085-Burûc

سورة البروج

بسم الله الرحمن الرحيم

وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ 1 وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ 2 وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ 3 قُتِلَ أَصْحَابُ الأُخْدُودِ 4 النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ 5 إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ 6 وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ 7 وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلاَّ أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ 8 الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ 9 إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ 10 إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأَنْهَارُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ 11 إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ 12 إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ 13 وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ 14 ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ 15 فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ 16 هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ 17 فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ 18 بَلْ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍ 19 وَاللَّهُ مِنْ وَرَائِهِمْ مُحِيطٌ 20 بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ 21 فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ 22

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1.        Andolsun burçlar dolu semâya.

2.        Ve va'dolunan güne,

3.        Ve şâhide ve şâhid olunana.

4.        Uhdûd ashabının canı çıksın,

5.        Tutuşturucu ateşlerle.

6.        Hani onlar, onun çevresinde oturmuşlardı,

7.        Mü'minlere yaptıklarını seyretmekteydiler.

8.        Onlar; ancak Azîz, Hamîd Allah'a inandıkları için mü'minlerden intikam almışlardı.

9.        O ki   göklerin ve yerin mülkü  kendisinindir. Ve Allah, her şeye Şâhid'dir.

10.    Şüphesiz ki mü'min erkekleri ve mü'min kadınları belâya uğratanlar sonra da tevbe etmemiş olanlar, işte onlar için cehennem azabı vardır. Ve yakıcı azâb da onlaradır.

11.    İman edip salih ameller işleyenlere gelince; onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu büyük başarıdır.

12.    Hakikat, Rabbinin kıskıvrak tu­tup yakalayışı pek çetindir.

13.    Çünkü O, ilkin var edenin de, döndürecek olanın da ta kendisidir.

14.    O çok yarlıgayan, çok sevendir.

15.    Arşın sahibidir. Pek yücedir.

16.    Ne dilerse hakkıyla yapandır.

17.    Sana o orduların, Firavun ve Semûd’un haberi geldi ya.

18.    Hayır, o küfredenler yalanlamaktadırlar.

19.    Halbuki Allah, arkalarından ku­şatıcıdır.

20.    Daha doğrusu o çok şerefli bir Kur'ân'dır,

21.    Ki mahfuz bir levhadadır.

 

 

وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ 1

1 Andolsun burçlara sahip semâya.

 

Elmalı: Burçlu, yani burçlarla süslenmiş semâ demektir.

 

Burçlu semâya yemin olsun. وَ / vav, yemin içindir.

بُرْجٌ ج بروج bürc’ün çoğulu burûc’tur. Bakan herkes tarafından görülebilen apaçık şeylerdir.

 

İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk, Hasan, Katâde ve Süddî: Burûc yıldızlardır.

Yahya ibn Râfi': Burçlar göklerde var olan köşk/kasırlardır.

Minhâl İbn Amr: Güzel yaratık/yaratılışlardır.

İbn Cerîr Taberî: Burç; Güneşin her ay seyrettiği bir geçiş noktası. Bu konaklar on iki burçtur.

İbnu'l Munzir ve Abd bin Humeyd: Büyük yıldızlar.

Zemahşerî: Bu, oniki burçtur. Bunlar teşbih/benzetme üzere göğün köşkleridir.

Bazıları: Buruc göğün kapıları, yıldızların menzilleri demektir.

Bazıları da: İnsanların hayatına etki eden 12 burç olduğunu zannederler; hamel-kuzu, Sevr-boğa, Cevza-ikizler, Seretan-Yengeç, esed-Arslan, Sümbül-ba­şak, Mizan-Terazi, Akreb-akrap, Kavs-yay, Cedî-oğlak, Delv-ko­va, Hut-balık burcu, derler.

 

Burçlar’ın anlamları:

1.       Gözüken her şey,

2.       Yıldızlar,

3.       Yüksek köşkler,

4.       Şehir kale surları üzerinde dikilen yüksek yapı,

5.       Teşbih yoluyla gökte gözüken yıldızlar,

6.       Oniki burçtur. Bunlar teşbih üzere göğün köşkleridir.

7.       Bazı yıldızlardan meydana gelmiş yıldızlar takımı,

8.       Kinaye şeklinde ifade edilen yıldızlar daha sonra gerçekmiş gibi zannedilen 12 burç ortaya çıkmış, Bunlar da; Koç, Öküz, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova ve Balık burçlarıdır. Gökte bu oniki burcun bulunduğu sahaya mıntıkatu'l-büruc ismi verilir.

9.       Güneş ve ayın geçiş güzergâhı,

10.   Ayın menzilleri olan yıldızlar,

11.   Göğün kapıları,

12.   Güzel yaratıklardır.

13.   Burçların yorumları çok farklı anlaşılabilir. Gelecekte muhtemelen birtakım insanlar gökte veya gök cisimleri üzerinde üsler kurabilirler. Bu üslerden yeryüzünde istedikleri yerlere silahlarla ateştopu gönderebilirler. Bu üslere burûc, ateştopuna ve düştüğü yere de uhdûd denebilir. Çünkü geçmiş milletlerin uhdûd’u ile muhtemel ateştopunun işlevi aynıdır.

 

Kurtubi: Burçlar oniki tane olup gezegenlerin, güneş ve ayın konaklarıdır.

 

Kurtubi Burçlar’ın anlamını genel olarak dört maddede toplar::

1.  Yıldızlar sahibi’dir açıklamasını el-Hasen, Katade, Mücahid ve ed-Dahhak yapmıştır.

2.  Yüksek köşkler’dir açıklamasını İbn Abbas, İkrime ve yine Mü­cahid yapmıştır. İkrime: Burçlar, semadaki yüksek köşklerdir. Müca­hid: Burçlarda bekçiler, koruyucular bulunur.

3.  Güzel yaratılış sahibi’dir açıklamasını el-Minhâl b. Amr yap­mıştır.

4.  Konaklar sahibi’dir açıklamasını Ebu Ubeyde ve Yahya b. Sellâm yapmıştır.

 

Anladığımız kadarıyla özetleyecek olursak; ذَاتِ الْبُرُوجِ ifadesiyle genel veya mücerret/somut bir ifade kullanılmıştır. Bu ifadede bir tek nesneye işaret edilmiyor. Aksine pek çok yorumlara kapı açılıyor. Bu yorumlarla, insanların dikkatini gök cisimlerinin araştırılmasına yöneltiyor. İslâmî ilmî inkişafının ilk dönemlerinde astronomi ile astroloji maalesef birbirine karışmış. Ama buna rağmen Astronomi alanında epey bilim adamları yetişmiştir. Zamanımızda astronominin ne kadar önemli olduğunu görmekteyiz. Bugünkü verilere göre muhtemelen Galaksiler diye de yorumlanabilir.

 

وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ 2

2. Ve va'dolunan güne,

 

Allah tarafında vaat edilen bu günle insanlar tehdit edilmiştir.

 

Ebu Hureyre, Hasan, Katâde ve İbn Zeyd:  Va'dolunan gün Kıyamet Günü’dür.

 

اليومُ ‎الموعودُ ‎يومُ ‎القيامةِ وأنَّ الشاهِدَ ‎يومُ ‎الجمعةِ وأنَّ المشهودَ ‎يومُ ‎عرفَةَ ويومُ ‏الجمعةِ دَخَرَهُ اللهُ لنا وصلاةُ الوُسْطَى بعدَ صلاةِ العصرِ

الراويأبو مالك الأشعري  المحدثالهيثمي  المصدرمجمع الزوائد الصفحة أو الرقم: 7/138  خلاصة حكم المحدثفيه محمد بن إسماعيل بن عياش وهو ضعيف‏‏

الراويشريح بن عبيد  المحدثالسيوطي  المصدرالدر المنثور الصفحة أو الرقم: 15/330  خلاصة حكم المحدثمرسل

الراويأبو مالك الأشعري  المحدثالألباني  المصدرصحيح الجامع الصفحة أو الرقم: 8200  خلاصة حكم المحدثصحيح

 

اليومُ ‎الموعودُ ‎يومُ ‎القيامةِ, والشّاهدُ ‎يومُ ‎الجمعةِ, والمَشْهودُ ‎يومُ ‎عرفةَ .‎

الراويأبو هريرة  المحدثالذهبي  المصدرالمهذب الصفحة أو الرقم: 3/1102  خلاصة حكم المحدثفيه موسى واه

 

İbn Cerîr Taberî: Rasûlullah şöyle buyurmuştur: Va'dolunan gün, Kıyamet günü’dür. Şâhid olan Cuma günüdür. Meşhûd/şehâdet edilen gün Arefe günüdür. Cuma günü de bizim için muhasır olmuş/hazırlamıştır.

 

İbn Abbas: Semadakilerle yerdekilerin bugünde toplanıp, bir araya getirileceği vaad olunmuştur.

 

Yüce Allah kâinatta en büyük ve yapısıyla muazzam bir yaratılışa sahip olan göğe yemin etmektedir. Ayrıca dikkatleri burçlar üzerine yönlendirmektedir. Peki, burçlar ifadesinde ne kastedilmektedir? Zamanımızdaki gökbilim verilerini göz önüne alalım. Sonra göğe bakalım. Sınırlarını düşünemeyeceğimiz kadar uçsuz-bucaksız bir boş alan karşımıza çıkmaktadır. Bu alan içerisine de galaksiler yerleştirilmiştir. Galaksilerin büyüklükleri, şekilleri, renkleri, yörüngeleri, uzaklıkları, birbirlerine uyumları hâsılı muazzam yaratılış ve çok ince ayarları düşünebilen insanları dehşete düşürmektedir. Şahane ve çok girift yapıya sahip bu sistemde bir bozulma olsa hepsi birbirine girer. Kıyamet denilen hadise meydana gelir. Yani; gök sisteminin hemen arkasında bir Kıyamet Günü hazır kıta beklemektedir. Tekrar birinci ayete geri dönecek olursak;

1. Andolsun burçlara sahip Semâ’ya.

Bu ibare; her şeyi kısa-öz ve soyut şekilde ancak bu kadar ifade edebilir. İkinci ayete geçildiğinde:

2. Ve va'dolunan güne de yemin olsun.

Peki va’dolunan gün nedir? Kur’ân’a baktığımızda gök sisteminin arkasında hazır bekleyen Kıyamet Günü’dür.

 

وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ 3

3. Ve şâhide ve şâhid olunana.

 

 

شَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ/konusu genel bir ifadedir. Bu ifadenin, burada zikrediliş şekli tarihte olmuş ve olması mümkün olan pek çok hadiseleri kapsamaktadır. Müfessirlerimiz bu ifade üzerinde epey yorum yapmışlardır. Bunlardan bazıları:

 

İbn Ebu Hatim: Va’dolunan Kıyamet Günü’dür. Şehâdet eden, Cum'a günüdür. Şehâdet olunan, Arefe günüdür.

Ahmed İbn Hanbel: Şehâdet eden Cum'a günüdür, Şehâdet edilen gün Kıyamet günü’dür.

İbn Cerîr Taberî: Günlerin efendisi Cuma Günü’dür. O Cuma Günü, Şâhiddir. Arefe Günü’ü de Meşhûddur.

İbn Cerîr Taberî: Şebbâk’ten: Hasan ibn Ali’ye وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ hakkında sordum. Bunu benden önce birine sordun mu, dedi. Ben de: Evet, İbn Ömer ve İbn Zübeyr’e, sordum. İkisi de: يوم الذبح ويوم الجمعة Zebh günü ve Cuma Günü’dür, dediler. Bunun üzerine: لا ولكن الشاهد محمد صلى الله عليه وسلم Hayır lakin Şâhid Muhammed as’dır, dedi ve sonra: 

فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلاءِ شَهِيدًا

Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!. 4/Nisa:41 ayetni okudu. Meşhûd da Kıyamet günüdür dedi ve sonra:  ذَلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌ لَهُ النَّاسُ وَذَلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ Bu insanların toplanacağı bir gündür. Yine bugün şâhid olunan bir gündür.11/Hud:103 ayetini okudu.

 

Abdullah İbn Abbâs:

1.  Şâhid Muhammed as’dır. Meşhûd ise Kıyamet Günüdür, dedi ve şu ayeti okudu: ذَلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌ لَهُ النَّاسُ وَذَلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ هود  11/Hud:103

2.  İbn Abbâs’tan: الشاهد Allah, المشهود Kıyamet Günü’dür.

Hasan el-Basrî ve Süfyân Sevrî: Meşhûd/şehâdet edilen gün Kıyamet Günü’dür.

Mücâhid, İkrime ve Dahhâk: الشاهد /Şâhid âdemoğlu,والمشهود /şehâdet edilen de Kıyamet günüdür.

Abdulaziz bin Yahya: Şâhid Allah'ın Rasûlü, meşhûd da ümmetidir.

İkrime’den farklı bir rivayet: الشاهد : محمد صلى الله عليه وسلم،‏ والمشهود : يوم الجمعة Şâhid Muhammed as, Meşhûd/şehâdet edilenin de Cum'a günüdür. 

Ali İbn Ebu Talha, Abd bin Humeyd, Îbn'ul-Munzir ve İbn Ebi Hatim:: Abdullah İbn Abbâs'tan الشاهد: الله، والمشهود: يوم القيامة Şâhid Allah, Meşhûd/şehâdet edilen de Kıyamet Günü’dür.

Ebu Yahyâ el Katâte, Mücâhid, İbn Abbâs’tan: الشاهد/şâhid insan, والمشهود /şehâdet edilen de Cum'a günüdür.

İbn Cerir ve Mukatil: Şahid azalardır, meşhûd da o azaların sahipleridir.

İbn Cerîr et Taberî: Mücâhid ve İbn Abbâs’tan: الشاهد/şâhid Arafe günü, والمشهود /şehâdet edilen de Kıyâmet Günü’dür.

Saîd ibn Cubeyr: الشاهد/şâhid Allah ve  وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا 4/Nisa:79 ayetini okudu. والمشهود /şehâdet edilen de biz’iz.

Tirmizi: Şâhid hafaza melekleri, meşhûd da insanlardır.

 

Kutubî: الشاهد/ şâhid hakkındaki görüşleri bir araya toplamış:

1.       الشاهد/ şâhid Allah‘dır. İbn Abbas, el-Hasen ve Said b. Cübeyr'den nakledilmiştir. Delili: Şahit olarak Al­lah yeter. 4/Nisa:79

2.       Muhammed as’dır. Hüseyn ra: Ey Peygam­ber, şüphe yok ki, Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı olarak gönderdik. 33/Ahzab:45

3.       Rasuller ümmetlerine şahittir. Her ümmetten birer şahit getirip... zaman halleri nice olur? 4/Nisâ:41

4.       Adem as’dır.

5.       Meryem oğlu İsa as’dır: Ben, aralarında bulundu­ğum müddetçe üzerlerinde bir şahit idim. 5/Maide:117

6.       İnsandır. İbn Abbas ve Muhammed b Ka'b: Bugün kendine karşı iyi hesablayıcı ola­rak kendin yetersin. 17/İsra:14

7.       İnsanın azalardır Mukatil: O gün onların dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları her şeyi söyleyerek aleyh­lerine şahitlik edeceklerdir. 24/Nûr:24

8.       Şâhid bu ümmettir. Meşhûd da di­ğer ümmetlerdir. el-Hüseyn b. el-Fadl: Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık. Bütün insanlara karşı şahitler olasınız. 2/Bakara:143

9.       Şâhit Hafaza melekleri, meşhûd Adem oğullarıdır.  

10.   Âhirette Mal-mülk sahibinin aleyhine, yer de üzerinde işlenen amellere şahitlik edecektir. O gün yer bütün haberlerini anlatacaktır. 99/Zilzal:4

11.   Yaratıklar Allah'ın vahdaniyetine şahitlik edeceklerdir.

12.   Melekler cuma günü şahittir. Rasûlullah: Cuma gününde bana çokça salât getiriniz. Çünkü o gün melek­lerin şâhid olacağı bir gündür…

13.   Melekler Arafe günü şahitlik edecekler.

14.   Haceu’l Esved’dir. Ebu Bekr el-Attar: Şahid Haceru’l Esved kendisine elini değdirenin lehine şahitlik edecektir. Meşhûd ise hacılardır.

15.   Şâhid Rasuller, meşhûd Muhammed as’dır. 3/Aliimran:81

 

 

أَكثِروا ‎عليَّ ‎من ‎الصَّلاةَ ‎يومَ ‎الجمعةِ ‎فإنَّهُ ‎يوم مشهودٌ تشهدُه الملائِكةُ وإنَّ ‏أحدًا لا يصلِّيَ عليَّ إلَّا عُرِضت عليَّ صلاتُه حتَّى يفرُغَ قال قلتُ وبعدَ ‏الموتِ قال إنَّ اللَّهَ حرَّمَ على الأرضِ أن تأكُلَ أجسادَ الأنبياءِ فنبيُّ اللهِ حيٌّ ‏يُرزقُ

الراويأبو الدرداء  المحدثالحكمي  المصدرمعارج القبول الصفحة أو الرقم: 792/2  خلاصة حكم المحدثإسناده جيد

الراويأبو الدرداء  المحدثمحمد ابن عبد الهادي  المصدرالصارم المنكي الصفحة أو الرقم: 349  خلاصة حكم المحدثفيه إرسال [وفيه] مجهول الحال

الراويأبو الدرداء  المحدث  البخاري  المصدرتحفة المحتاج الصفحة أو الرقم: 1/527  خلاصة حكم المحدثزيد عن عبادة مرسل

الراويأبو الدرداء  المحدثالسخاوي  المصدرالقول البديع الصفحة أو الرقم: 233  خلاصة حكم المحدثرجاله ثقات لكنه منقطع

Cuma günü bana salâvatı çoğaltın. Çünkü o gün meşhûddur. Melekler ona şahitlik ederler. Bana salât/salâvat okuyan hiç kimse yok ki, o daha bitirmeden salâvatı bana ulaştırılmamış olsun. Bunun üzerine: Siz öldükten sonra da mı, dedim de: Allah yeryüzüne, enbiyanın cesetlerini yemeyi haram kılmıştır. Allah'ın Nebisi diridir, rızıklanır, buyurdu.

 

وَالْيَوْمِ ‎الْمَوْعُودِ  ‎يومُ ‎القيامةِ  وَشَاهِدٍ  يومُ ‎الجمعَةِ، وما طلعَتْ شمسٌ ولا ‏غرَبَتْ على ‎يومٍ ‎أفضلُ من ‎يومِ ‎الجمعةِ، وفيه ساعةٌ لا يوافقُها عبدٌ مسلمٌ ‏يسألُ اللهَ فيها خيرًا إلا أعطاهُ إياهُ، ولا يستعيذُ فيهَا من شرٍّ إلا أعاذَهُ ‎وَمَشْهُودٌ ‎يومُ ‎عرفةَ

الراويأبو هريرة  المحدثابن كثير  المصدرتفسير القرآن الصفحة أو الرقم: 8/385  خلاصة حكم المحدثفيه موسى بن عبيدة الربذي وهو ضعيف،‏ وروي موقوفاً على أبي هريرة وهو أشبه

الراويأبو هريرة  المحدثالترمذي  المصدرسنن الترمذي الصفحة أو الرقم: 3339  خلاصة حكم المحدثحسن غريب لا نعرفه إلا من حديث موسى بن عبيدة وهو يضعف في الحديث

الراويأبو هريرة  المحدثابن العربي  المصدرعارضة الأحوذي الصفحة أو الرقم: 6/392  خلاصة حكم المحدثلم يصح

الراويأبو هريرة  المحدثمحمد المناوي  المصدرتخريج أحاديث المصابيح الصفحة أو الرقم: 1/501  خلاصة حكم المحدثروي صدر الحديث مرسلاً عن عطاء بن يسار

الراويأبو هريرة  المحدثالألباني  المصدرصحيح الترمذي الصفحة أو الرقم: 3339  خلاصة حكم المحدثحسن

الراويأبو هريرة  المحدثالألباني  المصدرالسلسلة الصحيحة الصفحة أو الرقم: 4/4  خلاصة حكم المحدثفيه موسى بن عبيدة ضعيف وقد تفرد به

الراويأبو هريرة  المحدثالألباني  المصدرصحيح الجامع الصفحة أو الرقم: 8201  خلاصة حكم المحدثصحيح

الراويأبو هريرة  المحدثالألباني  المصدرتخريج مشكاة المصابيح الصفحة أو الرقم: 1311  خلاصة حكم المحدثحسن

الراويأبو هريرة  المحدثالطبراني  المصدرالمعجم الأوسط الصفحة أو الرقم: 2/18  خلاصة حكم المحدثلم يرو هذا الحديث عن عبد الله بن رافع إلا أيوب تفرد به موسى

الراويأبو هريرة  المحدثابن عدي  المصدرالكامل في الضعفاء الصفحة أو الرقم: 2/219  خلاصة حكم المحدثالعهد فيه على موسى بن عبيدة

الراويأبو هريرة  المحدثابن عدي  المصدرالكامل في الضعفاء الصفحة أو الرقم: 8/48  خلاصة حكم المحدثفيه موسى بن عبيدة الضعف على رواياته بين

الراويأبو هريرة  المحدثابن القيسراني  المصدرذخيرة الحفاظ الصفحة أو الرقم: 5/2813  خلاصة حكم المحدثفيه موسى بن عبيدة ضعيف  قاله ابن عدي

 

 أن النبي صلى الله عليه وسلم وأما يونس فلم يعد أبا هريرة أنه قال في هذه الآية ‎‎وشاهد ‎ومشهود  ‎قال يعني الشاهد ‎يوم ‎عرفة والموعود ‎يوم ‎القيامة

الراويأبو هريرة  المحدثأحمد شاكر  المصدرمسند أحمد الصفحة أو الرقم: 15/123  خلاصة حكم المحدثإسناده صحيح

 

عنِ ابنِ عباسٍ قال اليومُ الموعودُ يومُ القيامةِ والشَّاهدُ محمدٌ صلَّى اللهُ عليهِ وسلَّمَ والمشهودُ يومُ القيامةِ ثم تلا  ذَلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌ لَهُ النَّاسُ وَذَلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ 

الراوي : -  المحدثالشوكاني  المصدرفتح القدير الصفحة أو الرقم: 5/594  خلاصة حكم المحدثله طرق



الشاهِدُ ‎يومُ ‎عرفَةَ،‏ ويومُ الجمعَةِ،‏ والمشهودُ هو ‎الموعودُ ‎يومُ ‎القيامَةِ

الراويأبو هريرة  المحدثالألباني  المصدرضعيف الجامع الصفحة أو الرقم: 3427  خلاصة حكم المحدثضعيف

الراويأبو هريرة  المحدثالألباني  المصدرالسلسلة الضعيفة الصفحة أو الرقم: 3754  خلاصة حكم المحدثضعيف

 

قُتِلَ أَصْحَابُ الأُخْدُودِ 4

4. Uhdûd ashabının canı çıksın,

قُتِلَ ifadesinin anlamı:

1.  Öldürüldü,

2.  Öldürüldü de,

3.  Kahrolasıcası,

4.  Lanet olasıcası,

 

İbn Abbas: Kur'ân-ı Kerim'de geçen her قُتِلَ ifadesi; lanet edildi veya lanet olsun, demektir. 

el Ferra: Bu ayet muhtemelen yeminin cevabıdır. Başına gelmesi gere­ken ل/lam ise mukadderdir.

 

Uhdûd: الأخْدُودِ kelimesinin çoğulu أخاديد’dir. Toprağa kazılan kazıya الأخْدُودِ denir. Asrısaadet öncesi kâfirlerden bir topluluktan bahseder. Kendi toplumlarında bulunan mü'minleri ezmek ve dinlerinden vazgeçirmek için işkence yapmışlardır. Bu sebeple toprağa bir çukur kazmışlar. İçini ateşle doldurup, mü'minlerden dinlerinden dönmelerini istemişlerdi, kabul etmeyince de onları kadın-erkek demeyip ateşe fırlatmışlardı. Bu zulmü yapanlara أَصْحَابُ الأخْدُود ismi verilmiştir.

 

İbn Kesîr: Uhdûd ashabına la'net olsun.

 

Elmalı: Müminler kâfirlerden görecekleri sıkıntı ve eziyetlere karşı imanlarında sabır ve sebat etmelidirler. Çünkü müminlere eziyet edenler neticede ezilip kahredileceklerdir.

 

Elmalı: Uhdûd: kamçı ile dövülen kimselerin bedenlerinde yol-yol kan oturarak moraran kamçı yerlerine denir.

 

Müfessirler bu olayın sahipleri hakkında çeşitli görüşlere sahiptirler.

 

Elmalı: Bu olayın Yemen'de, Necran'da, Irak'ta, Şam'da veya Habeş'te; Mecusiler veya Yahudiler veya bazı krallar tarafından yapıldığına dair birçok rivayet nakledilmiştir.  Kur'ân, bu işi yapanların kimliğinden ziyade işin vahametini ve Allah’ın lanetine uğramanın neticelerine işaret etmektedir.

 

Ebu Hayyân: Müfessirler Ashab-ı Uhdud hakkında on'dan fazla görüş belirtmişlerdir. Her görüşün de bir uzun kıssası vardır. Hepsinin kapsadığı mana şudur: Bazı azılı kâfirler, yerde hendekler kazıp içinde ateş yaktılar. Müminleri bu ateşlerin karşısına diktiler. Dininden döneni bıraktılar, imanda ısrar edeni yaktılar. Ashabu’l Uhdûd müminleri yakanlardır.

 

Kaffâl: Ashabu’l Uhdûd kıssasında çok değişik rivayetler zikredilmiştir. İçlerinde sahih denecek derecede bir şey yoktur. Ancak bu rivayetler şu noktada birleşiyor: Müminlerden bir topluluk, kavimlerine karşı yahut kendilerine hâkim olan kâfir bir krala muhalefet etmişler, o da bunları içi ateş dolu hendeğe attırmıştır. Zannederim ki, bu olay Kureyşliler arasında meşhur idi. Yüce Allah bunu Resulünün ashabına anlatarak dinleri hakkında karşı karşıya kaldıkları eziyetlere sabır ve tahammül etmeleri gerektiğine dikkat çekmiştir.

 

Ali ra: Bir kral sarhoş olup, kız kardeşi ile birlikte oldu. Bunu yö­netimi altındakiler için bir kanun haline getirmek istedi. Fakat bunu kabul etmediler. Bu kadın ona; yüce Allah, kız kardeşleri nikâhlamayı helal kıldı, diye bir hutbe okumalarını istedi. Yine kabul edilmedi. Bu sefer ona, hendekler kazmasını ve kendisine karşı gelen herkesi içine atmasını telkin etti, o da bunu yaptı. İşte onlardan geri kalanlar kız kardeşleriyle evlenirler. Bunlar da Mecusilerdir. Bun­lar önceleri kitab ehli idiler.

 

Yine Ali ra: Uhdûd: Yüce Allah, Habeşlilere bir resul gönder­mişti, Ona birtakım insanlar tabi oldu. Ancak kavimlerinin ileri gelenleri bu işe razı olmadılar. İman edenlere hendekler kazdılar. Rasul’e iman edenler ateş dolu bu hendeklere atıldı. Emzikli bir kadın bebeği ile getirildi. Kadın ateşe atılmaktan korktu. İmanı sarsıldı. Bu tereddüt üzerine bebeği ona: Anacığım sen hak üzerinesin devam et ve korkma, dedi.

 

Yine Ali ra: أَصْحَابُ الأخْدُودِ Yemen halkıdır. Mü'minlerle müşrikler birbirleriyle savaştılar. Oradaki müminler kâfirlere galip geldiler. Sonra yine savaştılar. Bu sefer kâfirler müminlere gâlip geldi. Onları ateşten çukur kazarak içinde yakmışlardı.

 

قُتِلَ أَصْحَابُ الأخْدُودِ النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ

Ayeti hakkında:

Dahhâk İbn Müzâhim ve İbn Abbâs: Bunlar İsrâiloğullarından bir topluluk idiler. Toprak içerisinde bir çukur kazdılar ve orada ateş yaktılar. Sonra bu çukurların üzerinde kadınlı erkekli insanları tutup ateşe attılar. Atılanların Danyâl as. ve ashabı olduğu söylenir.

 

أفضلُ الجهادِ من قالَ كلمةَ حقٍّ عندَ سلطانٍ جائرٍ

الراويأبو سعيد الخدري  المحدثابن حجر العسقلاني  المصدرتخريج مشكاة المصابيح الصفحة أو الرقم: 3/468  خلاصة حكم المحدث : [حسن كما قال في المقدمة]

   الراوي : -  المحدثالألباني  المصدرإصلاح المساجد الصفحة أو الرقم: 29  خلاصة حكم المحدثصحيح

الراويأبو سعيد الخدري  المحدثالألباني  المصدرتخريج مشكاة المصابيح الصفحة أو الرقم: 3633  خلاصة حكم المحدثصحيح

الراويطارق بن شهاب  المحدثالألباني  المصدرصحيح النسائي الصفحة أو الرقم: 4220  خلاصة حكم المحدثصحيح

الراويأبو سعيد الخدري و أبو أمامة و طارق بن شهاب  المحدث :الألباني  المصدرصحيح الجامع الصفحة أو الرقم: 1100  خلاصة حكم المحدثصحيح

 الراويطارق بن شهاب  المحدثالوادعي  المصدرالصحيح المسند الصفحة أو الرقم: 1505  خلاصة حكم المحدثصحيح

الراويأبو أمامة الباهلي  المحدثالوادعي  المصدرالصحيح المسند الصفحة أو الرقم: 482  خلاصة حكم المحدثحسن

الراويأبو أمامة الباهلي  المحدثالبغوي  المصدرشرح السنة الصفحة أو الرقم: 5/314  خلاصة حكم المحدثحسن

Cihadın en efdâli: Zalim bir hükümdar huzurunda söylenecek hak/adaletli bir sözü söyleyen kişidir.

 

Elmalı: Bu konuda hadisçilerin en ziyade tercih ettikleri rivayet Müslim, Tirmizî Nesai ve daha bazılarının Süheyb yoluyla Rasulullah'tan merfu olarak rivayet ederler. Tirmizî buna sade garib bir hasen hadistir, demiş, sahih dememiştir. Onun için biz de yalnız Kur'ân'ın açıklamaları ile yetinelim: Hangi kavimden olursa olsun, Ashabu’l Uhdûd lanetlendiler.

 

Suheyb hadisi ve diğer nakillerden bazıları:

 

 

كان ملِكٌ فيمن كان قبلَكم،‏ وكان له ساحرٌ،‏ فلما كبِرَ قال للملِكِ: إِنَّي قدْ كبِرْتُ فابعثْ إليَّ غلامًا أعلِّمْهُ السحرَ، فبعثَ إليه غلامًا يعلِّمُهُ،‏ فكان في طريقِهِ إذا سلَكَ راهبٌ،‏ فقعَدَ إليه،‏ وسمِعَ كلامَهُ،‏ فأعجبَهُ،‏ فكان إذا أتى الساحرَ مَرَّ بالراهبِ وقعدَ إليه،‏ فإذا أتى الساحرَ ضربَهُ،‏ فشكَى ذلِكَ إلى الراهِبِ،‏ فقالَ: إذا جئْتَ الساحِرَ فقلْ: حبَسَنِي أهلِي،‏ وإذا جئْتَ أهلَكَ فقلْ: حبَسنِي الساحِرُ،‏ فبينَما هو كذلِكَ،‏ إذْ أتى على دابَّةٍ عظيمَةٍ قدْ حبستِ الناسَ،‏ فقال: اليومَ أعلمُ؛ الساحرُ أفضلُ أمِ الراهبُ؟ فأخذ حجَرًا،‏ فقال: اللهم إِنْ كان أمرُ الراهبِ أحبَّ إليكَ من أمرِ الساحرِ فاقتلْ هذه الدابَّةَ حتى يَمضِيَ الناسُ،‏ فرماها فقتَلَها،‏ ومضَى الناسُ،‏ فأتَى الراهِبَ،‏ فأخبرَهُ،‏ فقال لَهُ الراهِبُ: أيْ بُنَيَّ أنتَ اليومَ أفضلُ منِّي،‏ قدْ بلغ من أمرِكَ ما أرى،‏ وأنَّكَ ستُبْتَلَى فلا تَدُلَّ علَيَّ،‏ وكان الغلامُ يُبرِئُ الأكْمَهَ والأبرَصَ،‏ ويُدَاوِي الناسَ من سائرِ الأدواءِ،‏ فسمِعَ جلِيسٌ للملِكِ كان قَدْ عَمِيَ،‏ فأتاه بهدايا كثيرَةٍ،‏ فقال : ما ها هنا أجمَعُ لكَ إِنْ أنتَ شَفَيْتَنِي،‏ قال : إِنَّي لا أشْفِي أحدًا،‏ إِنَّما يشفِي اللهُ عزَّ وجلَّ،‏ فإِنْ آمنتَ باللهِ دعوتُ اللهَ فشفاكَ،‏ فآمَنَ باللهِ،‏ فشفاهُ اللهُ،‏ فأتَى الملِكَ،‏ فجلسَ إليه كما كان يجلِسُ،‏ فقال له الملِكُ مَنْ ردَّ عليكَ بصرَكَ ؟ قال ربي،‏ قال ولكَ ربٌّ غيري ؟ قال ربي وربُّكَ اللهُ،‏ فأخذَهُ فلَمْ يزَلْ يعذِّبُهُ حتى دَلَّ علَى الغلامِ،‏ فجيءَ بالغلامِ،‏ فقال له الملِكُ : أيْ بُنَيَّ قدْ بلَغَ مِنْ سحرِكَ ما يُبرِئُ الأكْمَهَ والأبرَصَ،‏ وتفعلُ وتفعلُ! فقال: إِنَّي لا أشفِي أحدًا،‏ إِنَّما يشفِي اللهُ عزَّ وجلَّ،‏ فأخذه،‏ فلم يزلْ يعذِّبُهُ حتى دلَّ على الراهِبِ،‏ فجيءَ بالراهبِ،‏ فقيل له: ارجعْ عن دينِكَ،‏ فأبَى،‏ فدعا بالمنشارِ،‏ فوضع المنشارَ على مَفْرِقِ رأسِهِ،‏ فشقَّهُ بِهِ حتى وقع شِقَّاهُ،‏ ثُمَّ جيءَ بجليسٍ الملِكِ،‏ فقيل له: ارجعْ عن دينِكَ،‏ فأبَى،‏ فوضَعَ المنشارَ في مَفْرِقِ رأسِهِ،‏ فشَقَّهُ حتى وقَعَ شِقَّاه،‏ ثُمَّ جيءَ بالغلامِ فقيل له : ارجعْ عن دينِكَ،‏ فأبَى،‏ فدفعَهُ إلى نفَرٍ منْ أصحابِهِ،‏ فقال : اذهبُوا بِهِ إلى جبلِ كذا وكذا،‏ فاصعَدُوا به الجبلِ،‏ فإذا بلغتُم بِهِ ذِرْوَتَهُ فإِنْ رجع عن دينِهِ،‏ وإلَّا فاطرحوا،‏ فذهبوا بِهِ،‏ فصعِدُوا بِهِ،‏ الجبَلَ،‏ فقال: اللهم اكفِنيهِم بما شئتَ،‏ فرجفَ بهمُ الجبلُ،‏ فسقطوا،‏ وجاء يَمشي إلى الملِكِ،‏ فقال له الملِكُ : ما فعل أصحابُكَ ؟ فقال: كفانِيهم اللهُ،‏ فدفعه إلى نفَرٍ من أصحابِهِ،‏ فقال: اذهبوا به فاحمِلُوهُ في قُرقُورٍ فتوسَّطوا به البحرَ،‏ فإِنَّ رجع عن دينِهِ،‏ وإلَّا فاقذفوه،‏ فذهبُوا به،‏ فقال: اللهم اكفِنيهِم بما شئتَ،‏ فانكفأتْ بهم السفينةُ،‏ فغرِقوا،‏ وجاء يمشي إلى الملِكِ،‏ فقال له الملكُ : ما فعل أصحابُكَ ؟ فقال: كفانيهم اللهُ،‏ فقال للملكِ : إِنَّكَ لستَ بقاتِلِي حتى تفْعَلَ ما آمرُكَ بِهِ ! قال: وما هو؟ قال: تجمعُ الناسَ في صعيدٍ واحدٍ،‏ وتصلبُنِي علَى جذْعٍ،‏ ثُمَّ خذْ سهمًا من كِنانتي،‏ ثُمَّ ضعِ السهمَ في كبِدِ القوْسِ،‏ ثُمَّ قل: بسمِ اللهِ ربِّ الغلامِ،‏ ثُمَّ ارمِ،‏ فإِنَّكَ إذا فعلْتَ ذلِكَ قتلتَني،‏ فجمع الناسَ في صعيدٍ واحدٍ،‏ وصلبَهُ على جذْعٍ،‏ ثُمَّ أخذ سهْمًا من كِنانتِهِ،‏ ثُمَّ وضع السهمَ في كبِدِ القوسِ،‏ ثُمَّ قال : بسمِ اللهِ ربِّ الغلامِ،‏ ثُمَّ رماه،‏ فوقع السهمُ في صُدْغِهِ،‏ فوضع يدَهُ في صُدْغِهِ موضِعَ السهمِ،‏ فمات،‏ فقال الناسُ: آمنا بربِّ الغلامِ،‏ آمنا بربِّ الغلامِ،‏ آمنا بربِّ الغلامِ،‏ فأُتِيَ الملِكُ،‏ فقيل له: أرأيتَ ما كنتَ تحذرُ؟ قدْ واللهِ نزل بكَ حذرُكَ،‏ قدْ آمنَ الناسُ! فأمر بالأخدودِ بأفواهِ السكَكِ،‏ فخُدَّتْ،‏ وأَضْرمَ النيرانَ،‏ وقال: من لم يرجِعْ عن دينِهِ فأقحِموه فيها،‏ ففعلُوا،‏ حتى جاءَتْ امرأَةٌ ومعها صبيٌّ لَّها،‏ فتَقَاعَسَتْ أنْ تقعَ فيها،‏ فقال لها الغلامُياأمَّهْ اصبِرِي فإِنَّكِ علَى الحقِّ

الراويصهيب بن سنان  المحدثالألباني  المصدرصحيح الجامع الصفحة أو الرقم: 4461  خلاصة حكم المحدثصحيح  انظر شرح الحديث رقم 16730

الراويصهيب  المحدثابن حبان  المصدرصحيح ابن حبان الصفحة أو الرقم: 873  خلاصة حكم المحدثأخرجه في صحيحه  انظر شرح الحديث رقم 16730

الراويصهيب بن سنان  المحدثمسلم  المصدرصحيح مسلم الصفحة أو الرقم: 3005  خلاصة حكم المحدثصحيح  شرح الحديث

 

Sizden önceki kavimlerde bir kral vardı. Bir de onun sâhiri/büyücüsü vardı. Büyücü yaşlanınca krala dedi ki: Ben yaşlandım. Bana bir genç ver de ona büyü öğreteyim. Kral ona bir delikanlı gönderdi. O, delikanlıya büyü öğretiyordu. Gencin gidip-geldiği yol üzerinde bir râhib vardı. Bir ara onun yanında oturdu. Konuşmasını dinledi. Hoşuna gitti. Genç büyücünün yanına geldiğinde rahibe de uğrayıp yanında oturuyordu. Büyücünün yanına geldiğinde –geç kaldığı için-  onu dövdü. Genç büyücüyü rahibe şikayet etti. Râhib dedi ki: Büyücü seni döveceği zaman: Ailem beni tutukladı/geç bıraktı, de. Ailene gittiğinde büyücü beni geciktirdi, de.

Onlar bu durumda iken; bir hayvan/aslan bir gurup insana tebelleş oldu. İnsanlar oradan dışarı çıkamaz/hapis oldu. Genç: Bugün, rahip mi yoksa sâhir mi daha faziletli olduğunu öğreneceğim, dedi. Bir taş aldı ve: Allah'ım!.. Eğer rahibin gidişatı sana büyücüden daha sevimliyse bu hayvanı öldür. İnsanlar kurtulsun, dedi. Taşı attı. Hayvanı öldürdü. İnsanlar da kurtuldu. Delikanlı rahibe geldi. Olup biteni haber verdi. Râhib ona: Yavrucuğum!.. Bugün sen benden daha efdalsin. Senin bu durumundan anladığım kadarıyla sen yakında bazı sıkıntılarla deneneceksin. Aman ha, benden bahsetmeyesin, dedi. Delikanlı sağırları ve dilsizleri iyileştiriyor. Ayrıca başka hastaları da tedavi ediyordu. Kralın meclisinde birisi kör olmuştu, delikanlının ününü duydu. Çokça hediyelerle gencin yanına gelip şöyle dedi: Eğer bana şifa verirsen şunların hepsi senin olsun. Delikanlı: Ben kimseye şifa veremem. Ancak Allah a.c. şifa verir. Eğer Allah’a iman edersen, ben de şifa versin diye Allah'a dua ederim. O da Allah'a iman etti. Dua etti. Allah da adama şifa verdi. Sonra adam hükümdarın meclisine geldi. Her zamanki gibi yerine oturdu. Hükümdar ona: Gözünü sana kim geri verdi, dedi. Adam; Rabbim, dedi. Hükümdar: Senin benden başka Rabbin mi var, dedi. Adam: Evet benim ve senin Rabbin olan Allah, dedi. Hükümdar adamı işkenceye tabi tuttu. Nihayet adam genç çocuktan bahsetti. Genci getirtti. Hükümdar ona: Çocuğum, duyduğuma göre; sen sihirle sağırları ve dilsizleri iyileştirecek kadar büyüde ilerledin. Delikanlı: Ben kimseye şifa veremem. Ancak Allah a.c. şifa verir, dedi. Hükümdar delikanlıyı işkenceye tabi tuttu. Nihayet genç Râhib’ten bahsetti. Râhib’i getirtti. Dininden dön, denildi. Râhib hiç umursamadı. Hükümdar testere istedi. Hükümdarın adamları Rahibin başının ortasına koydu. Onu tam ortadan iki parçaya ayırdı. Körlükten kurtulan hükümdarın meclisindeki adama: Dininden dön, denildi. Adam hiç umursamadı. Hükümdarın adamları Rahibin başının ortasına testereyi koydu. Onu tam ortadan iki parçaya ayırdı. Sonra genci getirttiler ve: Dininden dön, denildi. Delikanlı hiç umursamadı. Adamlarından bir guruba genci teslim edip şöyle dedi: Onu falan dağa götürün. Dağa çıkarın. Dağın zirvesine ulaşınca eğer dininden dönerse döndü. Yoksa dağın tepesinden onu aşağı atın. Adamlar onu dağın tepesine götürdüler. Dağa çıkarttılar. Delikanlı: Ey Allah'ım!.. Şunlardan sen beni dilediğin şekilde koru, diye dua etti. Dağ yerinden oynadı. Onlar aşağı düştüler. Delikanlı yürüyerek hükümdarın yanına geldi. Hükümdar ona: Arkadaşların ne yaptılar, dedi. Delikanlı: Onlara karşı Allah bana etti, dedi. Bunun üzerine hükümdar adamlarından başka bir guruba delikanlıyı verdi. Bunu sandala koyun ve denizin ortasına götürün. Eğer dininden dönerse döndü. Yoksa boğun. Delikanlı: Ey Allah'ım!.. Şunlardan sen beni dilediğin şekilde koru, diye dua etti. Gemi denizin dalgalı yerine gittiklerinde sarsıldı. Adamlar boğuldular. Delikanlı hükümdarın yanına geldi.  Hükümdar: Arkadaşların ne yaptı, dedi. Delikanlı: Onlara karşı Allah bana yetti, dedi.

Delikanlı hükümdara: Sen beni kendi yönteminle öldüremeyeceksin. Ancak sana diyeceğim şekilde olabilir. Hükümdar: Nedir o, diye sordu. Delikanlı: Sen, insanları yüksekçe bir yerde topla. Sonra beni bir hurma kütüğüne as. Sonra terkimden bir ok al. Sonra oku yayın atış yerine koy. Sonra da şöyle söyle: Delikanlının Rabbi olan Allah’ın adıyla. Sonra at.  Eğer böyle yaparsan beni öldürürsün. Hükümdar insanları yüksek bir yerde topladı. Onu bir ağaca astı. Sonra sadağında bir ok aldı. Sonra yayın atış yerine yerleştirdi. Sonra şöyle dedi: Delikanlının Rabbi olan Allah’ın adıyla. Sonra oku attı. Ok delikanlının şakağına isabet etti. Delikanlı elini şakağına koydu. Olaya şahit olan insanlar şöyle dedi: Biz gencin Rabbine iman ettik. Biz gencin Rabbine iman ettik. Biz gencin Rabbine iman ettik. Hükümdarın yakınları yanına geldiler. Ona şöyle denildi: Sen yaptığın işe bak hele. Korktuğun şey senin tam başına geldi. İnsanlar gencin Rabbine iman ettiler. Yani sen üç kişiden korktun, şimdi de halk iman etti. Bunun üzerine Hükümdar, demircilere yol kavşağına hendekler kazılmasını emretti. Hendekler kazıldı. İçleri ateşle dolduruldu. Şöyle dedi: Kim dininden dönmezse ateş çukuruna atın. Görevliler de öyle yaptılar. Oraya emzikli bir kadın çocuğuyla beraber getirildi. Çukura atılacağı esnada kadın direndi ama biraz tereddüt etti, sanki biraz direnci gevşedi. Neredeyse dininden dönecekti. Bunun üzerine çocuk: Annee, sabret. Gerçekten de sen hak üzeresin, diye bağırdı.

Tirmizî: Bu hadîs hasen ve garîbtir.  Bu kıssada Nebi sözü olduğuna dair açık bir ifade yoktur, der.

 

Hafız Ebu'l-Haccâc el-Mızzî: Bu sözün Süheyb b. Sinân yani Suheybu’r Rûmî'nin sözü olması muhtemeldir. Çünkü o, Hıristiyanların haberlerine dair bilgi sahibi idi. Allah en iyisini bilendir.

 

Muhammed İbn İshâk: Zû Nüvâs ordusuyla Necrân halkının üzerine yürüdü. Onları Yahudiliğe davet etti. Yahûdî olma veya ölme arasında muhayyer bıraktı. Onlar ölümü tercih ettiler. O da çukurlar kazdırdı ve ateş yakarak onları kılıçla öldürüp ve yaktı. Takriben onlardan yirmi bin kişiyi öldürdü. İşte Allah Teâlâ, Zû Nüvâs ve askerleri hakkında: Bu ayetleri indirdi.

 

Muhammed İbn İshâk: Sîret’ine göre; …Zû Nüvâs bir gün sabah vaktinde çukurlarda yirmi bin kişi öldürmüştü. Ancak Devs denilen bir kişi kurtuldu. İran'a gitti. Oradan da Şâm kralına gitti. Kral bir mektubla  kendisini Habeş kralı Necâşî'ye gönderdi. Necaşî de Ebrehe başkanlığında Habeş Hıristiyanlardan müteşekkil bir orduyu Yemen’e gönderdi. Yemen’i Yahudilerin elinden kurtardı. Zû Nüvâs denize doğru kaçtı. Boğuldu. Yemen’deki Hıristiyan Habeş hükümdarlığı yetmiş yıl sürdü.

 

Abdurrahmân İbn Cübeyr: Uhdûd hadiseleri:

1.  Tübba zamanında Yemen'de olmuştu.

2.  Konstantin zamanında da İstanbul’da olmuştu. Hıristiyanlar inanç bakımından teslis’e kayınca; gerçek Hıristiyan/muvahhid müminleri yapmış oldukları tandırlara atmışlardı.

3.  Irak-Babil topraklarında olmuştu. Buhtunnasr put yapmış ve insanların ona secde etmesini emretmişti. Karşı çıkan Danyâl as’ın iki arkadaşını ateş dolu tandıra atmıştı.


Ashabı Uhdud'un milliyeti, ve memleketleri hususunda ihtilaf vardır ve bu hususta en az on rivayet bulunmaktadır:

1.  Habeşliler,

2.  Neptiler,

3.  İsrailoğuIIarı. Bu rivayetlerin hepsi de doğru olabilir. Yani hadise yalnız bir yerde değil, bütün bu ülkelerde ce­reyan etmiş olabilir. Ve Kur'an da hepsini kapsamaktadır.

 

Esbât, Süddi'den: Uhdûd ashabının canı çıksın âyeti hakkında çukur üç taneydi:

1.  Irak,

2.  Şam,

3.  Yemen'de açılmıştı.

 

Mukâtil: Çukur üç taneydi:

1.  Necrân'da çukura atan Zû Nüvâs,

2.  Şam'da çukura atan Antnanos,

3.  İran'da çukura atan Buhtunnasr’dı. İran ve Şam'daki çukur olayı hakkında Kur'ân'da bir şey inmemiştir. Ancak Necrân'daki hakkında âyet nazil olmuştur.

 

النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ 5

5.Tutuşturucu ateşlerle.

 

Genel olarak: الْوَقُود/Tutuşturulmuş lafzı genel olarakوَ  harf üstün olarak okunmuş ve odun anlamına gelmektedir.

Eşheb el Ukaylî, Ebu's-Semmâl el Adevî ve İbn es Semeyka; النَّارُ ذَاتُ  /ennâr’u zâtu di­ye her iki kelimeyi de ötreli okumuşlardır ki; alevi bulunan o ateş, onları yak­tı, demek anlamına gelmektedir.  

 

النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ anlamı:

1.  Tutuşturucu, tutuşan ateş.

2.  Katade, Ebû Recâ ve Nasr b. Asım: mastar olarak الْوَقُودِ ‘ı  وُötreli okumuş­lardır. Alevli ve alev alarak yanan ateş anlamına gelir.

3.  İnsanların bedenlerinde yanan, yürek yarası anlamına da gelir.

4.  النَّارُ ذَاتُ/ennâru zâtu di­ye her iki kelime de ötreli okunursa; alevi olan ateş, onları yak­tı, demek anlamına gelmektedir.

 

إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ 6

6. Hani onlar, onun üzerinde/çevresinde oturmuşlardı.

 

O vakit ki onlar ateşin üzerine oturmuşlardı. Yani etrafına toplanmışlar, karşısından seyrediyorlardı.

 

Elmalı: Ateşin üzerine oturmuşlardı ifadesinin anlamı:

1.  Ateş etrafına toplanmış yapılan işkenceleri seyrediyorlar.

2.  Onlar da yakında üzerlerine gelecek dünya-ahiret azabının tam üzerindedirler. Gelecekteki kendi durumlarını seyrediyorlardı.

 

وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ 7

7. Onların müminlere yaptıklarına kendileri de şahit olmuşlardır.

 

Bunlar aynı zamanda, müminlere yaptıkları zulme şahit de oluyorlardı. Katı yürekli kâfirler; hem müminleri ateşe atıyorlar, hem de o feci durumu seyretmekten zevk alıyorlardı. Başka bir anlamı: Müminlere yaptıkları zulüm kendi başlarına mutlaka gelecektir. Ama farkına varamadılar.

 

وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلاَّ أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ 8

Onlar; ancak Azîz, Hamîd Allah'a inanan müminlerden intikam almışlardı.

 

Müminlerin hiçbir suçu yoktu. Sadece لا إله إلا الله demişlerdi. Kâfirlerce bu suç sayılmış. Erkek-kadın denilmeden diri-diri ateş çukurlarına atılarak intikam aldılar.

 

İntikam:

1.  İman-küfür arasındaki savaş,

2.  Müminler arasındaki savaşların temelinde intikam yatmaktadır.

 

Allah Hamîd’dir. Hamd, sadece Allah’a yapılır. Sonsuz-sürekli saygıya sadece Allah layıktır. İnsanlara sonsuz saygı olamaz.

 

Onlar geçici güç ve saltanatlarına güvendiler. Kibirlendiler. Kendilerini en üstün görüyorlardı. Hırsla yeni iman etmiş kişileri ateşe attılar. Hâlbuki en üstün’lük yani اَلْعَزِيزُ/Azîz‘lik Allah’a mahsustur.

 

الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ 9

9. O ki; göklerin ve yerin mülkü kendisinindir. Ve Allah, her şeye şâhittir.

 

O'nun niteliklerinin tamamlayıcısı olmak üzere O bütün göklerde ve yerde olanların ve bunların arasında bulunanların mutlak Mâlik’idir. Mülkünde olan her şeye tam şahittir. Hele bu yaptıkları korkunç uhdûd-olaya Allah hakkıyla şâhittir. Aynı zamanda da Allah intikam sahibidir de.

 

Ey Mekke müşrikleri!.. Benzerleri!.. Ayağınızı denk atın. Onlara ne olduysa, size de olacaktır. Yol yakın. İyi düşünün!..

 

إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ

10. Şüphesiz ki mü'min ve mü'mineleri fitneye uğratanlar, sonra da tevbe etmemiş olanlar, işte onlar için Cehennem azabı vardır. Ve ayrıca onlara Harîk azâbı da vardır.

 

فَتَنُوا / fitneye uğrattılar: Çok ağır bir imtihanla karşı-karşıya getirdiler.

 

Fitne: İmtihan, anarşi, bozgunculuk, günah, şirk, bela ve daha başka manalara gelir. Genellikle bölücülük, bozgunculuk ve meşakkat ağırlıklı imtihan anlamında kullanılır.

 

Fitneye uğratma’dan maksat:

İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Dahhâk ve İbn Ebzâ: Yakanlar.

 

Hasanu’l Basrî: Şu lütuf ve kereme bakın ki; onlar Allah'ın dostlarını ateşe atıyor, Allah ise onları tevbe  ve bağışlanmaya çağırıyor.

 

إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ /Erkek mümin ile mümineleri fitneye uğratmak’dan maksat:

1.  Ashabu’l Uhdûd'dur,

2.  Mekke müşrikleridir,

3.  Geneldir.

 

الْحَرِيقُ / Yakmak, yanmak, ateş, yangın ateşi… Ateş olmaksızın bir şeyin için için yanması, tuzlu yiyecek-içeceklerin insana verdiği yakıntı.

 

وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ /Azâb'ul-Harîk; yangın azabı Cehennem’de ayrı bir ateş demektir. Yani Cehennem azabına ek olarak onlara bu yangın azabı da tatbik edilir. Onlara:

1.  Küfür­lerinden ötürü Cehennem,

2.  Zulümlerinden dolayı da azâbu’l harîk vardır.

3.  Dünyada da bu yangın fitnesi mutlaka kendilerini saracaktır.

 

Bazı müfessirler: Onlar için ahirette Cehennem azabı, dünyada da azâbu’l harîk yangın azabı vardır, demişlerdir.

 

 

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأَنْهَارُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ 11

11. İman edip salih ameller işleyenlere gelince; altında ırmaklar akan cennetler/bahçeler vardır. İşte bu büyük kurtuluştur.

الْفَوْزُ الْكَبِيرُ/Fevzu’l Kebîr: Büyük kurtuluş, murada ermek…

Razî: Ashabu’l Uhdûd kıssası ve özellikle bu âyet şunu gösterir: Öldürülme tehdidi ile küfre zorlanan kişinin yapması gereken en uygun iş korkutulduğu şeye karşı sabretmektir.

 

إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ 12

12. Şüphesiz, Rabbinin yakalaması çok amansız/şedîddir.

 

Bu sûrenin başındaki kasemlerin cevabı:

1.  Muberred ve İbn Cüreyc: Kesinlikle Rabbinin badş’ı/yakalaması şediddir ayeti kasemin cevabıdır.

2.  Kasemin cevabı mukadder de olabilir: Yani; onlar Ashabu’l Uhdûd gibi lanetlenmişlerdir. Dolaylı olarak Sanki Bedir Savaşı ima edilmektedir.

 

Batş: Zorlu, korkunç ve şiddetli yakalamak. Dünyada kâfirleri amansız yaka­lar, azaba uğratır. Ahirette azabı de tatbik eder. Onların dünyada azap görmeleri, Ahiretteki azap cezalarını düşürmez. Dünyadaki azap amansız ve şiddetli olabilir. Nihayetinde bir son veya ölüm vardır. Ama Âhiret azabı öyle değildir. Bu azabın ne sonu ne de ölümü vardır. Ölüp ölüp dirilme ve tekrar tekrar yenilenme yani ebedîlik vardır.

 

إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ 13

13. O, o ilk başlayan ve aynısını tekrarlayandır.

 

Yani: Şüphesiz ki O Allah, ilk yaratan ve sonra da aynı yaratmayı tekrarlayan O'dur, O.

 

Elmalı: Ayetin anlamı hakkında:

1.  Zira ilk yaratan ve sonra da tekrar yaratacak olan ancak odur. İlk yaratmayı da, yeniden hayat vermeyi de o yapar. Onun için onun yakalaması, yaratıklardan hiçbirinin yakalamasına benzemez, son derece şiddetlidir.

2.  Zalim ve kâfirleri dünyada fitne ateşine ve azabına uğrattığı gibi aynısını veya beterini ahirette tekrarlamaya kadirdir.

 

İbn Zeyd ve Dahhâk: Allah yaratışmayı ta başlangıçtan yapar. Sonra da kıyamet günü haşr ile iade eder.

 

İbn Abbas: Her ilk yaratılanı o yaratır, her yeniden yaratılanı o yeniden yaratır. Başka birinin etki ve müdahalesi olamaz. Bu nedenle onun yakalaması son derece şiddetlidir.

 

İbn Abbas: Kâfirlere azap etmeye başlar, sonra da iade eder. Cehennem ateşi onları yer, nihayet kömür olurlar. Sonra da onları yeni bir yaratılışla yeniden yaratır.

 

İbn Abbas: Dünya hayatında iken yanma azabını onlar için ilk olarak var edeceği gibi, âhirette de bu azabı on­lar için tekrar yaratacaktır. Taberî de bu yorumu tercih etmiştir

 

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا سَوْفَ نُصْلِيهِمْ نَاراً كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَزِيزاً حَكِيماً

Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Her defasında derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz. Allah, Azîz ve Hakîm’dir. 4/Nisa:56

 

İnsanlardan;

1.  Kâfir ve zalim olanlar için Allah’ın Harîk ve Badş’ı vardır.

2.  İman edenler için de Allah Ğafûr ve Vedûd’dur.

 

وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ 14

14. Ve O Ğafûr'dur, Vedûd'dur.

 

Kendisine sığınıp tevbe edenin günahını bağışlar. Günah ne olursa olsun.

Vedûd: Çokça muhabbet ve sevgi gösteren veya gösterilendir. Sevgi ve dostluk hissini yaratandır. 

Ğafûr: Tevbe eden imanlı kişileri çokça mağfiret eden.

 

Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O'na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (müminleri) çok sever. 11/Hûd:90

O, çok mağfiret eden ve çok seven/savdirendir 85/Buruc:14

 

İbn Abbas: el Vedûd, Allah kendisini kullarına sevdiren demektir. Yani Salih kullar Allah’ı çok severler. Anlamındadır. Ayrıca dost anlamına da gelir.  

Müberred, Kadı İsmail bin İshak: el Vedûd ifadesi çocuğu olmayan, demektir.

Mücâhid: Dostlarına çokça sevgi gösterendir.

 

ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ 15

15. Arş'ın sahibidir, Mecîd'dir.

 

Arş: Değerli ve yükseklik ifade eder.

 

Arşın sahibi: Kinaye yoluyla mülkün ve saltanatın sahibi anlamınadır.

 

Kaffâl: Arşın sahibi’nden mülk sahibi, saltanat sahibi kastedilmektedir, Sanki kinâye yoluyla arş bu ayette yurt manasına gelmektedir.

el Mecîd ifadesi zâtında ve sıfatında yüce olan demektir.

 

Arş'ın sahibidir, Mecîd'dir. Bütün yaratıkların üstünde bulunan o muazzam Arş'ın sahibidir. Mecîd'dir kavlinde iki kırâet vardır:

1.  Ötre olursa anlam: Arş sahibinin şanı yücedir.

2.  Esre olursa anlamı: Şanı yüce Arş’ın sahibidir. Her ikisi de doğrudur.

 

فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ 16

16.  Dilediğini mutlaka yapandır.

 

Neyi isterse onu yapar. Hükmünün gözeticisi yoktur. Yaptığını da sorgulayacak, engelleyecek yoktur.

 

هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ 17

17. O orduların haberi sana geldi mi?

 

Geldi, geldi… Elbette geldi. Allah vahiyle bildirdi. Allah’ın bildirmesi, müminler için bizzat görüp-işitmelerinden daha kesindir.

Cunûd ifadesi Cund’un çoğuludur, askerler demektir.

 

Ordular’dan maksat, nebîler karşısında bir araya gelip onlara eziyet eden kitlelerdir. Firavun ve Semûd kelimeleri cunûd kelimesinin bedelidir. Ya­ni onlar Firavun'un orduları, Semûd'un ordularıdır.

 

حَدِيثُ الْجُنُودِ /Orduların haberi: Onların yaptıkla­rını da başlarına gelen Allah’ın azabını da sen iyi bilirsin. Kavmin de bilir. Yine de onlara hatırlat. Yani; önceki orduların başına gelenler, Rasûlullah’ın kâfir kavminin de başına gelecektir. Bu ayet kâfirleri tehdit mahiyetindedir.

 

فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ 18

18. Firavun ve Semûd'un.

 

Kur’ân’da, bazı kavimlerin isimleri zikredilmiştir. Bunların zikrediliş nedeni; genellikle takdir, tebşir, örnek, ibret, tehdit, uyarı… gibi niteliklere sahiptir. Bu ayetteki Firavun ve Semûd kavimlerinin zikrediliş nedeni sanki uyarı ve tehdittir.

فِرْعَوْنَ Allah’ın Rasûlü’ne isyan eden meşhur bir zalimdir. Ehli kitap tarafından çok iyi tanınıyordu.

ثَمُودَ  Bu da Allah’ın rasûlü Sâlih’e isyan eden meşhur Hicr bölgesinde yaşayan bir toplumdur. Araplar tarafından çok iyi tanınıyordu.

Bu ikisinin örnek olarak verilme nedeni: Kur’an’ın indiği zamandaki Araplar bunları ve başlarına gelenleri çok iyi bilmelerinden dolayıdır.

 

بَلْ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍ 19

 

19.  Doğrusu küfredenler, yalanlama içindedirler.

 

Yani senin kavminden olan kâfirler Fi­ravun ve Semûd'un ordularından beter. Öyleyse bunlar Firavun ve Semûd ordularından daha faz­la azaba müstahaktır.

 

İnançsızların yalanlaması; gerçekten bir konunun yanlışlığından dolayı değildir. Bunların yalanlaması; hesaplarına gelmeyen gerçeklerin karartılmasıdır. Yaptıkları tantana, gürültü, yaygaralarla algı operasyonu yaparlar. Algı operasyonu yeni bir olay değildir. Zalim ve kâfirlerin hak ve hukuka galip gelebilmeleri için yaptıkları karalamalardır.

Yalanlama başlı başına bir metottur. Kibir, inat, şöhret, makam, çıkar peşine düşenler daima yalanı yöntem olarak kullanırlar.

 

Sanki:

1.  Bu dinden murad, Âhiret, haşır-neşir, mizan-sorgu, hesap-kitabı… gibi konuları haber veren Vahiy’dir.

2.  Kâfirler; Âhiret konularının hak-doğru olduğunu bilirler. Ama muhalefet etmeyi inatlık ve inkâr üzerinde yürütüyorlar. Akıl-mantığı bırakıp atalarından gördüğü yanlış yaşantıyı devam ettiriyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi tebliğ edilen Vahiy’i yalanlıyorsunuz.

 

Tekzîb-yalanlama: Geleneksel muhalefet yöntemlerinden biridir. Karşılıklı kapışan/yarışan unsurlar birbirlerine saldırır. Zaman zaman saldırılar normal zeminin dışına çıkar. Karşıyı karalamak, çökertmek ve hatta yok etmek için şu hususları icra ederler:

1.       Geleneksel saldırıları yapar.

2.       Yanıltıcı manevralar yapar.

3.       Karşıyı kamuoyunda gözden düşürmek için iftira atar.

4.       İftira-yalanları kampanyaya dönüştürür.

5.       Hesabına gelen habbeyi kubbe, kubbeyi de habbe yapar.

6.       Gerçekleri gizler hatta inkâr eder.

7.       Kendi uyduruklarını gerçek olarak takdim eder.

8.       İnkâr, yalan ve iftiralarını sürekli ve her yerde tekrarlar.

9.       Karşıyı sürekli baskı altında tutmaya çalışırlar

10.   Karşıdaki Emin-Güvenilir kimseleri yalancılıkla itham eder.

11.   İftira eder, karşıyı itibarsızlaştırır.

12.   Kendi zalimini mazlum, karşı mazlumu da zalim gösterir.

13.   Karşının bütün düşmanlarını dost edinir.

 

Onlar ne derlerse desinler:

 

وَاللَّهُ مِنْ وَرَائِهِمْ مُحِيطٌ 20

20. Allah ise onları arkalarından kuşatandır.

 

Bu kâfirler Allah'ın elinden kurtulamayacaklar.

 

Bu kâfirlerin küfür ve sapıklıklarını hakkıyla bilir. Onların geçmişini, hâlihazır halini, geleceğini noksansız bilir.  Şahit, delil ve vesikalarıyla bilir. Kendilerini, kendi yaptıklarına şahit göstererektir.

 

Kurtubî: Firavun’un başına gelen belanın benzeri bunların başına gelecektir. Allah buna kadirdir. Mekkeli müşrikleri etrafı kuşatılan-muhasara altına alınan kimse gibidir.

Sanki: Ey Rasulüm!.. Bunlar kaçmak şurada dursun, kıpırdayamayacaklar bile. Çünkü Allah onları arkalarından kuşatmıştır. Farkında değiller.

 

Onlar Kur’ân hakkında ne derlerse desinler:

 

بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ 21

21. Doğrusu o, şanlı bir Kur'ân'dır.

 

مَجِيدٌ Mecid: Çok şerefli, eşsiz benzeri yaratılmamış anlamındadır,

 

Kurtubî: مَجِيدٌ Şerefi, cömertliği, bereke­ti sonsuzdur. O insanların ihtiyaç duydukları din ve dünya ahkâmına dair bir açıklamadır. Müşriklerin iddia ettikleri gibi değildir.

 

فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ 22

22  Levhu’l Mahfûz'dadır.


Kur'an bir Levh'dedir. O levh şeytanların tasallutundan korun­muştur.


Mukâtil: Levhu’l Mahfûz Arş'ın sağındadır ve onun hakkında birçok haberler gelmiştir. Biz ona iman ediyoruz. Fakat onun ma­hiyetini araştırmakla mükellef değiliz.

 

Diyanet Tefsiri: Levhu’l mahfûz hakkındaki müfessirlerin görüşleri:

1.  Levhu’l Mahfûz, mahlûkatla ilgili her şeyin kaydedildiği ve ancak meleklerin okuyabileceği bir levha, bir kitaptır.

2.  Yedi kat göğün üzerinde bulunan ve şeytanlara yasaklanan bir levhadır.

3.  Kur'an'ın hiçbir zaman tahrif edilmeyeceğini, her dö­nemde bütün ilave çıkarma ve lafzî değişikliklerden korunaca­ğını ifade eden bir terimdir.

 

 

عن ابنِ عباسٍ قال: إنَّ في صدرِ اللوحِ المحفوظِ، لا إلهَ إلا اللهُ وحدَه، دينُه الإسلامُ، ومحمدٌ عبدُه ورسولُه، فمن آمن باللهِ، وصدَّق بوعدِه، واتَّبَعَ رُسُلَه، أدخلَه الجنةَ. قال: واللوحُ، لوحٌ من درةٍ بيضاءَ، طولُه ما بين السماءِ والأرضِ، وعرضُه ما بين المشرقِ والمغربِ، وحافَّتاه الدرُّ والياقوتُ، ودفَّتَاهُ ياقوتةٌ حمراءُ، وقلمُه نورٌ، وكلامُه معقودٌ بالعرشِ، وأصلُه في حجرِ ملَكٍ

الراوي : المحدثابن حجر العسقلاني  المصدرتحفة النبلاء الصفحة أو الرقم: 57  خلاصة حكم المحدثإسناده ضعيف جداً

Mukâtil, İbn Cüreyc, Mücâhid, İbn Abbâs'tan nakleder ki; bu levhanın üstünde: Bir tek Allah'tan başka ilâh yoktur, O'nun dîni İslâm'dır, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür. Kim, Allah'a inanır, vaadini doğrular ve rasullerine tâbi olursa; Allah onu Cennet’ine girdirir, ibaresi yazılıdır. İbn Abbâs: Bu levha beyaz inciden bir levhadır, uzunluğu gökle yer arası, genişliği de doğu ile batı arası kadardır. Onun altı inci ve yakut, sayfaları kırmızı yakut, kalemi nurdur. Kelamı Arş'a dayanır, aslı meleğin kucağındadır.

 

 

إنَّ اللَّوحَ المَحفوظَ الَّذي ذَكَرَ اللَّهُ: بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ في جَبهةِ إسرافيلَ

الراويعبدالعزيز بن صهيب  المحدثالألباني  المصدرالسلسلة الضعيفة الصفحة أو الرقم: 726  خلاصة حكم المحدثضعيف

الراوي المحدثابن حجر العسقلاني المصدرتحفة النبلاء الصفحة أو الرقم: 58 خلاصة حكم المحدثلا يثبت إسناده

 

İbn Cerîr Taberî: Enes b. Malik ve Mücahid: Yüce Allah'ın söz konusu ettiği Levhu’l Mahfûz İsrafil'in tam alnı hizasındadır.

 

عنِ ابنِ عبَّاسٍ رضيَ اللَّهُ عنهُما أنَّ القرآنَ نزلَ من اللَّوحِ المَحفوظِ إلى بيتِ العزَّةِ في رمَضانَ وصارَ جبريلُ يأخذُهُ مِن هذا البيتِ فينزِلُ بِهِ على رسولِ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عليه وسلَّمَ

الراويالمحدثابن عثيمين  المصدر : تفسير الفاتحة والبقرة الصفحة أو الرقم: 2/332  خلاصة حكم المحدث:  ضعيف

İbn Abbâs: Kur’ân Levhu’l Mahfûz’dan Ramazan ayında Buytu’l İzzet’e indi. Cibrîl de bu evden alıp Rasûlullâh sav’e indirdi.

 

 

Kur’ân’ın aslı Levhu’l Mahfûz'dadır. Korunmuştur, fazlalık veya eksiklik yoktur. Tahrif veya değişime uğramaz.


Hasan el-Basrî: Bu şanlı Kur'ân, Allah'ın katında korunmuş levhadadır. Ondan dilediği kadarını kullarından dilediğine indirir.

 

 

 

بسم الله الرحمن الرحيم . 
قال تعالى : ( والسماء ذات البروج ( 1 ) واليوم الموعود ( 2 ) وشاهد ومشهود ( 3 ) قتل أصحاب الأخدود ( 4 ) النار ذات الوقود ( 5 ) إذ هم عليها قعود ( 6 ) ) . 
( 
و ) الواو للقسم ، وجوابه محذوف ؛ أي لتبعثن ونحوه . 
وقيل : جوابه قتل ؛ أي لقد قتل . 
وقيل : جوابه : ( إن بطش ربك ) [ سورة البروج : 12 ] . 
( 
واليوم الموعود ) : أي الموعود به . 
و ( النار ) : بدل من الأخدود. وقيل : التقدير: ذي النار؛ لأن الأخدود هو الشق في الأرض . وقرئ شاذا بالرفع ؛ أي هو النار . 
و ( إذ هم ) : ظرف لقتل . وقيل : التقدير : اذكر . 
قال تعالى : ( إن الذين فتنوا المؤمنين والمؤمنات ثم لم يتوبوا فلهم عذاب جهنم ولهم عذاب الحريق ( 10
( 
فلهم عذاب جهنم ) : 
قيل : هو مثل قوله تعالى : ( فإنه ملاقيكم ) [ الجمعة : 8 ] . 
قال تعالى : ( وهو الغفور الودود ( 14 ) ذو العرش المجيد ( 15 ) ) . 
قوله تعالى : ( المجيد ) بالرفع نعت لله عز وجل ، وبالجر للعرش . 
قال تعالى : ( هل أتاك حديث الجنود ( 17 ) فرعون وثمود ( 18 ) ) . 
قوله تعالى : ( فرعون وثمود ) : قيل : هما بدلان من الجنود . وقيل : التقدير : أعني . 
قال تعالى : ( بل هو قرآن مجيد ( 21 ) في لوح محفوظ ( 22 ) ) . 
قوله تعالى : ( محفوظ ) بالرفع : نعت للقرآن العظيم ، وبالجر للوح .