078- Nebe

78- سورة النبأ

بسم الله الرحمن الرحيم

عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ 1 عَنْ النَّبَإِ الْعَظِيمِ 2 الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ 3 كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ 4 ثُمَّ كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ 5 أَلَمْ نَجْعَلْ الأَرْضَ مِهَاداً 6 وَالْجِبَالَ أَوْتَاداً 7 وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجاً 8 وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتاً 9 وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاساً 10 وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشاً 11 وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعاً شِدَاداً 12 وَجَعَلْنَا سِرَاجاً وَهَّاجاً 13 وَأَنزَلْنَا مِنْ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجاً 14 لِنُخْرِجَ بِهِ حَبّاً وَنَبَاتاً 15 وَجَنَّاتٍ أَلْفَافاً 16 إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتاً 17 يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجاً 18 وَفُتِحَتْ السَّمَاءُ فَكَانَتْ أَبْوَاباً 19 وَسُيِّرَتْ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَاباً 20 إِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَاداً 21 لِلْطَّاغِينَ مَآباً 22 لابِثِينَ فِيهَا أَحْقَاباً 23 لا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْداً وَلا شَرَاباً 24 إِلاَّ حَمِيماً وَغَسَّاقاً 25 جَزَاءً وِفَاقاً 26 إِنَّهُمْ كَانُوا لا يَرْجُونَ حِسَاباً 27 وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّاباً 28 وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ كِتَاباً 29 فَذُوقُوا فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلاَّ عَذَاباً 30 إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازاً 31 حَدَائِقَ وَأَعْنَاباً 32 وَكَوَاعِبَ أَتْرَاباً 33 وَكَأْساً دِهَاقاً 34 لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْواً وَلا كِذَّاباً 35 جَزَاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَاءً حِسَاباً 36 رَبِّ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرَّحْمَنِ لا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَاباً 37 يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفّاً لا يَتَكَلَّمُونَ إِلاَّ مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَقَالَ صَوَاباً 38 ذَلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا 39 إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنتُ تُرَابًا 40

 

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1.      Birbirlerine neyi soruyorlar?

2,3.   Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri büyük haberi (mi)?

4.      Hayır, ileride bilecekler.

5.      Yine hayır; ileride bilecekler.

6,7.   Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?

8.      Sizleri (erkekli-dişili) eşler hâlinde yarattık.

9.      Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık.

10.    Geceyi (sizi örten) bir elbise yaptık.

11.    Gündüzü de geçimi temin zamanı kıldık.

12.    Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik.

13.    Alev alev yanan aydınlatıcı ve ısıtıcı bir kandil yarattık.

14,15,16. Taneler, bitkiler, sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye yağmur yüklü yoğun bulutlardan şarıl şarıl yağmur yağdırdık.

17.    Şüphesiz hüküm ve ayırma günü belirlenmiş bir vakittir.

18.    Bu, sûra üfürüleceği gün gerçekleşir ve siz bölük bölük gelirsiniz.

19.    Gök açılır ve kapı kapı olur.

20.    Dağlar yürütülür, serap hâline gelir.

21,22,23. Şüphesiz cehennem, bir gözetleme yeridir; azgınlar için, içinde çağlar boyu kalacakları bir dönüş yeridir.

24.    Orada ne bir serinlik ve ne de içecek bir şey tadacaklar!

25,26.        Ancak, uygun bir ceza olarak kaynar su ve irin içecekler.

27.    Çünkü onlar hesaba çekilmeyi ummuyorlardı.

28.    Âyetlerimizi de alabildiğine yalanlamışlardı.

29.    Biz ise, her şeyi bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) tamamiyle sayıp tespit ettik.

30.    Kâfirlere şöyle denilir: “Şimdi tadın. Artık bundan sonra yalnızca azabınızı artıracağız.”

31,32,33,34. Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.

35.    Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan.

36,37,38. Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahmân’dan bir mükâfat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh’un (Cebrail’in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah’a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahmân’ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.

39.    İşte bu, hak olan gündür. Artık dileyen kimse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.

40.    Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkârcının, “Keşke toprak olaydım!” diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık.

 

بسم الله الرحمن الرحيم

عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ1 عَنْ النَّبَإِ الْعَظِيمِ2 الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ3

1. Birbirlerine neyi soruyorlar?

2. O büyük haberden mi?

3. Kendilerinin ihtilaf ettikleri husustan mı?  

 

عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ1

1. Birbirlerine neyi soruyorlar?

 

عَمَّ ifadesi عَنْ مَا  / kelimelerinde meydana gelmiş bir soru şeklidir. Hangi şey hakkında? Ne hakkında? Neyi? Anlamlarına gelmektedir.

"Tesâül: İnsanların birbirine karşılıklı soru sormalarıdır.

 

Kimler Soruşturuyorlar:

1.  Kureyş müşrikleri,

2.  Müşrikler-müminler birbirine guruplaşarak soruyorlar.

3.  Müşrikler Rasulullah’a: Bizi tehdit ettiğin ahiret ne zaman? Diyorlardı. 

 

.

Zeccac: يَتَسَاءَلُونَ  /birbirle­rine soruyorlar lafzındaki هم zamir Kureyş'e aittir.

 

İbn Abbas: Kureyş kendi aralarında Kur'ân hakkında konuşuyorlardı. Kimi­si Kur'ân'ı tasdik ediyor, kimisi yalanlıyordu. Bunun üzerine Birbirlerine neyi soruyorlar ayeti nazil oldu.

Ferra: Ne hakkında konuşup duruyorlar?

 

 

 

عَنْ النَّبَإِ الْعَظِيمِ 2

2. O büyük haberden mi?

 

Kurtubî: Sanki birbirlerine neyi soruyorlar? Büyük haberi mi? diye buyrulmuş gibidir.

 

النَّبَأُ الْعَظِيمُ /büyük haber:

Kıyametin dehşetli oluşumu esnasında, hayret, korku ve can derdinden dolayı kâinattaki bütün mahlûkatın gürültü, gümbürtü ve canhıraş çığlıkları çok büyük yani azîm olacaktır. İşte bu olayın adı; en Nebeü’l Azîm’dir.

 

Büyük haber ifadesi muhtemelen;

1.  Kıyamet, tekrar diriliş ve Haşır’dır. Yakında ölümden sonra diriliş var mı, yok mu, bileceklerdir. Kıyametin oluşumuna Allah’ın kudreti yeterli mi, değil mi? Bilecekler.

2.  Kur’ân: Kur'ân'ın akıbetini ya­kında bileceklerdir. Kur’ân nedir? Zikr, zikrâ, Tezkira nedir? Kimin sözüdür? Neden bahsediyor? Şiir mi? Sihir mi? Fesahatini, belağatını, icazlığını ayetler indikçe daha iyi anlayacaklar. Yakında bileceklerdir.

3.  Muhammed as’ın nübüvveti ve risaletidir: Kendileri gibi bir insan olan Muhammed as’ın Nebiliği, ğaybdan haber vermesi nedir? Nübüvvet nedir? Haber/nebe büyük haber nedir? Meleğin, zenginin veya çok güçlü birinin değil de bir yetimin Nebî olmasını yakında bilecekler.

4.  Yahudilerin ahiret vb konularda sorular soruyorlardı……

5.  Kureyş Nübüvvetin başlaması ile şaşırttı. Şaşırdıkça aklı, düşünceyi ve muhakemeyi ayaklar altına aldı. Taşkınlaştı. İnkâr ve küfrü iş edindi. Muhammed as’a ve Müslümanlara karşı zulümleri arttıkça arttı. Yaptıkları zulümlerine mukabil yakında başlarına gelecek Bedir felaketini bilecekler, öğreneceklerdir.

 

İbn Abbas: O Kur ân’dır.

 

 قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ 67 أَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ

De ki: O büyük bir haberdir. Siz ise ondan yüz çevirenlersiniz. 38/Sad:67-68

 

Katade: Bu büyük haber, ölümden sonraki diriliştir. İnsanların bir kısmı tas­dik bir kısmı da yalanlıyorlardı.

 

Dahhak: İbn Abbas’tan: Yahudiler, Rasulullah'a pek çok hususa dair soru sormuşlardı. Allah da onların ken­di aralarındaki ayrılıklarını ona haber verdi. Sonra onları tehdit ederek: Hayır, yakında bileceklerdir diye buyurdu.

 

 

الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ3

3. Kendilerinin ihtilaf ettikleri husustan mı? 

 

وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ رَحْمَةً مِنَّا مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ هَذَا لِي وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِنْ رُجِعْتُ إِلَى رَبِّي إِنَّ لِي عِنْدَهُ لَلْحُسْنَى فَلَنُنَبِّئَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِمَا عَمِلُوا وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ (50)

Andolsun! Başına gelen bir zarardan sonra kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak mutlaka “Bu benim hakkımdır, Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Andolsun, Rabbime döndürülürsem, şüphesiz O’nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır” der. Andolsun, biz inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve andolsun, onlara mutlaka ağır azaptan tattıracağız.41/Fussilet:50

 

 

كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ 4 ثُمَّ كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ 5

4. Hayır, yakında bilecekler.

5. Yine hayır; yakında bilecekler.

 

Dahhâk: Birinci كَلاَّ kafirlerle, ikinci كَلاَّ mü'minlerle ilgilidir.

 

Kadî: Birinci كَلاَّ: Onlar, haşrın ve hesabın ne demek olduğunu bilecekler.

İkinci كَلاَّ: Onlar bizzat gözleriyle görünce o azabın ne demek olduğunu anlayacaklar.

 

 

كَلاَّ /Hayır ifadesi ile;

Onların, ölümden sonra dirilişi inkâr etmelerini veya Kur'ân'ı yalanlamalarını reddetmektir. Bundan dolayı üzerinde vakıf yapılır.

Bunun:

1.  Hayır,

2.  Gerçekten,

3.  Dikkat edin, haberiniz olsun ki anlamlarında olabilir.

 

 

ثُمَّ كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ 5

5. Yine hayır; yakında bilecekler.

 

Yani gerçekten onlar Muhammed as.'ın getirdiği Kur'ân'ın doğruluğunu ve onun söz konusu ettiği ölümden sonra dirilişin gerçek olduğunu bileceklerdir.

 

İbn Cerir: Dahhak'tan: Birinciكَلاَّ ‘da; Hayır, kâfirlerin dedikleri yanlıştır. Kâfirler yakında bu yalanlamanın sonucunu bileceklerdir. İkin­ciكَلاَّ ‘da; Hayır müminler de yakında bu tasdiklerinin sonucunu bileceklerdir, demektir.

 

O büyük haberi bilecekler, bilecekler ama iş işten geçtikten sonra bilecekler. Dünyada bilselerdi belki faydası olurdu. Ama ahirette bilecekler. O zaman kendilerine fayda bile vermeyecektir.

 

أَلَمْ نَجْعَلْ الأَرْضَ مِهَاداً 6

Biz, yeri bir beşik yapmadık mı?

 

 

Yüce Al­lah onlara; tekrar dirilişi vurgulamak için görüp bildikleri delilleri sıralayarak kudretini hatırlatmaktadır.

 

مِهَاداً /Beşik: Yatak ve döşek demektir.

Yani çocuk için beşik ney­se, yer de insanlar için odur.

Yüce Allah:

الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ الأَرْضَ فِرَاشاً

O ki yeryüzünü sizin için bir döşek yaptı. 2/Bakara:22

 

 

 

وَالْجِبَالَ أَوْتَاداً 7

Dağları da bir kazık kılmadık mı?

 

Dağları da yer sabit dursun, sağa-sola kayıp yamuklaşmasın diye bir kazık kılmadık mı?

 

وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجاً 8

Sizi de çift çift yarattık.

 

 

Mücahid: Sizi çiftler olarak yarattık yani ikişer ikişer yarattık.

 

أَزْوَاجاً /çifter:

1.  Erkek-dişi,

2.  Çirkin-güzel, zengin-fakir gibi zıtlıklar içerisinde yarattık.

 

وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتاً 9

Uykunuzu bir dinlenme yaptık.

 

Yani Biz, uykuyu bedenleriniz için rahatlatıcı kıldık.

İbnu'l Enbarî: Dinlenmeyeسُبَاتاً /subat de­nilmez.

 

سُبَاتاً /subât’ın asıl anlamı:

1.  Uzanmaktır. Kişi dinlenmek istediğinde uzanır. Bundan dolayı dinlenmeye sebt denilmiştir.

2.  Kesmektir. Kişi uyuduğunda in­sanlar ve etrafı ile ilgisi kesilir. Onun için su­bat/uyku ölüme benzetilmiştir.

 

Türkçemizde سُبَاتاً /subat çok güzel biçimde kullanılmaktadır:

Biraz uzandım. Yani; biraz uyudum.

Biraz kestirdim. Yani; biraz uyudum

 

 

وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاساً 10

Geceyi bir elbise yaptık.

 

لِبَاسٌ/libâs: insanın giyindiği ve sarınıp büründüğü şeydir.

Gecenin karanlığı, elbise gibi insanları bürüdüğü için; geceye mecaz olarak libâs denilmiştir.  

 

Yani;

Taberi: Gecenin karanlığı sizi elbise gibi bürür ve örter.

İbn Cübeyr ve Süddi: Sizin için bir rahat ve sükun demektir.

 

وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشاً 11

Gündüzü de geçim zamanı kıldık.

 

مَعَاشاً /meâşâ ifadesi iki anlama gelebilir:

1.  Masdar olursa: Biz gündüzü, geçimlik kıldık.

2.  Zaman olursa: Biz gündüzü, geçim zamanı kıldık.

 

وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعاً شِدَاداً 12

Üzerinize güçlü yedi’yi yapılandırdık.

 

 

Yaratılışları sapasağlam, yapıları son derece güçlü demektir.

 

Üzerinizde yani; yerküre üzerinde yedi veya pek çok temelleri bina ettik. !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

 

وَجَعَلْنَا سِرَاجاً وَهَّاجاً 13

Ve parıldayan ve ısı yayan bir kandil yarattık.

 

Burada:

جَعَلَ/yarattı anlamındadır.  

سِرَاجاً Bu da güneştir.

وَهَّاجاً Parlaması olan şey, Mücevher parıltısı demektir.

 

Kelbî’den İbn Abbas:  وَهَّاجٌmükemmel parıldayan, ışık saçan demektir.

 

 

وَأَنزَلْنَا مِنْ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجاً 14

Ve sıkıştırılanlardan şarıl şarıl bir su indirdik.

 

الْمُعْصِرَاتِ/ el Mu’sirât: ne demektir?

1.  Yağmur yüklü bulutlar.

2.  Bulutları sıkıştıran rüzgârlardır.

3.  Semadır. Yani bulutların bulunduğu hava tabakasındaki soğuk-sıcak ortamlarıdır.

 

الْمُعْصِرَاتِ/ el Mu’sirât:  

İbn Abbas: Maksat bulutlardır.

Süfyan, Rabi', Ebu'l-Aliye ve Dahhâk: Su ile sıkılan ve henüz yağmur yağdırmamış olan bulutlara denilir. Ay hali olması zama­nı gelmiş ve henüz ay hali olmamış kadına elmu'sır denilir. Bulutlara da yağmur yağdırdıklarından ötürü elmu'sır denilmektedir.

İbn Abbas, Mücahid ve Katade: Sıkıştırıcılar, sıkanlar’dan kasıt rüzgârlardır. Rüzgârlar bulutları sıktığı için bu isim verilmiş gibidir.

Nehhâs: Yağmur getiren rüzgârlara bu isim verilir.

Katade: Bu sema demektir.

Ubey b. Ka'b, Hasen, İbn Cübeyr, Zeyd b. Eslem ve Mukatil b. Hayyan: Sıkıştırılanlardan semavattan anlamındadır.

 

ثَجَّاجاً/seccâca ifadesi: Dökmek, dökülmek, akmak, akıtmak… anlamlara gelmektedir.

Zeccâc: Döken ve yağdıran anlamındadır.

İbn Zeyd: Şarıl şarıl, bol bol demektir.

Kelbî, Mukâtil ve Katâde: Akıtılan ve dökülen manasınadır.

 

Rasulullah as’a mebrur/makbûl hacca dair soru sorulduğunda: O acc ve seccdir, buyurdu.

Acc: Telbiye getirirken sesi yükseltmek,

Secc ise kan akıtmak ve hediye­lik kurbanlıkları kesmek demektir.

 

 

لِنُخْرِجَ بِهِ حَبّاً وَنَبَاتاً 15

Onunla taneler ve bitkiler çıkaralım diye,

 

بِهِ /Onunla yani o su ile,

حَبّاً /tane buğday, arpa vb. insanların temel gıdasıdır.

نَبَاتاً/ot türleri yonca vb. hayvanların temel gıdasıdır.

 

وَجَنَّاتٍ أَلْفَافاً 16

Sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye.

 

 

أَلْفَافاً /dalları sarmaş dolaş olmuş,

وَجَنَّاتٍ /bahçeler çıkaralım diye.

جَنَّاتٍ أَلْفَافاً /bitkileri ve ağaçları birbirine girip sarmaş-dolaş olmuş bahçeler.

 

 

إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتاً 17

Şüphe yok ki fasl günü, belirlenmiş bir vakittir.

 

يَوْمَ الْفَصْلِ/yevme’l fasl; Ayırdetme günü demektir.  

Yani; Yüce Allah o gün ya­rattıkları arasındaki ayırdedici hükmünü verecektir.

 

يَوْمَ الْفَصْلِ/ Ayrıştırma-karar günü:

1.  Şimdiki kurulu dünya düzeninin sonu,

2.  Kâinattaki mahlûkatın hayatının sonu,

3.  Din gününün ceza-mükâfatın tahakkuku,

4.  Bütün davaların bitip mükâfatın bir arada haşrı günüdür.

 

Başka bir değerlendirme: Akrabalığı, hısımlığı, dostlukları… fasl günü bitecektir. Birbirinden ayrılacaklar:

1.  Kardeşler-bacılar,

2.  Ana-babalar,

3.  Zalimler-mazlumlar,

4.  Müminler-müşrikler,

5.  Müslümanlar-münafıklar…

 

يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجاً 18

Bu, sûra üfürüleceği gün gerçekleşir ve siz bölük bölük gelirsiniz.18

 

Ölümden sonra sûra diriliş için üfürülecek olan o günde amelleri­n arz edileceği yere siz de kısım kısım ümmetler halinde ön­derleriyle birlikte geleceksiniz.

 

Onlar buraya, toplanma işi tamamlanana kadar, bölük bölük gelirler, demektir. Zümer:68

Ata: "Her peygamber ümmetiyle birlikte gelir.

"O gün her ümmeti, İmamlanyla (oraya) çağırırız 17/İsra:71

 

 

Sûr'a üfleme ne demek:

1.  Sûr'a üfleme, ruhların bedenlerine üflenmesi demektir.

2.  Sûr, üflenen bir boynuz-borazan demektir.

 

 

 

وَفُتِحَتْ السَّمَاءُ فَكَانَتْ أَبْوَاباً 19

Gök açılır ve kapılar olur.

 

Gök meleklerin inmesi için açılıp kapı kapı olacak.

Kurtubî: Gök parça parça olacak: Sanki göğün her parçası birer kapıya dönüşecek.

F. Razî: Çünkü kapıların açılması, yarılma ve çatlama olmaksızın kapılar açılabilir.

 

فَكَانَتْ أَبْوَاباً /ifadesi:

1.  Kapıları olacaktır takdirinde olursa: Gök kapılara dönüşecektir.

2.  Göğün kendisine mahsus yolları vardır. Yollar için kapılar oluşun­caya kadar gök parçalanacaktır.

3.  Her kul için semada iki yol vardır. Birisi ameline diğeri de rızkının bulunduğu yere gider, denilir. Kıyamet kopacağı vakit, bu kapılar açılacaktır. İsrâ hadisi gibi: Sonra semâya yükseltildik. Ceb­rail, kapının açılmasını istedi. Sen kimsin diye soruldu…

 

وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَاءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلائِكَةُ تَنزِيلاً  25

Ve o günde gökyüzü bulutla yarılacak, melekler ardı arkasına indirileceklerdir. 25/Furkan:25

 

وَسُيِّرَتْ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَاباً 20

Dağlar da yürütülüp, serap olacak.

 

 

Dağ diye bir şey kalmayacak.

سُيِّرَتْ/Yürütülür; köklerinden koparılır, sağa-sola savrulur.

 

Dağlar:

Un ufak olacak:

وَحُمِلَتْ الأَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً 14

Yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp da birbirine bir çarpışta hepsi toz haline geldiği zaman. 69/Hakka:14

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ 5

Atılmış renkli yünler gibi olacak. 101/Kâria:5

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ9

Dağlar atılmış yünler gibi olur. 70/Mearic:9

وَبُسَّتْ الْجِبَالُ بَسّاً 5 فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثّاً 6

Dağlar darmadağın edilip de, saçılmış toz zerrecikleri haline geldiğinde. 56/Vakıa:5-6

 

Dağların saçılmalarıdır.

 وَيَسْأَلُونَكَ عَنْ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنسِفُهَا رَبِّي نَسْفاً 105

De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak. 20/Taha:105

 

Dağların yürütülmesi:

وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ صُنْعَ اللَّهِ الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ إِنَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ 88

Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. 27/Neml:88 

وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الأَرْضَ بَارِزَةً 47

Dağları yürüteceğimiz ve senin yeryüzünü çırılçıplak göreceğin günü bir hatırla. Biz onları mahşerde toplarız da içlerinden hiçbirini bırakmayız. 18/Kehf:47

 

Dağlar serap olacak:

وَسُيِّرَتْ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَاباً 20

Dağlar da yürütülüp, serap olacak, 78/Nebe:20

 

 

 

إِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَاداً 21

Şüphesiz ki Cehennem bir pusudur.

 

Sıhâh'da: Mirsâd yol demektir.

Kuşeyrî: mirsad bir kimsenin düşmanı gö­zetlediği yerin adıdır.

 

مِرْصَاداً /mirsâd ifadesi; pusu ve yol manasına gelir.

1.  Pusuları olan anlamında olursa; üzerinden geçenleri gözetleyen,

2.  Yol ve geçiş güzergâhı anlamında olursa; Herkes Cehennem’in üzerinden geçecektir. Cennet’e gidecek müminlere Cehennem bekçileri yardımcı olurlar. Cehennemlikleri de yakalarlar. وَإِنْ مِنْكُمْ إِلاَّ وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْماً مَقْضِيّاً 71

Ey insanlar! Sizden oraya Cehennem’e varmayacak hiç kimse yoktur. Rabbin için bu, kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir. 19/Meryem:71

3.  Gözetleyen manasına gelirse; Cehennem onların gelmesini iştahla gözetleyip bekleyendir, olur.  

 

Hasen: Cehennem ateşinin üzerinde bir rasad vardır. Orayı geç­medikçe hiçbir kimse cennete giremeyecektir. Âhirete güzel amel ile gelen oradan geçer. Kötü amelle gelen alıkonulur.

 

Süfyan: Cehennem ateşinin üze­rinde üç tane köprü vardır.

Mukatil: O bir hapsedilme yeridir, demiştir.

Tarassud: Gözetlemek demektir.

Marsad: Gözetleme yeri anlamındadır.

 

Kurtubî: Cehennem hazırlanmış ve gözetlemekte olan bir yerdir. Yani Cehennem, gelecek olanları bekleyip gö­zetlemektedir. Sanki cehennem, kâfirleri çokça gözetleyip dört gözle beklediğinden dolayı bu isim verilmiş.

 

لِلْطَّاغِينَ مَآباً 22

Azgınların dönüp varacakları bir yerdir.

 

 

اَلطَّاغِينَ/Azgınlar: Küfre, zu­lme sapıp haddi aşan azgınlara denir.

مَآباً /dönüş yeri ibaresi, مِرْصَاداً /mirsâd pusu ifadesinden bedeldir. مَآباً /dönüş yeri demektir. Yani orası, tâğîlerin dönüp dolaşıp tekrar gelecekleri bir yerdir.

 

Katâde: Sığınacak ve konaklanılacak bir yerdir.

 

لابِثِينَ فِيهَا أَحْقَاباً 23

Ahkâb/devirler boyunca içinde kalacaklar.

 

 

Keşşâf sahibi Zemahşerî: لابِثٌ Bir mekânda bekçi olan ve oradan hiç ayrılmayan anlamına gelir.

 

 

Azgınların varacağı yer Cehennem’dir. Orada kalacakları süre ise; hukublardır.

حُقُبٌ kelimesinin çoğulu أَحْقَاب’dır. أَحْقَاب ifadesi; Ardı ardına gelen ve ardı arkası kesilmeyen devirler. Burada ebedîlikten kinayedir. Yani:

  1. Onlar Cehennem’de ebediyyen kalacaklardır.
  2. Cehennemliklerden bazıları ahkâb sonrası Cehennem’den çıkacaklarını da ima edebilir.
  3. Her bir azabın süresi birer ahkâb olabilir.
  4. Devirlere sahip yer ve zeminlerde kalacaklardır. Yer ve zeminler önce zikredilir. Serinlik ve içecek ifadeleri sonraki ayette ifade edilmiştir.   

 

İbn Ömer, İbn Muhaysın ve Ebu Hureyre'nin görüşüne göre seksen yılıdır.

İbn Abbas Bir sene üçyüzaltmış gündür ve oradaki bir gün dünya günlerinden bin yıl gibidir.

Ebu Hureyre: Bir yıl üçyüzaltmış gündür. Her bir gün de dünya günleri gi­bi bir gün gibidir.

İbn Ömer: Kırk yıl demektir.

Süddi yetmiş yıldır demiştir. Bunun bin aylık süre olduğu da söylenmiştir,

Beşir b. Ka'b: üçyüz yıl demiştir.

Hasen: Ahkâf’ın ne kadar olduğunu kimse bilemez.

İbn Keysan: Ahkâf’ın anlamı, sonu gelmeyecek demektir.

Kurtubî: Bu görüşler birbirleriyle uyum içinde değildir. Yani onlar orada pek uzun zamanlar ve devirler ka­lacaklardır. Bir hukub/zaman geçti mi arkasından bir başka zaman gelir, biri geçer diğeri gelir ve bu kesintisiz olarak ebediyyen sürüp gidecektir.

 

وَلا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ

Onlar, deve iğne deliğinden geçmedik­çe Cennet’e giremezler. 7/A'raf:40

 

 

لا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْداً وَلا شَرَاباً 24

Orada bir serinlik de tatmazlar, içilecek bir şey de.

 

 

Cehennemlikler serinlik ve soğuk içeceklerden nasipleri yoktur. Tadımlıkları bile yoktur. Serinlik ve soğuk; rahatlamak için istifade edilen ortamdır. Tadamazlar ifadesi mecazdır.

 

İbn Abbas: Buradaki بَرْداً /serinlik içkinin verdiği serinliktir. بَرْداً /Serinlik uyku, شَرَاباً /içilecek şey de sudur.

Ebu Ubeyde: بَرْداً /serinlikten maksat uykudur.

Zeccac: Onlar orada rüzgârın, gölgenin ve uykunun se­rinliğini tadamayacaklardır.

Hasen, Ata ve İbn Zeyd: بَرْداً /Serinlik rahat ve huzur demektir.

Kurtubî: Hadiste belirtildiğine göre Rasulullah as'a: Cennette uyku var mı, diye soruldu: Hayır, uyku ölümün kardeşidir. Cen­net’te ölüm yoktur, buyurdu. Cehennem’de ölüm yoktur.

 

 

إِلاَّ حَمِيماً وَغَسَّاقاً 25

25. Ancak kaynar su ve irin.

 

 

حَمِيماً /sıcak-kaynar su,

غَسَّاقاً /irin anlamına gelir. Bunun yanında; irin, gözyaşı, ter, yapışkan, kokuşmuş ve iğrenç şeyler… anlamına gelmektedir. Ayrıcaغَاسِقٌ   Felak suresinde geçtiği gibi karanlık anlamına da gelmektedir.

 

İbn Abbas: Hamim; yakıcı, sıcak kaynar içimdir. Gassâk: Soğuk zemherirdir.

 

حَمِيماً /sıcak-kaynar su:

Ebu Ubeyde: Oldukça sıcak su demektir.

İbn Zeyd: Gözlerinin yaşlarıdır demiştir. Bu yaşlar ha­vuzlarda toplanır, sonra onlara içirilir.

Nehhâs: Bunun asıl anlamı sıcak su demektir. Hammân ve Humma buradan gelmektedir,  Son derece kaynamış suda, kapkara bir gölgede 56/Vakıa:53 Bununla son derece sıcaklık kastedilir.

Kurtubî: غَسَّاقاً /irin Cehennemliklerin irin ve cerahatleridir. Zemherîr oldu­ğu da söylenmiştir.

Mücahid: Soğukluğundan ötürü gassâk içilemez haldedir.

 

 

 

جَزَاءً وِفَاقاً 26

Tam muvâfık bir cezadır.

 

Yüce Allah, kafirlerin cezalarından bazılarını zikrettikten sonra, Cezâ tam tamına uygundur buyurmaktadır.

Bu ceza, hak edilenden ne fazla ne de noksandır. Amellerine en uygun ceza budur.

وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا 40

Bir kötülüğün karşılığı, onun dengi olan bir kötülüktür. 42/Şûra:40 ayeti gibi.

 

İbn Abbas ve Mücahid: Amelle­rine uygun bir karşılık olmak üzere, demektir.

Ferra ve Ahfeş Biz, onları amellerine uygun bir ceza ile cezalandırdık.

Mukatil: Sözü edilen azap işledikleri günaha uygundur. Şirk­ten daha büyük günah olmadığı gibi, ateşten daha azablandırıcı yoktur.

Hasen ve İkrime: Onların amelleri Allah nezdinde kötüydü. Şimdi de Al­lah tarafından verilen azap onların hoşuna elbette gitmeyecektir. Azap onlara tam uygundur.

 

إِنَّهُمْ كَانُوا لا يَرْجُونَ حِسَاباً 27

Çünkü onlar hesabı ummuyorlardı.

 

 

Onlar amellerinin hesabını vereceklerini ummuyorlardı.

.

Zeccac: Onlar ölüm­den sonra dirilişe iman etmiyorlardı ki, hesaba çekileceklerini umsunlar.

 

Dirilişe inanmayan bu münkirlere, Rasullerin insanlara sunduğu Allah’ın ayetleri tuhaf geliyordu.

 

وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّاباً 28

Âyetlerimizi şiddetle yalanladılar.

 

Ferrâ: Daha çok buكِذَّاباً /kef-esreli ve zel-şeddeli şeklindeki kullanım Yemen’lilere aittir.

Ali ra: zel’i şeddesiz-mastar olarak okumuştur.

Ebu Ali: Şeddeli ve şeddesiz okuyuşların hepsi; çokça yalanlamak ve yalanlamakta birbirleriyle yarışırcasına ileriye gitmek fiilinden mastardır.

İbn Ömer: كُذَّابًا/yalancılar şeklinde, kef ötreli ve şeddeli olarak okumuştur.

 

Okuyuş şekillerinin anlamlarını toparlayacak olursak;

1.  Mefûlun Mutlak: Âyetlerimizi şiddetle yalanladılar..

2.  Yalancılar: Yalancılar âyetlerimizi yalanladılar.

 

وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ كِتَاباً 29

Biz ise, herşeyi sayıp yazmışızdır.

 

 

كُلَّ شَيْءٍ ifadesi mukadder bir fiil ile nasbedilmiştir. Bu fiil Yazmışız veya Saymışız olabilir. Biz herşeyi saymışızdır veya Biz herşeyi sayıp yazmışızdır, demek olur.

 

Ebu Semmâl: mübtedâ-merfu olarak okumuş. Her şey sayıp yazdıklarımızdır.

 

كُلَّ شَيْءٍ ifadesi:

1.  Kâfirlerin bütün amellerini,

2.  İlmin kayıt altına alınması,

3.  Her şey Levhu’l Mahfûz’da kayıt altındadır.

 

 

.

فَذُوقُوا فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلاَّ عَذَاباً 30

İşte tadın! Artık azabtan başka bir şeyinizi arttırmayacağız

 

Ebu Herze: Rasulullah as'a: Kur'ân'da en ağır âyet hangisidir, diye sordum:

1.  İşte tadın, artık azaptan başka bir şeyinizi artırmayacağız.78/Nebe:30

2.  Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz… 4/Nisa:56

3.  Alevi yavaşladıkça Biz onlara alevini arttırırız, 17/İsra:97 ayetleridir, buyurdu.

 

إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازاً 31 حَدَائِقَ وَأَعْنَاباً 32 وَكَوَاعِبَ أَتْرَاباً 33 وَكَأْساً دِهَاقاً 34

Şüphe yok ki, müttekîler için

1.  مَفَازاً /Kurtuluş,

2.  حَدَائِقَ /Bahçeler,

3.  أَعْنَاباً/Üzüm bağları,

4.  كَوَاعِبَ أَتْرَاباً/Yaşıt göğüslü,

5.  كَأْساً دِهَاقاً/Dolu dolu kadehler… vardır. 

 

مَفَازاً/Kurtuluş; cehennem ehlinin içinde bulundukları halden kurtulmak ve umduğunu elde etmek, demektir.

 

حديقة’un çoğulu حَدَائِقَ /Bahçeler: Etrafı çevrili bahçeler.

أَعْنَاباً/Üzüm bağları.

كَوَاعِبَ أَتْرَاباً Memesi tomurcuklanmış ifadesinin çoğuludur.  أَتْرَاباً yaşları birbirine denk olanlar demektir. عُرُباً أَتْرَاباً/aynı yaşta eşler 56/Vakıa:37 gibi.

Dahhak: Bakire genç kızların, yeni oluşan memeleri.

وَكَأْساً دِهَاقاً Ve dolu dolu kadehler de vardır.

 

Hasen, Katade, İbrı Zeyd ve İbn Abbas: İyice dolu kadehler demektir.

Ebû Ubeyde, Zeccâc, Kisâî ve Müberred gibi dil alimlerinin çoğuna göre, دِهَاقاً dopdolu anlamına gelmektedir.

Said b. Cübeyr, İkrime, Mücahid ve İbn Abbas: Peşpeşe gelen kase­ler.

İkrime ve Zeyd b. Eslem: Saf ve katıksız anlamına gelir.

Kuşeyri: Kadeh’den kasıt şaraptır. İfade: Onlara ardı arkasına katıksız şarap tak­dirindedir.

 

 

لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْواً وَلا كِذَّاباً 35

Orada Cennet’te boş bir söz de işitmezler, yalan bir söz de.

 

فِيهَا /ifadesindeki هَا zamiri neyi ifade eder? Eğer;

وَكَأْساً / kadeh olursa: O kadehlerin içindeki içkiden dolayı yalan ve boş söz işitmezler.

 الجنة/ Cennet olursa: Onlar cennette, yalan ve boş söz işitmezler.

 

لَغْواً/Hükümsüz, kayda değmez, boş, batıl… demektir.

كِذَّاباً/kizzâbâ: Yalanlama.

كِذَاباً/kizâbâ: Yalan söyleme. Kisâî: şeddesiz okumak, Cennetlikler asla yalan duymazlar, manasına gelir.

 

Ayetin anlamı: Cennetlikler;

1.  Orada içki içseler bile boş söz ve yalan işitmezler.

2.  Orada boş ve birbirlerini yalanlayıcı söz işitmezler.

3.  Orada boş söz ve yalan işitmezler.

4.  Orada boş söz ve yalan cinsinden hiçbir söz işitmezler.

5.  Cennetlikler asla orada boş söz ve yalan duymazlar,

6.  Cennetlikler asla orada kâfirlerin boş söz ve yalanlarını/yalanlamalarını duymazlar,

7.   

 

 

جَزَاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَاءً حِسَاباً 36

İşte bunlar Rabbinden amellerine tam uygun bir mükâfattır.

 

جَزَاءً/ hak ediş karşılığı,

عَطَاءً/ Karşılıksız ihsan ve ikramdır.

حِسَاباً/ Hisâb: Sayım-döküm; bir şeyi döküp saymak, miktarını belirlemektir.

 

Yüce Allah, daha önce sözü edilen hususlarla onları mükâfatlandırmıştır, anlamındadır. Ayrıca; karşılıksız olarak da ikramlarda bulunacaktır.

 

Yapılan iyi amelin karşılığı;

1.  On misli,

2.  Yediyüz misli,

3.  Sınırsızdır.

 

Zeccâc: Allah onları, bunlarla alabildiğine mükâfatlandırdı ve onlara hesapsız bağışta bulundu, şeklinde yorumlamıştır.

Katade: Pek çok demektir. O kimseye artık bana bu kadarı yeter deyinceye kadar çokça verdim, anlamındadır.

Kutebî: Bana bu kadarı artık yeter, deyinceye kadar vermektir.

Ahfeş ve Zeccac: Onlara yetecek kadar, anlamında­dır.

Kelbî: Onları hesaba çektikten sonra bir iyiliklerine on karşılık vermiş olacaktır.

Mücahid: İşledikleri dolayısıyla onları hesaba çekmiş olacaktır. Bu­rada hesab saymak manasınadır. Yani yüce Rabbin vaadine göre, o kim­seye verilmesi gereken miktarı ile sayılıp verilmiş olacaktır.

Ebu Haşim: حَسَّاباً yani; ha harfini üstün, sin harfini de şeddeli olarak yetecek kadarıyla verdi diye okunmuştur.

Esmaî: Şeddeli olarak: Ben o adama ikram ettim, denilir de­miş.

İbn Abbas:حَسَاناً  nûn ile: Güzel bir şekilde, diye okumuştur.

 

 

 

 

 

 

رَبِّ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرَّحْمَنِ لا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَاباً37

37. Göklerin, yerin ve onların arasında bulunanların Rabbi Rahman'dan; Onun huzurunda söz söylemeye kimsenin gücü yet­mez.

 

 

Bu ayetin kıraat ve dil kurallarına göre çeşitli durumları vardır. Ayrıntılara girmeden ayetin yukarıdaki orijinalinden farklı olarak iki örnek:

İbn Mesud’dan gelen rivayet üzere Mufaddal ayetin başındaki رَبّ kelimesini  رَبُّ müpteda-merfu, الرَّحْمَن kelimesini de الرَّحْمَنُ haber-merfu şeklinde okumuştur.

Ebû Ubeyd: الرَّحْمَنُ müpteda-merfu olarak okunuşunu tercih etmiştir: الرَّحْمَنُ ‘unun haberi de: Onun huzu­runda söz söylemeye kimsenin gücü yetmez, olur.

 

لا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَاباً

İbaresinin muhtemel anlamları:

1.  Onun huzurunda söz söylemeye kimsenin gücü yet­mez.

2.  Onun huzurunda söz söylemeye kâfir kimsenin gücü yet­mez.

3.  Onun huzurunda söz söylemeye Allah’ın izni olmaksızın şefaatte bulunmaya kimsenin gücü yet­mez.

 

Kisaî: Onun huzurunda söz söylemeye O'nun izni bulunmak­sızın şefaatte bulunmaya kimsenin gücü yetmez.

 

Kurtubî: Onların şefaat etmeleri de Allah'ın kendilerine izin vermesin­den sonra olacaktır.

1.  O'nun izni olmaksızın nezdinde kim şefaat edebilir. 2/Bakara:225

2.  O günde Rahmanın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimseninki müstesna, şefaatin hiçbir faydası olmayacaktır. 20/Taha:109 gibi.

 

يَوْمَ يَأْتِ لا تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلاَّ بِإِذْنِهِ فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَعِيدٌ 105

O gün geldiği zaman Allah’ın izni olmadan hiçbir kimse konuşamaz. Onlardan şakî olanlar da saîd olanlar da vardır 11/Hud:105 gibi.

 

 

 

يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفّاً لا يَتَكَلَّمُونَ إِلاَّ مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَقَالَ صَوَاباً 38

38. O gün, Ruh ve melekler, saf olup ayakta duracaklar. Rahman'in izin verdiği kimseden başkaları konuşmazlar ve doğru söyler­ler.

 

 

يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفّاً

O gün, Ruh ve melekler saf olup ayakta duracaklar.

 

Yani O gün, huzurda Ruh ve melekler saf ayakta duracaklar.

 

Ruh'un mahiyeti hakkında sekiz görüş:

1-  O, meleklerden bir melektir: İbn Abbas: Yüce Allah, Arştan son­ra ondan daha büyük bir varlık yaratmış değildir. Kıyamet gününde kendi­si tek başına bir saf olarak duracak, diğer melekler de bir saf halinde dura­caklardır. Onun yaratılışının azameti diğer meleklerin safları gibi olacaktır. Buna yakın bir görüş de İbn Mesud'dan nakledilmiştir.

2-  Ruh, Cebrail as'dır: Şa'bi, Dahhak ve Said b. Cübeyr: Cebrail as'dır.

3-  Farklı bir ordudur: Ebu Salih ve Mücahid: Melekler dışında başka bir ordudur. İbn Abbas'tan: Peygamber as: Ruh, bu âyet-i kerimede yüce Allah'ın ordularından bir ordudur. Bun­lar melek değildirler, başları, elleri ve ayakları vardır, yerler ve içerler. Da­ha sonra: O gün, ruh ve melekler saf olup ayakta duracaklar buyruğunu okudu. İşte bunlar bir ordu, diğerleri de bir ordudur. Bunlar, insana Âdemoğullarına benzeyen bir tür yaratıklardır.

4-  Meleklerin en şereflileridir: Mukâtil b. Hayyan: Bunlar. Meleklerin en şereflileridir.

5-  Meleklerin üzerindeki bekçilerdir: İbn Ebi Necih: Bunlar. Meleklerin üzerindeki bekçilerdir

6-  Adem oğullarıdır: Hasen ve Katade: Bunlar Adem oğullarıdır. Avfi ve Kurazi: Bunlar ruh sahibi varlıklar. Abbas'ın gizleyip açıklamadığı hususlardandır. Dediğine göre: Ruh, Allah'ın Âdemoğulları suretinde var ettiği yaratıklardandır. Semadan in­en her bir melek ile birlikte, mutlaka o ruhtan birisi vardır.

7-  Âdemoğullarının ruhlarıdır: Atiyye/Avfî: Bunlar Âdemoğullarının ruhları olup, bu ruhlar bir saf olarak ayağa kalkacaklar; melekler de bir saf olarak duracaklardır. Bu ise, ruhlar cesetlere ge­ri döndürülmeden önce iki nefha arasında olacaktır.

8-  Zeyd b. Eslem: Ruh, Kur'ân-ı Kerim'dir. Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. 42/Şura:52 gibi.

 

صَفّاً /Saf saf:

Yani saflar halinde ayakta diki­leceklerdir. Ayrıca bay­ram gününe de saf günü denilir.

 

وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفّاً صَفّاً 22

Rabbin gelip meleklerle safsaf dizildiğinde 89/Fecr:22.

 

Ayete göre: Bir saf değil, pek çok saflar olacaklarını gösterir.

 

Kutebî: Bu ahirette, hesaba çekilme zamanında olacaktır.

Saflar:

1.  Ruh bir saf, melekler de bir saf toplam iki olarak ayakta duracaklar.

2.  Hepsi ayakta bir saf olarak duracaklar.

 

لا يَتَكَلَّمُونَ إِلاَّ مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَقَالَ صَوَاباً

Rahman'in izin verdiği kimseden başkaları konuşmazlar ve doğru söyler­ler.

الرَّحْمَنُ/Rahman'ın;

1.  Konuşmaya,

2.  Şefaat etmeye,

İzin verdiği kimseden başkası ko­nuşmazlar.

 

وَقَالَ صَوَاباً /ve doğru söylerler:

Dahhak ve Mücahid: hakkı söylerler.

Ebu Salih: La ilahe il­lallah derler.

Dahhak: İbn Abbas'tan: Onlar, la ilahe illallah demiş, kimselere şefaat edeceklerdir.

 

صَوَاباً /Savâb: Doğru söz ve davranıştır.

 

لا يَتَكَلَّمُونَ /Konuşmazlar: Yüce Allah’ın azametinden dolayı saf saf duran;

1.  Melekler,

2.  Ruh konuşmayacaklardır. Sadece izin verilenler doğruyu konuşacaklar.

 

Hasen: Ruh, kıyamet gününde şöyle diyecektir: Hiç kim­se Allah'ın rahmetine mazhar olmadan cennete giremeyecektir ve hiç kim­se de ameli olmaksızın Cehennem ateşine girmeyecektir. İşte yü­ce Allah'ın: وَقَالَ صَوَاباً /Ve doğru söylerler ifadesinin anlamı budur.

 

ذَلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا 39

39. İşte bu, o hak gündür. O halde dileyen Rabbine bir dönüş yolu edinsin.

 

 

ذَلِكَ/İşte bu gerçekleşecek الْيَوْمُ الْحَقُّ/hak gündür. Öyleyse; فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا / Dileyen Rabbine dönüş yolunu tutsun.

Katade: مَآبًا /dönüş, bir yol demektir.

 

إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنتُ تُرَابًا 40

Şüphesiz Biz, sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi iki eliyle önceden takdim ettiğine bakar. Ve kafir şöyle der: Ah!.. Keşke toprak olsaydım.

 

إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا

Çünkü gerçekten Biz, sizi yakın bir azab ile uyardık.

 

Âyette zikredilen كُمْ/siz zamiri muhtemelen:

1.  Kureyş kâfirleri,

2.  Bütün kâfirler,

3.  Tekrar diriltilmeyeceğiz, diyenlerdir.

4.  Bütün insanlardır.

 

 

Âyette zikredilen عَذَابًا قَرِيبًا /yakın azap muhtemelen:

1.  Kâfirlerin âhirette görecekleri azap,

2.  Kureyş kâfirlerinin Bedir’deki hezimetlerini ima etmektedir.

3.  Her ikisini de kapsayabilir.

 

Kelbî: Azab’tan kasıt âhiretteki azaptır. Allah’a göre; gelecekteki her şey yakındır.

Katade: Bundan kasıt dünyada verilecek cezadır. Çünkü bu iki azaptan en yakın olanıdır.

Mukatil: Bu Kureyş'in Bedir'de öldürüleceğini belirtmektedir.

 

Kurtubî: Muhtemelen: Yakın azap; âhiret azabıdır.  Ölüm ve kıyamettir. Çünkü kim ölürse, onun da kıyameti kopmuştur. Eğer cennet ehlinden ise Cennet’te kalacağı yeri görür, eğer Cehennem’e gidecekse oradaki yerini hor ve hakirliğini. O günde kişi iki elinin önden yolladığına bakacak. Yani Biz, sizi o günde gerçekleşecek yakın bir azab ile uyarıp, korkuttuk. Bu da kişinin ellerinin önden gönderdiklerine ba­kacağı bir gündür. Yani o gün kazançlarını görecektir.

 

يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ /Önden gönderdiğine bakacaktır.

الْمَرْءُ/ kişi:

1.  Mümin,

2.  Kâfir,

3.  Ubey b. Halef ve Ukbe b. Ebi Muayl.

4.  Ebu Se­leme b. Abdi'l-Esed el-Mahzumî’dir.

 

Hasen: Kişi’den maksat mü'mindir. Yani o kendi işlemiş olduğu amelini görecektir. Kâfir ise, hiçbir amelini göremeyecektir. Bundan dolayı toprak olmayı temenni ede­cektir.

 

وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنتُ تُرَابًا / Ve kafir şöyle der: Ah!.. Keşke toprak olsaydım.

Mukatil: O gün kişi, iki elinin önden yolladığına bakacak ifadesinde Ebu Se­leme b. Abdi'l-Esed el-Mahzumî hakkında Ve kâfir: Ah keşke ben de toprak olsaydım, diyecek ifadesi de kardeşi el-Esved b. Abdi'l-Esed hakkın­da inmiştir.

 

وَيَقُولُ الْكَافِرُ  Ve kâfir diyecek ifadesi:

1.  Ebu Cehil'dir.

2.  Umumi yani bütün kâfir olanlardır.

3.  İblis’tir.

 

Salebî ve Kuşeyrî: kâfir’den kasıt İblis'tir. Çünkü Âdem topraktan İblis ateşten yaratıldı. İblis ateşten yaratıldım diye övümüştü. Kıyamet günü; Âdem’in ve Âdemoğullarının mutluluğunu buna mukâbil kendisinin içinde bulunduğu sıkıntıyı ve önünde bulunduğu azabı görür. Artık telafisi mümkün olmayan hatasını anlar. Pişmanlığın da fayda vermeyeceğini görür. Temennisini dile getirerek: Ah ah!.. Keşke ben de Âdem gibi topraktan yaratılmış olsaydım, der.

 

İbn Ömer: Kıyamet günü yeryüzü bir hayvan postu gibi serilip dümdüz gerilecek. Her türlü hayvanlar haşredilip bir ara­ya getirilecek. Kısas meydana gelecek.  Ta ki: Boynuzsuz hayvanın hakkı boynuzludan alınacak. Kısas bitince onlara: Toprak olun, denilecek. Onlar da toprak olacaklar. İşte o zaman kâfir: Ah keşke ben de toprak ol­saydım, diyecektir.

 

Bazılar şöyle demiştir: Ah keşke toprak olsaydım, yani diriltilmeseydim demektir. Keşke kitabım verilmeseydi 69/Hakka:55

 

Ebu'z-Zinâd: İnsanlar arasında hüküm verilip, cennetliklerin Cen­net’e, cehennemliklerin de Cehennem’e götürülmesi emredilecek. O vakit diğer yaratıklar ile mü'min cinlere: Toprak olunuz denilecek. Onlar da toprak olacaklar. Olanları gören kâfir kimseler: Ah keşke ben de toprak olsaydım, diyeceklerdir,

 

Leys b. Ebi Süleym: Mü'min cinler tekrar toprak olacaklardır.

 

Ömer b. Abdu'l Aziz, Zührî, Kelbî ve Mücahid: Mü'min cinler, bir düzlük ve genişçe bir yerde Cennet’in etrafında bulunacak­lar fakat içinde olmayacaklardır.

 

 

 

Şadi KUL

Emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni

www.diniyol.com

 

Not: Bu yazımız, aşağıdaki tefsir tercümelerinden derlenerek hazırlanmıştır.

1.  Fahruddîn Râzi, Mefâtihu'I Gayb,

2.  Muhammed Kurtubî, el-Câmi'u li Ahkâmi'l-Kur'ân,

3.  İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur’ani'l-Azîm,

4.  Mevdudî, Tefhîm'ul Kur'ân,

5.  Süleyman Ateş, Kur’ânKerîm Tefsiri,

6.  Elmalı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili,

7,  Vehbe Zuhayli, Tefsîrü'l-Münîr,

8.  Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetü't-Tefâsîr,

9.  Komisyon, Kur'an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir,

10  Ebu'l Leys Semerkandî, Tefsîru'l Kur'ân,

11. Seyid Kutub, zilâli’l Kur’ân,

12. Hüseyin b. Mes'ûd el-Bagavî, Meâlimu't Tenzîl,

13. İbn Cerîr et-Taberî, Câmi'u'l Beyân an Tefsîri'l-Kur'ân,