kaynak,

13.  Orada yüksek tahtlar,

14.  Dizi dizi kadehler,

15.  Sıra sıra yastıklar,

16.  Yayılmış sergiler vardır.

17.  Hiç bakmazlar mı, bulut nasıl yaratılmış?

18.  Gök nasıl yükseltilmiş?

19.  Dağlar nasıl dikilmiş?

20.  Yer nasıl döşenmiş?

21.  Öyleyse sen bilgi ver; senin görevin sadece bilgi vermektir.

22.  Yoksa tepelerine dikilecek değilsin.

23.  Ama kim yüz çevirir, görmezlik ederse.

24.  Allah onu en büyük azaba çarptıracaktır.

25.  Dönüşleri Allah’adır.

26.  Sonra hesaplarını görmek de Allah’a düşer.

 

 

هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ 1. Sarıp kuşatacak olanın haberi sana ulaştı değil mi?

  

Ey Muhammed, Örtüp Bürüyen’in haberi sana gelmiş bulunmaktadır. Örtüp Bürüyen’den maksat; bütün dehşetiyle kâinatı kapsayan kıyamettir.

 

İbn Abbas: Zikredilen tafsilatlı haber daha önce Muhammed as'a bilgi olarak gelmemişti.

 

الْغَاشِيَةِ İbn Abbâs, Katâde ve İbn Zeyd: Bütün yaratıkları örtüp bürüyen, demektir.

 

هَلْ أَتَاكَ sana ulaştı değil mi?

el-Kelbi: Sana حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ'nin haberi gelmemiş ise, işte gelmiştir, anlamına gelir.

  

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ 02. O gün kimi yüzler yere eğilmiş,

 

خَاشِعَةٌ: Zelil demektir.

Oldukça zayıf görünümlü ve hareketsiz olan kimseye korkulu ve zelil anlamına gelen hâşi', denilir. Nitekim namazında başını eğip garibanlaştıran duruma Huşu’ denir.

Süfyan: خَاشِعَةٌ azap dolayısıyla zelildir, demektir.

 خَاشِعَةٌ Bütün yaratıkları örtüp bürüyücü:

1.  el-Gâşiye, Kıyamet günüdür. 29/Ankebût:55

2.  el-Gâşiye, Cehennem ateşidir. 4/İbrahim:50

3.  el-Gâşiye, Cehennem ehli olup, bunlar ateşin etrafını bürüyecek ve içine düşeceklerdir.

4.  Tekrar diriliş için İkinci Sur olabilir.

 

Said İbn Cübeyr ve Mukâtil: Cehennem ateşidir.

Katade ve İbn Zeyd: Ateş içerisinde, korkulu ve zelildir, demektir. 

Ikrime ve Süddî: Dünyada günâhlarla zor işler altında kalanlar, Cehennem'de de azap ve zincirler altında bitkin düşeceklerdir.

 

وُجُوهٌ  ile kastedilen, yüzlerin sahiplerdir.

Yahya b. Sellam: Maksat, kâfirlerin tümünün yüzleridir.

İbn Abbas: Yahudi ve Hıristiyanların yüzleri kastedilmiştir.

Vucuhun: Yüzler’den maksat, o yüzlerin sahibi kâfirlerdir.

  

عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ 03. Yorgun argındır.

 

عَامِلَةٌ/âmiletun: Pek çok işler yapan, anlamındadır.

Bir kimse, eğer kesintisiz yürümeye de­vam ederse: Kad amile denilir.

 

نَاصِبَةٌ/nâsibetun: Bir işte bitkin, yorgun olarak çalışmaktır.

Yorgun argın düşen insanlara; عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ denir.

Gece boyu çakan şimşekten ürken hayvanlar öte-beriye kaçar. Şimşek sabaha kadar devam ederse; hayvanlar yorulup bitkin düşer. İşte dünyadayken küfür içinde koşuşturanların yorgunlukları ahirette yüzlerinde böyle belli olacaktır.

 

خَاشِعَةٌ عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ sıfatları ne zaman tecelli edecektir?

1- Tümü Ahirette kâfirler üzerinde tecelli edecektir. Çünkü bu yüzler dünyada Allah'a yönelmeyi kibirlenerek kendilerine yediremediler. Boş şeylerle uğraştılar ve yoruldular.

2- Tümü dünyada meydana gelecektir. Bu yüzler; Allah'ın tevhid dininde uzaklaşan din adamlarıdır. Bunlar Yahudi, Hıristiyan, İslâm, Putperest, mecusi, zerdüşt... din adamları olabilir. Bunların yüzleri Allah için huşu duyar ve ibadetlerinde de yorulabilirler. Ama Allah'a has olan sıfatları hakkında sapıtırlar. Huşu içinde yaptıkları ibadetleri, gayretleri ve yorulmaları kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir.

3- Bir kısmı dünyada bir kısmı da ahirette meydana gelecektir. Bu yüzler dünyada çalışıp, yorulmakla beraber ahirette zelil olanlardır.

 

İbn Abbâs: Bunlar dünya ha­yatında yüce Allah'a karşı isyan küfrün arkasında koşarak yo­rulan kimselerdir.

 

Katâde: Bunlar dünya hayatındayken yüce Allah'a ita­at etmeyi kibirlerine yedirmedikleri için yüce Allah; ateşte ağır zincirleri sürüklemek, bukağıları taşımak, süresi ellibin yıl kadar olan bir günde Arasat denilen mevkide çıplak ve ayakkabısız olarak durmak sureti ile amel ettirmiş ve yormuş olacaktır.

el-Hasen ve Said b. Cübeyr: Dünyada iken bunlar, Allah için amel etmemişler, Onun için yorulmamışlardı. Bu bakımdan onla­rı cehennemde amel ettirmiş ve yormuş olacaktır.

el-Kelbi: Bunlar cehennem ateşinde yüzüstü çe­kileceklerdir.

 

İkrime ve es-Süddî: Bunlar, dünya hayatında iken masiyetler işlemişlerdir.

 

İbn Abbas, Said b. Cübeyr ve Zeyd b. Eslem: Bunlar, manastırlarda yaşayan rahiblerdir.

el-Hasen: Ömer b. el-Hattab Şam topraklarına gelince; oldukça yaşlı, saçı başı birbirine karışmış, kir pas için­de, üzerinde siyah elbiseler bulunan bîr rahib yanına geldi. Ömer onu gö­rünce ağladı. Ona: Ey mü'minlerin emiri, neden ağlıyorsun? diye sorunca şu cevabı verdi: Bu zavallı bir hedefe varmak istedi, onu tutturamadı. Bir şey­ler ümit etti, umduğunu da elde edemedi, dedikten sonra yüce Allah'ın: وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ O gün kimi yüzler yere eğilmiş, Yorgun argındır. Ayetlerini okudu.

 

تَصْلَى نَاراً حَامِيَةً 04. Onlar kor ateşe girecekler,

 

تَصْلَى/Teslâ; ona yapıştı, yaslandı ve yanıp kavruldu anlamındadır.

حَامِيَةً/hâmiytun; son derece sıcak, kızgın demektir. 

İbn Abbâs, Hasan ve Katâde; son derece kızgın bir ateşe, diye mânâ verirler.

 

تُسْقَى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ  05. Kızgın bir kaynaktan su içirileceklerdir.

 

آنِيَةٍ el-İnâu: Harareti son noktasına ulaşmış, aşırı sıcak demek.

İbn Abbâs, Mücâhid, Hasan ve Süddî: Sıcaklığı son haddine varmış.

 

لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلاَّ مِنْ ضَرِيعٍ 06. Kuru dikenden başka yiyecekleri olmayacaktır.

 

Şıbrık denilen dikenin kuru haline darî' denir.

 

İkrime ve Mücâhid: ضَرِيعٍ  yere bitişik dikenli bir bitkidir. Hiçbir hayvan onu yiyemez, zararlı zehirlidir. En kötü ve en berbat bir yiyecektir. Bu otu yiyen deve deri kemik kalır. Darî'; leşten daha kötü kokan, ateşten daha sıcaklık veren bir bitkidir.

el-Hasen: Bu, yüce Allah'ın mahiyetini saklı tuttuğu azaptandır.

Darî'; Cehennemde bir vadi olduğu da söylenmiştir.

 

Hasan el-Basri: Bu kelimenin ne demek olduğunu bilemiyorum. Bu hususta da, sahabeden hiçbir şey duymadım, der.

 

لا يُسْمِنُ وَلا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ  07. O onları ne besleyecek, ne de açlıklarını giderecektir.

 

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ 08. O gün kimi yüzler de mutlu,

 

Nâime, güzel, hoş, neşeli, güleç, parlak manasınadır.

Amellerinden dolayı, bu yüzler, mü'minlerin yüzleridir.

Yaptıkları işlerin mükâfat sebebiyle memnun olacaklardır.

 

لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ 09. Yaptıklarından memnun,

 

فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ  10. Yüce bir Cennet’e girmiş olacaklar.

فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ Yüksek bir cennet, ifadesi:

1. Mekân bakımından bir yüksek,

2. Derece, mertebe, şan, şöhret bakımından bir yüksekliğin kastedilmiş olması da muhtemeldir.

  

لا تَسْمَعُ فِيهَا لاغِيَةً 11.  Orada boş bir söz duymayacaklar.

لاغِيَةً/lâğiyetun: Boş söz, demektir.

el-Ferrâ ve el-Ahfeş: Orada, boş, tek bir kelime dahi işitmezler.

 

لاغِيَةً

İbn Abbas: Yalan, iftira, sövme ve yüce Allah'ı inkâr ve küfür sözler.

Katade: Batıl ve günah işitmezler.

Mücahid: Kasıt sövmektir.

el-Hasen: Masiyettir.

el-Ferrâ: Orada hiçbir kimse yalan yere yemin ettiği işitilmez.

el-Kelbî: İster doğru, ister yalan yere kimsenin yemin ettiği cennette işitilmeyecektir.

Kaffâl: Cennet, lağv'den münezzeh bir yerdir.

Zeccâc: Cennetlikler ancak hikmetli şeyler söylerler.

Mukâtil: Cennetlikler, cennette içki içtikleri zaman, birbirlerinden yalan ve asılsız şeyler duymazlar, demiştir.

 

فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ 12. Orada akan bir pınar vardır.

 

Orada bir pınar; birçok pı­narlar anlamındadır.

Keşşaf: Pınar ve gözelerin çok olduğunu anlatmak istemiştir. Kaffâl: Oranın yerinden akan ama çukurlar ve arklar meydana getirmeyen ve cennet ehlinin istedikleri gibi akan çeşmeler var, manasını vermiştir.

Kelbî: Burada anlatılan pınarın akıttığı şeyin su mu, yoksa başka bir şey mi bilemiyorum, demiştir.

 

فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ 13.  Orada yüksek tahtlar,

 

Yukarı doğru yükselen tahtlar var, demektir. Bu, üzerine oturduğunda mü'minin, cennette Allah'ın kendisine verdiği bütün nimet ve mülkleri görebilmesi için böyle yükseltilmiştir.

Harise b. Mus'ab: Bu divan ve tahtların, birbiri üstünde olduğu haberi gelmiştir. Dolayısıyla bu tahtlar, Allah'ın dilediği derecede yükselirler. Mesela Allah'ın veli kulları bunlar üzerine oturmak istediğinde, bu tahtlar onlar için alçalır, onlar tahtlar üzerine kurulunca da, Allah'ın dilediği kadar yükselirler.

İbn Abbas: Bunlar, tahtları zebercedle, incilerle ve yakutlarla kakmalı (süslemeli) altından yapılmış ve göğe doğru yükselen tahtlardır, demiştir.

Katâde, Mukâtil: Develer üzerine yükler vurulsun diye çöker, sonra da ayağa kalkarlar. İşte bu tahtlar da böyle olacaktır. Önce alçalacaklar, sonra yükseleceklerdir.

 

وَأَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ 14.  Dizi dizi kadehler.

 

Yerleştirilmiş sürahiler; ibrikler ve kablar vardır.

Ekvâb: Katâde, bunlar ibrikten küçüktür, der.

 

İbrik; kulpu ve emziği olan,

Sürahi; kulpu ve emziği olmayan su kabına denir.

 

أَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ:

1. Bu kaplar, sahipleri için hazırlanmıştır.

2. Bu kaplar, o akan pınarların yanlarına konulmuştur.

3. Bu kaplar altından, gümüşten içenlere lezzet verir. Cennetliklerin önlerine konulmuştur.

4. Bu kaplar, büyük boydan mevzûdurlar, yani düşüktürler. Yani büyük boy ile küçük boy arasında orta boydurlar.

  

وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ 15.  Sıra sıra yastıklar,

 

 نمرقة/numrakatun; yastık, نَمَارِقُ /nemârikun; yastıklar.

 

İkrime, Katâde, Dahhâk, Süddî, Sevrî ve İbn Abbâs: Yastıklar, anlamınadır.

Ferrâ: Arapların bu kelimenin müfredini Nimrakatun de kullanır.

Kelbî: Bunlar, birbiri yanına dizilmiş, yastık/minderlerdir insan oturmak istediğinde, birine oturur, birine yaslanır, der.

 

وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ 16.  Yayılmış sergiler vardır.

 

زَرَابِيُّ

زربية/zerbiyetün ve زربي/zirbiyyun; sergi, زَرَابِيُّ/zerabiyyun; sergiler.

 

Ebu Ubeyde: Yaygılar, demektir.

İbn Abbâs: sergi demektir.

 

مَبْثُوثَةٌ

مَبْثُوثَةٌ/Mebsûse: Yayılmış, açılmış, mecliscilere dağıtılıp serilmiş manasınadır.

Ka­tade: Yayılmış, serilmiş demektir.

İkrime: Biri diğerinin üstünde demektir.

el-Ferra: Pek çok anlamındadır.

el-Kutebî: Meclisler­de etrafa dağılmış diye de açıklanmıştır.

 

Yüce Allah,

1.         Cehennemlik ve Cennetlik yüzleri

2.         Cehennem ve Cennet manzaralarından bahsettikten sonra yer, gök, dağ, deve, bulutların yaratılıştaki kudreti hatırlatır.

 

أَفَلا يَنْظُرُونَ إِلَى الإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ 17. Hiç bakmazlar mı, deve/bulut nasıl yaratılmış?

 

Ayetteki ibil deve kelimesini, bulut diye tefsir etmişlerdir. Keşşâf sahibi Zemahşerî: Ayetteki bu ifadeyle, teşbih ve mecaz yoluyla bulut kastedilmiş olabilir, der.

Müberred: Burada sözü edilen el-İbil kelimesi büyük bulut kümeleridir.

Ebu Amr: Bu ayetteki el-İbil kelimesi şeddesiz okunursa deve anlamına, şeddeli okunursa su ve yağmur taşıyan bulutlar kastedilmiş olur.

el-Maverdi: El-İbil kelimesi, iki anlamı da ifade eder.

  

وَإِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ 18. Gök nasıl yükseltilmiş?

وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ 19. Dağlar nasıl dikilmiş?

 وَإِلَى الأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ 20. Yer nasıl döşenmiş?

 

وَجَعَلْنَا فِي الأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik. 21/Enbiya:31 

 

فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنْتَ مُذَكِّرٌ 21. Öyleyse sen bilgi ver; senin görevin sadece bilgi vermektir.

 

Ancak; İslâm’ı ve Müslümanları imha veya parçalama hareketleri asla karşılıksız bırakılamaz. Böylesi savaş nedeni olan durumlarda karşı tarafa gereken cevap verilir.

لمَّا توفِّيَ رسولُ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسلَّمَ واستُخلِفَ أبو بكرٍ بعدَهُ وكفرَ من كفرَ منَ العربِ قالَ عمرُ بن الخطاب لأبي بكرٍ كيفَ تقاتلُ النَّاسَ وقد قالَ رسولُ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسلَّمَ أمرتُ أن أقاتلَ النَّاسَ حتَّى يقولوا لا إلهَ إلَّا اللَّهُ فمَن قالَ لا إلهَ إلَّا اللَّهُ فقد عصمَ منِّي مالَهُ ونفسَهُ إلَّا بحقِّهِ وحسابُهُ على اللَّهِ فقالَ أبو بكرٍ واللَّه لأَقتُلَنَّ مَن فرَّقَ بينَ الصَّلاةِ والزَّكاةِ فإنَّ الزَّكاةَ حقُّ المالِ واللَّهِ لو منعوني عِقالًا كانوا يؤدُّونهُ إلى رسولِ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسلَّمَ لقاتلتُهُم على منعِهِ فقالَ عمرُ بن الخطاب فواللَّهِ ما هوَ إلَّا رأيتُ اللَّهَ عز وجل قد شرحَ صدرَ أبي بكرٍ للقتالِ فعرفتُ أنَّهُ الحقُّ

الراوي: أبو هريرة المحدث: مسلم المصدر: صحيح مسلم - الصفحة أو الرقم: 20

خلاصة حكم المحدث: صحيح

Yapıştırmakaynağı<http://www.dorar.net/enc/hadith?skeys=%D8%A7%D9%85%D8%B1%D8%AA%C2%A0%D8%A7%D9%86%C2%A0%D8%A7%D9%82%D8%A7%D8%AA%D9%84&phrase=on&xclude=>

 عرض أكثر النتائج حسب :

المصدر:

1.          صحيح النسائي (22).

2.          مجمع الزوائد (10).

3.          صحيح البخاري (6).

4.          مسند أحمد (5).

5.          صحيح مسلم (5).

6.         الإيمان لابن منده (4).

7.         حلية الأولياء (4).

8.         صحيح أبي داود (4).

9.          صحيح ابن ماجه (4).

10.       صحيح الجامع (4).

المحدث:

1.         الألباني (45).

2.         الهيثمي (10).

3.         البخاري (6).

4.         أحمد شاكر (5).

5.         مسلم (5).

6.         النسائي (5).

7.         أبو داود (4).

8.          ابن منده (4).

9.         أبو نعيم (4).

10.       الشوكاني (3).

خلاصة حكم المحدث:

1.          أحاديث حكم المحدثون عليها بالصحة، ونحو ذلك (72).

2.         أحاديث حكم المحدثون على أسانيدها بالضعف، ونحو ذلك (18).

3.         أحاديث حكم المحدثون على أسانيدها بالصحة، ونحو ذلك (13).

4.         أحاديث حكم المحدثون عليها بالضعف، ونحو ذلك (3).

 Yapıştırmakaynağı<http://www.dorar.net/enc/hadith?skeys=%D8%A7%D9%85%D8%B1%D8%AA%C2%A0%D8%A7%D9%86%C2%A0%D8%A7%D9%82%D8%A7%D8%AA%D9%84&phrase=on&xclude=>

 

İnsanların normal hayat şartlarında; İslâm tebliğ edilir ama kişinin tercihine bırakılır. Zorlama yapılamaz. Zorlayanlara da ağır ifadeler kullanılır.

 

Mâide 92

فإن توليتم فاعلموا أنما على رسولنا البلاغ المبين 

 

Şayet yüz çevirirseniz bilmiş olun ki, elçimize düşen sadece apaçık tebliğdir.

Ra’d 40

فإنما عليك البلاغ وعلينا الحساب 

 

Senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise bize aittir.

Şûrâ 48

فإن أعرضوا فما أرسلناك عليهم حفيظا إن عليك إلا البلاغ

 

Eğer yüz çevirirlerse, biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen, sadece tebliğdir.

Kâf 45

وما أنت عليهم بجبار فذكر بالقرآن من يخاف وعيد 

Sen, onlara karşı bir cabbâr değilsin. 

 Bakara 119  

إنا أرسلناك بالحق بشيرا ونذيرا

 

Şüphesiz biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak, hak ile gönderdik. Sen cehennemin halkından sorumlu tutulmayacaksın

 A’râf 188 

قل لا أملك لنفسي نفعا ولا ضرا إلا ما شاء الله ولو كنت أعلم الغيب لاستكثرت من الخير وما مسني السوء ۚ إن أنا إلا نذيروبشير لقوم يؤمنون  

 

De ki: Allah'ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan malik değilim. Eğer ğaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman eden bir topluluk için, bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası değilim.

 Sebe’ 28 

وما أرسلناك إلا كافة للناس بشيرا ونذيرا ولكن أكثر الناس لا يعلمون  

 

Biz seni ancak bütün insanlara bir müde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar.

 Fâtır 24 

إنا أرسلناك بالحق بشيرا ونذيرا ۚ وإن من أمة إلا خلا فيها نذير  

 Sâd 70 

Şüphesiz biz seni, hak ile bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Hiç bir ümmet yoktur ki, içinde bir uyarıcı gelip-geçmiş olmasın.

2/BAKARA:256

لا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنْ الغَيِّ

Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır.

18/Kehf:29

وقل الحق من ربكم فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر إنا أعتدنا للظالمين نارا

Ve de ki: Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Şüphesiz biz zalimlere bir ateş hazırlamışız.

30/RÛM:44

مَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلأَنفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ

Kim inkâr ederse küfrü kendi aleyhinedir. Ve kim salih amel yaparsa onlar, böylece kendi nefisleri için hazırlık yaparlar.

 

لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُسَيْطِرٍ 22. Yoksa tepelerine dikilecek değilsin.

 

مُسَيْطِرٍ ibaresinin daha iyi anlaşılması için سطر kelimesinden türetilmiş bazı kelimelerin iyi bilinmesinde fayda vardır:

1.      سطر: Kitap ve defterlerdeki dizi dizi satır,

2.      أساطير الأولين; öncekilerin masalları,

3.      ن والقلم وما يسطرون: Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına yemin olsun,

1.      لست عليهم بمسيطر أي مسلط: Sen onlara musaytır değilsin,

2.      وكل صغير وكبير مستطر: Büyük küçük her şey satır satır yazılmış,

3.      سطر فلان فلانا بالسيف سطرا إذا قطعه به: Kılıç darbesiyle kesmek,

4.      المصيطر المسلط على الشيء: Bir şeye musallat olan,

5.      لسيف القصاب ساطور Kasabın kılıcına sâtûr denir,

6.      المسيطر الرقيب الحفيظ: Musaytır, yetkili bekçi,

7.      المسطرة cetvel,

8.      المسطرين mala...

 

Satır: sınırı aşmama, dümdüz, hizaya gelmedir.

مُسَيْطِر: Hizaya getiren, egemen, hâkim, baskın, zorba, eli satırlı, musallat olan. Günümüzde ise; kendi ideolojisi ve inancı istikametinde tek tip insan yetiştirmeye çalışan zorbaların adıdır. Buna toplum mühendisleri de denilmektedir.

 

İbn Abbâs, Mücâhid: Sen onların üzerinde bir zorba değilsin, demişlerdir.

İbn Zeyd: Sen onları imân etmeleri için zorlayacak değilsin, demiştir.

Keşşâf: Musallat ve hükümran olacak değilsin.

 

إِلاَّ مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ 23. Ama kim yüz çevirir, görmezlik ederse.

فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذَابَ الأَكْبَرَ 24. Allah onu en büyük azaba çarptıracaktır.

إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ 25. Dönüşleri Allah’adır.

ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ 26. Sonra hesaplarını görmek de Allah’a düşer.

 

Allah en iyi bilendir.

 

 

Şadi KUL

Emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni

www.diniyol.com

 

Not: Bu yazımız, aşağıdaki tefsir tercümelerinden derlenerek hazırlanmıştır.

01.  Fahruddîn Râzi, Mefâtihu'I Gayb,

02.  Muhammed Kurtubî, el-Câmi'u li Ahkâmi'l-Kur'ân,

03.  İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur’ani'l-Azîm,

04.  Mevdudî, Tefhîm'ul Kur'ân,

05.  Süleyman Ateş, Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri,

06.  Elmalı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili,

07,  Vehbe Zuhayli, Tefsîrü'l-Münîr,

08.  Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetü't-Tefâsîr,

09.  Komisyon, Kur'an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir,

10  Ebu'l Leys Semerkandî, Tefsîru'l Kur'ân,

11. Seyid Kutub,  zilâli’l Kur’ân,

12. Hüseyin b. Mes'ûd el-Bagavî, Meâlimu't Tenzîl,

13. İbn Cerîr et-Taberî, Câmi'u'l Beyân an Tefsîri'l-Kur'ân,