TEFSİRLERDE KISA SÛRELER

59- HAŞR SÛRESİ

Medine'de indi. Yirmidört âyettir.

بسم الله الرحمن الرحيم

 

Medine Yahudileri, Müslümanlarla vatandaşlık anlaşması imzalamışlardı. Ayrıca Müslümanların aleyhine bulunamayacaklardı. İbn Hişâm, II, 147; İbn Seyyidi'n-Nas, I, 197; İbn Kesîr. III, 224; el-İmtâ', 49.

Medine Yahudilerinin genel olarak geçim alanları:

1.   Kuyumculuk, Kaynukalılar,

2.   Ziraat, Benî Nadîr,

3.   Dericilik, Benî Kurayza,

4.   Ticaret, panayırlarda ticaret yaparlardı,

5.   Faizcilik, borçlarını veremeyenlerin arazilerini ellerinde alırlardı.

6.   Falcılık ve kehânetle para kazanıyorlardı.

 

Medine Yahudileri ile savaşlar:

1.     Beni Kaynuka: Müslümanlara karşı, ilk silâhlı askeri çatışma teşebbüsü, kuyumculuk yapan Medineli Benû Kaynukâ kabilesinden gelmişti. Onların sağlam kaleleri vardı. Oralara güveniyorlardı. Ancak Müslümanların muhasarasına iki haf­ta dayanabildiler. Bu savaşın sebebi; Yahudinin biri kuyumcu dükkânına giren bir Müslüman hanımın fistanını arkasından keserek avret mahallinin açılmasına neden olmasıdır.  Namusa sataşma olduğu için diğer Yahudiler Kaynukâ’nın yardımına gelemedi. Teslim oldular. Rasulullah onlara; nereye isterlerse oraya gitmelerine izin verdi. Kaynuka Yahudileri hicretin 20. ayında ve Şevvâl içerisinde sürüldüler.

2.   Beni Nadir: Harun as'ın neslinden gelen zengin ve güçlü bir Yahudî kabilesidir. Daha çok ziraatçılıkla uğraşıyorlardı. Mekke-Medine yolu üzerinde 10 km uzakta bulunan sağlam kalelerde yaşamaktaydılar. Rasûlullah’a suikast tertip ettiler. Deşifre olunca Müslümanlar tarafından muhasara edildiler H.2 ve M,623.

Olaya neden olan iki ayrı hadise nakledilmektedir.

a.   Rasûlullah Nadiroğullarına giderek bir diyet konusunda yardımcı ol­malarını istedi. Ashabdan Ebû Bekir, Ömer ve Ali de yanındaydı. Nadiroğulları: Tabii istedi­ğin şekilde sana yardımcı oluruz dedikten sonra kendi aralarında Rasûlullah’ı öldürmeyi kararlaştırdılar. Rasûlullah bu esnada bir duvarın yanında oturmaktaydı. Onlar kendi aralarında: Aramızdan kim bu evin damına çıkıp onun üzerine büyükçe bir taş atarak öldürür ve bizi ondan kurtarır diye konuştular, Bu işe Amr b. Cihâş tâlib oldu. Fa­kat Sellâm b. Mişkem onları böyle bir iş yapmaktan alıkoymak istedi ve: O, bunu bilir dediyse de kabul etmediler. Amr b. Cihâş evin damına çıktı. Ama gizli plan Rasûlullah'a vahyedildi. Bunun üzerine Rasûlullah ayağa kalktı ve orada bulunan as­habına: Yanınıza gelinceye kadar buradan ayrılmayınız dedi. Süratle Medi­ne'ye döndü. Gecikince yol arkadaşları onu aramaya başladılar. Bulamayınca Medine’ye döndüler. Rasûlullah onlara durumu bildirdi. Müslümanlara, anlaşmaları bozan ve suikastçı Nadîroğulları ile savaşmayı emrederek onların üzeri­ne gitti. Nadîroğulları korunmak amacıyla kalelerine çekildiler. Rasûlullah onların kalelerini muhasara etti. Kale önünde olan birkaç (2 veya 6 adet) hurma ağaçlarını kesip yakılmasına müsaade etti.

Abdullah b. Übey ve onunla birlikte olan bir grup kişi onlara: Sebat ediniz, kendinizi koruyunuz, çünkü bizler sizleri asla teslim etmeyeceğiz. Sizinle savaşılırsa sizinle birlikte yer alır biz de savaşırız, dışarı çıkacak olursanız biz de sizinle birlikte dişan çıkarız diye gizlice haber gönderdiler. Fa­kat Allah Yahudilerin kalplerine korku düşürdü. Bu nedenle Rasûlullah'la anlaşmak istediler: Canlarını kurtarmak için Medine’yi terk edecekler. Buna karşılık silah dışında; develerinin taşıyabildiği kadar mallarını yanlarında götüreceklerdi. Rasûlullah onla­rın bu teklifini kabul etti. Bunun üzerine Nadîroğulları Hayber'e çıkıp gittiler. Aralarından Şam'a giden de oldu. Nadîroğullarının malları yalnızca Rasûlullah'a ait idi. O bu mallarda dilediği gibi tasarruf etmek yetkisine sahipti. Bu bakımdan bu malları yalnızca muhacirler arasında paylaştırdı. Ensâr'dan ihtiyaç sahibi Sehl b. Huneyf ile Ebû Ducâne'ye bir şeyler verdi. Nadîroğulları'ndan suikastçı Amr b. Cihâş'ın amcasının oğlu olan Yâmin b. Umeyr b. Kâ'b ve Ebû Said b. Vehb'den başka kimse İslâm'a girmedi. Bu iki kişinin de mallarına dokunulmadı.

b.   Başka bir rivayete göre: Bedir'de Müslümanlar Mekkeli müşrikleri hezimete uğratınca; Yahudilerin Muhammed as’a karşı kinleri daha da arttı. Nadiroğulları Muhammed as’a bir suikast hazırlayarak haber gönderdiler. 3 veya 30 adamını al ve bize gel. Bizim hahamlarımızdan 3 kişiyle tartışırsın. Eğer onları ikna edersen hep birlikte Müslüman olacağız, derler. Bunların gayesi Müslüman olmak değildi. Asıl gayeleri Muhammed as.’ı hahamlarına öldürtmekti. Bir Yahudi ile evli olan Arap asıllı bir hanım suikast niyetlerini derhal Müslüman olan kardeşine bildirir. Rasûlullah’a davet üzere Nadiroğulları Yahudilerine gitmek için yola çıkmıştı. Kadının kardeşi durumu Rasûlullah’a anlatır. Rasûlullah da derhal yoldan geri döner. Medine’ye gelir. Ertesi günü sayıları 2-3 bin olan Nadiroğullarının ikamet ettiği bölgeyi işgal etti. Durumdan haberdar olan Kureyza Yahudileri Rasûlullah ordusunu arkadan vurmak istedi. Rasûlullah durumdan haberdar olunca işgale son vererek Kureyza Yahudileri üzerine yürüdü. Onlar sayı bakımından az oldukları için Nadiroğulları Yahudilerine yardım etmeme şartıyla Rasûlullah ile anlaşma yaptılar. Rasûlullah, Nadiroğulları Yahudilerini tekrar kuşattı. Nadiroğulları Yahudileri de Medine’yi terk etme şartıyla Rasûlullah’la anlaşma yaptı. Nadiroğulları Yahudileri yürek yaralarını belirtmemek için güle oynaya 600 deve yükü ile Medine’yi erk ederek Hayber’e gittiler.

 

3.   Beni Mustalık: Mustalikoğulları'nın başkanı Hâris b. Ebi Dırar kendi kabilesi ve sözü geçen kabileleri Müslümanlarla savaşmaya teşvik etti. Hazırlıklar yapıldı. Rasûlullah bunları muhasara altına aldı. Çocukları esir edildi. Malları ganimet olarak Müslümanların ellerine geçti. Elebaşılarından on iki kişi öldürüldü.

4.   Beni Kureyza: Kurayzaoğulları Olayı 5/627

Benî Kaynukâ' ve Beni Nadîr’in Medine’den çıkarılmasıyla, Hendek savaşı sonuna kadar şehirde sadece Beni Kurayza kalmıştı. Bunlar Hen­dek savaşı sırasında Müslümanları arkadan vurmak için Kureyşli müşriklerle gizli anlaşma yaptılar. Bazı saldırılarda bulundular. Kureyşliler harbi bı­rakıp yurtlarına döndüler. Ertesi gün, Rasulullah Beni Kurayza'yı muhasara altına aldı. Birkaç hafta süren bir savunmadan sonra teslim oldular. Elebaşılarının birkaçı öldürüldü. Diğerleri Medine dışına sürüldüler.

59- سورة الحشر

 

بسم الله الرحمن الرحيم

 

سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ 1

 

هُوَ الَّذِي أَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ دِيَارِهِمْ لأَوَّلِ الْحَشْرِ مَا ظَنَنْتُمْ أَنْ يَخْرُجُوا وَظَنُّوا أَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنْ اللَّهِ فَأَتَاهُمْ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمْ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الأَبْصَارِ 2

 

وَلَوْلا أَنْ كَتَبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ الْجَلاءَ لَعَذَّبَهُمْ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابُ النَّارِ 3

 

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَمَنْ يُشَاقَّ اللَّهَ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ 4

 

مَا قَطَعْتُمْ مِنْ لِينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَى أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ 5

 

وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْهُمْ فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلا رِكَابٍ وَلَكِنَّ اللَّهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ 6

 

مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ 7

 

لِلْفُقَرَاءِ الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ اللَّهِ وَرِضْوَاناً وَيَنْصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ هُمْ الصَّادِقُونَ 8

 

وَالَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَالإِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ 9

 

وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالإِيمَانِ وَلا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ 10

 

أَلَمْ تَرى إِلَى الَّذِينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لإِخْوَانِهِمْ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلا نُطِيعُ فِيكُمْ أَحَداً أَبَداً وَإِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ 11

 

لَئِنْ أُخْرِجُوا لا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ وَلَئِنْ قُوتِلُوا لا يَنْصُرُونَهُمْ وَلَئِنْ نَصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الأَدْبَارَ ثُمَّ لا يُنْصَرُونَ 12

 

لأَنْتُمْ أَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِمْ مِنْ اللَّهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لا يَفْقَهُونَ 13

 

لا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعاً إِلاَّ فِي قُرًى مُحَصَّنَةٍ أَوْ مِنْ وَرَاءِ جُدُرٍ بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَدِيدٌ تَحْسَبُهُمْ جَمِيعاً وَقُلُوبُهُمْ شَتَّى ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لا يَعْقِلُونَ 14

 

كَمَثَلِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَرِيباً ذَاقُوا وَبَالَ أَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ 15

 

كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ 16

 

فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَا أَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ فِيهَا وَذَلِكَ جَزَاءُ الظَّالِمِينَ 17

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ 18

وَلا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ أُوْلَئِكَ هُمْ الْفَاسِقُونَ 19

 

لا يَسْتَوِي أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ الْفَائِزُونَ 20

 

لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعاً مُتَصَدِّعاً مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ 21

 

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ 22

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ 23

 

هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الأَسْمَاءُ الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ 24

 

59- HAŞR SÛRESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1.               Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

2.               O, kitap ehlinden inkâr edenleri ilk toplu sürgünde yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah’ın emri onlara ummadıkları yerden geldi. O, yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü’minlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey basiret sahipleri, ibret alın.

3.               Eğer Allah, onlar hakkında sürülmeye hükmetmemiş olsaydı, muhakkak kendilerine dünyada azap edecekti. Ahirette ise, onlar için cehennem azabı vardır.

4.               Bu, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmeleri sebebiyledir. Kim Allah’a karşı gelirse bilsin ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.

5.               (Savaş gereği,) hurma ağaçlarından her neyi kestiniz, yahut (kesmeyip) kökleri üzerinde dikili bıraktınızsa hep Allah’ın izniyledir. Bu da fasıkları rezil etmesi içindir.

6.               Onların mallarından Allah’ın, savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar için siz, at ya da deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, peygamberlerini, dilediği kimselerin üzerine salıp onlara üstün kılar. Allah’ın her şeye hakkıyla gücü yeter.[1][531]

7.               Allah’ın, (fethedilen) memleketlerin ahalisinden  savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar; Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin diye (Allah böyle hükmetmiştir). Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.

8.               Bu mallar özellikle, Allah’tan bir lütuf ve hoşnudluk ararken ve Allah’ın dinine ve peygamberine  yardım ederken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerindir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.

9.               Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

10.           Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.”[2][532]

11.           Kitap ehlinden o inkâr eden kardeşlerine, “Yemin ederiz ki, siz (Medine’den) çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye boyun eğmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa, size mutlaka yardım ederiz” diyerek münafıklık yapanlara bakmaz mısın? Hâlbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.

12.           Andolsun, eğer (kardeşleri Medine’den) çıkarılırsa, onlarla beraber çıkmazlar. Kendilerine karşı savaşılırsa, onlara yardım etmezler. Yardım edecek olsalar bile andolsun mutlaka arkalarını dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.

13.           Onların kalplerinde size karşı duydukları korku, Allah’a karşı duydukları korkudan daha baskındır. Bu, onların anlamaz bir toplum olmaları sebebiyledir.

14.           Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.

15.           Onların durumu, kendilerinden az öncekilerin (Mekkeli müşriklerin) durumu gibidir. Onlar (Bedir’de) yaptıklarının cezasını tatmışlardır. Onlara (Ahirette de) elem dolu bir azap vardır.

16.           Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, “İnkâr et” der; insan inkâr edince de, “Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.

17.           Nihayet ikisinin de (azdıranın da azanın da) akıbeti, ebediyen ateşte kalmaları olmuştur. İşte zalimlerin cezası budur.

18.           Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

19.           Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.

20.           Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

21.           Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz.

22.           O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’tır. Gaybı[3][533] da, görünen âlemi de bilendir. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.[4][534]

23.           O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, mülkün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah’tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.

24.           O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. Güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 

 

HAŞR SURESİ

 

Kurtubî: Haşr Sûresi'nindeki bütün âyetler birbirine atfedilmiştir.

Bu sure ismini Ehl-i Kitaptan inkâr edenleri ilk sürgün için yurtla­rından çıkaran O'dur. Mealindeki ikinci ayette geçen haşr/sürgün keli­mesinden almıştır. Bu sureye, Beni Nadir Sûresi de denilmiştir.

 

Haşır:

1.   İlk haşr: Yahudilerin Rasulullah zamanında topla­nıp Medine'den Şam taraflarına doğru sürgün edildikleri ilk toplamadır.

2.   İkinci haşr: Ömer onları Hayber'den Necid ve Ezriât'e sürmesi­dir. Teymâ ve Eriha'ya sürülmeleri diye de açıklanmıştır.

 

Haşr suresinin konuları:

1.     Azîz ve Hakîm olan Allah’ı her şey tesbih eder.

2.     Beni Nadir Yahudilerinin Medine'den çıkarılmaları,

3.     Fey ve ganimet hükümleri,

4.     Münafıkların Yahudilerle gizli anlaşmaları,

5.     Kur'an-ı Kerim'in azameti ve Allah'ın esmâ-i hüsnasından bahsedilir.

 

Fey: Düşmandan, savaşmadan Müslümanlara geçen arazi, ev ve mallar demektir.

 

Nüzul Sebebi:

Said b. Cübeyr İbni Abbas'a: Peki, Haşr suresi? diye sormuş İbni Abbas da: O, Beni Nadir hakkında nazil oldu, demiştir.

İbni Abbas, Mücahid, Zührî: Rasulullah Medine'ye hicret ettiklerinde Beni Nadir ile anlaşma yaptı. Rasulullah onlara, kendisiyle savaşmamak şartıyla eman verdi. Fakat onlar bu ahdi bozdular.

Tefsir âlimlerince: Rasulullah Me­dine'ye geldiğinde Beni Nadir; Rasulullah'a karşı savaşmayacakları gibi Rasulullah’ın safında da savaşmamak üzere tarafsızlık anlaşmasını teklif ettiler. Rasulullah da bu teklifi kabul etti.

Buhari: İbni Abbas; Enfal suresinin Bedir, Haşr su­resinin de Beni Nadir hakkında nazil olduğunu söylemiştir.

İbni Abbas: Haşr suresini kim okursa cennet, cehennem, arş, kürsi, gökler, yerler, haşerat, rüzgâr, bulutlar, kuşlar, hayvanlar, ağaçlar, dağlar, güneş, ay, melekler... hepsi onun için dua ve istiğfar ederler. O gün veya o gece ölür­se şehit olarak ölür.

 

بسم الله الرحمن الرحيم

 سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ 1

Göklerde ve yerdeki her şey Al­lah'ı tesbih etmektedir. O güçlüdür, hikmet sahibidir.

 

Azîz: Hiç bir suretle mağlub edilme ihtimali olmayan tam gâlib ancak O'dur ve bütün izzet O'nundur. O, dilediğine izzet verir, dilediğini zelil eder. Azîz: İzzetli, onurlu ve şanlıdır. Alçaklığı, ahlâksızlığı, küfür, zulüm, fesad, isyan ve nankörlüğü gibi fenalıkları sevmez.

 

Beni Nadir iki de­fa sürgün edildi.

1.     Birincisi Medine'den Hayber'e,

2.     İkincisi Ömer zamanında Hayber'den Şam taraflarına doğru oldu.

 

هُوَ الَّذِي أَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ دِيَارِهِمْ لأَوَّلِ الْحَشْرِ مَا ظَنَنْتُمْ أَنْ يَخْرُجُوا وَظَنُّوا أَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنْ اللَّهِ فَأَتَاهُمْ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمْ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الأَبْصَارِ 2

Ehli Kitaptan inkâr edenleri ilk sürgün için yurtlarından çıkaran O'dur. Çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin Allah'tan kendilerini koruyacağına inanmış­lardı. Ama Allah’ın azabı onlara hesap etmedikleri yerden geliverdi. Ve Allah kalplerine korku saldı. Hem kendi elleriyle hem müminle­rin elleriyle evlerini yıkıyorlardı. Ey akıl sahipleri ibret alın.

 

هُوَ الَّذِي أَخْرَجَ çıkaran O'dur,

الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ Ehli Kitab'tan inkâr edenleri yani Beni Nadir Yahudilerini

 

Nadîroğullar'ından Amr b. Cihâş'ın amcasının oğlu olan

1.   Yâmin b. Umeyr b. Kâ'b

2.   Ebû Said b. Vehb'den başka kimse İslâm'a girmedi. Bu iki kişinin de mallarına dokunulmadı.

 

مِنْ دِيَارِهِمْ yurtlarından,

لأَوَّلِ الْحَشْرِ ilk sürgün için (Medine'den Heyber’e),

الْحَشْرِ Haşr; haşır, toplanma anlamına gelir.

Nadîroğullar'ının ilk haşri; toplatılıp memleketlerinden sürülmeleridir.

 

Beni Nadir’in 1. ve 2. haşri:

1.   Medine’de haşredilip/toplatılıp sürülmeleri,

2.   Âhiret’te haşredilip/toplatılıp hesaba çekilecekleridir.

 

مَا ظَنَنْتُمْ أَنْ يَخْرُجُوا çıkacaklarını sanmamıştınız.

وَظَنُّوا أَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنْ اللَّهِ Onlar da kalelerinin Allah'tan kendilerini koruyacağını sanmış­lardı. Üstün silahları ve sağlam kalelerine güvenmişlerdi.

فَأَتَاهُمْ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا Ancak Allah(’ın azabı) onlara hesap etmedikleri yerden geliverdi.

وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمْ الرُّعْبَ Ve Allah kalplerine derin bir korku saldı.

Bu korkunun nedenleri:

1.   Medine’de İslamiyet’in hızla yayılması,

2.   Birbirine düşman Evs ve Hazreç’in kardeş olup birlik sağlanması,

3.   Bütün olumsuzluklara rağmen Bedir Harbinin kazanılması,

4.   Yahudiler kendi aralarında da dağınık olmaları,

5.   Ka'b b. Eşref’in öldürülmesi,

6.   Münafıklar, Nadiroğullarına yardım edeceklerine dair söz vermişlerdi. Münafıkların sözlerinde durmamaları gibi hadiseler ikili oynayan Medineli Yahudilerin moralini bozmuş ve kalplerine derin bir korku düşürmüştü. Oturdukları kalelerinin sağlamlığına ve silahlarının çokluğuna rağmen anlaşmaya boyun eğdiler.

يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ Hem kendi elleriyle hem müminle­rin elleriyle evlerini yıkıyorlardı.

Bu ifade iki şekilde anlaşılabilir:

1.   Normal kelime anlamıyla:

1.     Yahudiler geride kalan evlerini Müslümanlara kalmasın diye yıkıyorlardı,

2.     Müslümanlar, Yahudilerden bir iz kalmasın diye evleri yıkıyorlardı.

2.   Kinâye anlamıyla: Nadiroğulları Yahudileri, Müslümanlarla saldırmazlık anlaşması yapmışlardı. Bu anlaşmayı tek taraflı olarak kendileri bozdu. Bu anlaşmayı bozmakla, kendi evlerini kendi elleri ve Rasûlullah’a suikast hazırlamakla Müslümanların eliyle harap etmiş oldular.

İbn Zeyd: Yahudiler kendilerinden sonra Müslümanlar orada kalmasınlar diye evlerini tahrib ediyorlardı.

İkrime: Onlar evlerinin içlerini ve oralarda bulunanları Müslümanlar almasın diye kendi elleriyle tahrib ediyorlardı.

İkrime: Evleri oldukça süslü idi. Müslümanların orada otur­malarını istemediklerinden dolayı evlerinin iç taraflarını kendileri tahrib et­tiler. Müslümanlar da dışarıdan tahrib ettiler.

ez-Zührî: Yahudiler önceden Müslümanlarla yapmış oldukları antlaşmayı bozmakla evleri­ni kendi elleriyle yıktılar. Müslümanlarla savaşmakla da mü'minlerin elleriyle tahrib ediyorlar­dı anlamındadır.

Ebu Amr b. el-Alâ: Ev­lerini mü'minlere bırakmak suretiyle kendi elleriyle tahrip etmiş oluyorlardı. Mü'minlerin de onları evlerinden sürmek de mü'minlerin elleriyle tahrip ediyorlardı.

 

Zühri ve Urve b. Zübeyr: Rasulullah onlarla deve­lerin taşıyabildiği her şeyin kendilerinin olması şartıyla anlaşınca hoşları­na giden keresteleri alabilmek için evlerini yıkıyorlar ve bunları develerine yüklüyorlardı. Müslümanlar da kalanları yıkıyorlardı.

 

فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الأَبْصَارِ Ey akıl sahipleri!.. İhanet ve münafıklarla yapılan gizli ittifakların sonuçlarından ibret alın.

Olay dikkatli yorumlanmalıdır. Hele hele basiret sahipleri daha çok dikkat etmek zorundadır. Öyleyse; ey akıl sahipleri bunların haline bakıp doğru kıyaslama yaparak ders ve ibret alın:

1.   Onlar kalelerine güvendiler. Allah; onları kalelerinden aşağıya indirmesi,

2.   Müşrik ve münafıkların kışkırtmalarına uymaları,

3.   Yapılan anlaşma gereği sözünde durmamanın ağır riskleri,

4.   Allah’a ve Rasûlüne savaş açmanın sonuçları,

5.   Ken­di mallarını ve evlerini; kendi elleriyle yıkmalarında ibret alınmalıdır.

6.   Başkalarının başına gelenlerden ibret almayanlar, kendi başlarına gelenlerden ibret almak durumun­da kalırlar.

Abdullah b. Mesut: Mutlu insan baş­kasının başına gelenlerden öğüt alan kimsedir.

 

 

وَلَوْلا أَنْ كَتَبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ الْجَلاءَ لَعَذَّبَهُمْ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابُ النَّارِ 3

Allah onlara sürgünü yazmasaydı muhakkak dünyada onlara azap ederdi. Ahirette de onlar için ce­hennem azabı vardır.

Celv: Apaçık açmak, açılmak, açıklık, açığa çıkarmak veya çıkarılmak mânâsını ifade eder.

الْجَلاءَ celâ: bir kimsenin veya bir topluluğun yerinden yurdundan herhangi bir sebeple tedirgin edilerek uzaklaşması veya uzaklaştırılması demektir.

 

وَلَوْلا أَنْ كَتَبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ الْجَلاءَ لَعَذَّبَهُمْ فِي الدُّنْيَا Allah onlara, çoluk çocuk topluca vatanlarından çıkarılma şeklindeki sürgünü yazmasaydı, muhakkak Beni Kurayza'ya yaptığı gibi dünyada bir kısmı öldürülerek veya esir edilerek onlara azap ederdi.

وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابُ النَّارِ Ahirette de onlar için cehennem azabı vardır. Beni Nadir her ne kadar dünya azabından kurtulsa da ahiret azabından kurtulamayacaktır.

 

 

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَمَنْ يُشَاقَّ اللَّهَ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ 4

Bu, onların Allah'a ve Rasulüne karşı gelmeleri sebebiyledir. Kim Allah'a karşı gelirse şüphesiz Al­lah'ın azabı şiddetlidir.

شَاقّ: Düşman oldu, muhalefet etti...

 

مَا قَطَعْتُمْ مِنْ لِينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَى أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ 5

Bir hurma ağacı kestiyseniz veya kökleri üzerinde dikili bıraktıysanız hep Allah'ın izniyledir. Ve bu izin; fasıkları rüsvay etmek içindir.

 

Hakim; Aişe şöyle demiştir: Bir Yahudi kabilesi olan Beni Nadir'e karşı yapılan gazve Bedir gazvesinden altı ay sonra olmuştur. Onların evleri ve hurmalıkları Medine'nin yakınındaydı. Rasulullah onları muhasara etti. Nihayet Rasulullah onlarla silâh hariç diğer mal ve eşyalarından develerinin taşıyabildiğini alarak yurtlarını terketmeleri şartıyla anlaştı. Bunun üzeri­ne Allah Tealâ onlar hakkında bu sureyi indirdi.

 

 

 

On­lardan Ka'b İbni Eşref kırk kişilik bir heyetle Mekke'ye gitti. Ebu Süfyan'la anlaştılar. Bunun üzerine Rasulullah Ka'b'ın süt kardeşi Muhammed b. Mesleme'ye emretti, o da bir hile ile Ka'b'ı öldürdü. Sonra bir sabah şafakta Rasulullah Beni Nadir'i muhasara etti. Nihayet yurtla­rını terkedip gitmeleri şartıyla anlaştılar.

 

مَا قَطَعْتُمْ مِنْ لِينَةٍ Bir hurma ağacı kestiyseniz... 59/Haşr:5 nüzul sebebiyle ilgili olarak Buharî, Müslim ve diğerlerinin İbni Ömer'den rivayetlerine göre Rasulullah'ın Beni Nadir'in hurma ağaçlarını yakıp fidanlarını kes­mesi üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

 

Nadiroğullarının el-Buveyre diye bilinen kalelerinin önünde konakladı. Orada bulunan birkaç hurma ağacının kesilip yakılmasını emretti. Sebebi; ya Yahudilerin moralini bozmak, ya da Müslüman ordusunun yerini genişlemekti. Kesilen hurma ağaçlarının sayısı:

Katade ve ed-Dahhak: Altı hurma ağacı,

Muhammed b. İshak: Bir hurma ağacı kesildi ve bir tane de yakıldı. Toplam iki ağaçtır.

 

İbnu'l-Arabî: Rasûlullah, Nadiroğullarına ait hurma ağaçlarının sonunda Müslümanlara kalacağını biliyordu. Bildiği halde Yahudilerin morallerini bozmak için onları kesip yaktırdı.

 

Lîne ifadesi:

ez-Zührî, Malik, Said b. Cübeyr, Ebu Ubeyde, İkrime ve el-Halil: el-Acve türü hurması hariç bütün hurma ağaçlarıdır.

İbn Abbas, Mücahid ve el-Hasen: Bütün hur­ma ağaçlarına verilen bir isimdir.

Süfyân es-Sevrî: Hurma ağaçlarının en kıymetlileridir.

Cafer b. Muhammed: Bu acve hurmasının özel adıdır. 

Lîne: Hurmaların en iyisidir. Oldukça sarı olup, dışarıdan çekirdeği görülür ve o kadar yumuşaktır. Çiğnenebilecek haldedir. Bu tür ağaçların bir tanesi bile onlar için iyi bir hizmetçiden daha değerlidir,

 

İbni İshak: Rasulullah Beni Nadir'in üzerine yürüdüğünde kalelerine kapandılar. Rasulullah da hurmaların kesilip yakılmasını emretti. Onlar da kaleden: Ya Muhammed! Sen fesadı yasaklar ve kötülerdin, şimdi hurmaların kesilip yakılma­sı ne demek oluyor, diye seslendiler.

Bunun üzerine:

مَا قَطَعْتُمْ مِنْ لِينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَى أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ 5

Ayeti nazil oldu.

 

Rasulullah; Ebubekir, Ömer ve Ali'nin de içinde bulunduğu on kişi ile beraber Be­ni Nadir'e gitti. Bir müslümanın Beni Amir'den hata ile öldürdüğü iki kişi­nin diyetini ödemek hususunda onlardan yardım isteyecekti. Beni Nadir ile Beni Amir arasında ittifak ve anlaşma vardı. Beni Nadir görünüşte; yar­dım edecekti. Ancak gizli niyetleri Rasulullah'a suikast düzenlemekti.

 

Kurtubi: Sürgün ile ihraç etmek aynı anlamı taşır ama farklıdır: Sürgün çoluk çocuk veya topluca olur, ihraç/sürmek sa­dece kişinin kendisi veya belli bir gurup olabilir.

 

وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْهُمْ فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلا رِكَابٍ وَلَكِنَّ اللَّهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ 6

Ve Allah'ın onlardan Beni Nadir'den Rasûlüne verdiği şey için ganimet siz at ve de­ve sürmüş değilsiniz. Ancak Allah elçilerini dilediğine galip kılar. Zi­ra Allah her şeye kadirdir.

أَفَاءَ: …fayda getirdi, ganimet ve hediye etti...

el-Ferrâ: Siz o malları ele geçirmek için uzunca bir yol katetmediğiniz gibi, ne savaştınız, ne de zorlukla karşılaştınız. Çün­kü orası Medine'den iki mil uzaklıktaydı.

Şer'an fey', kâfirlerin mallarından müslümanlara dönen ganimet ve haraç gibi gelirler demektir.

Dahhâk: Bu mallar Resullullah'a tahsis edilmişti. Ancak o ikramda bulundu da muhacirler arasında taksim etti. Ensâra ondan bir şey vermedi. Yalnızca;

1.   Ebu Dücâne Semmâk b. Hurşe,

2.   Sehl b. Hüneyf ve

3.   Hâris b. Sımme adlı üç zata verdi.

 

 

مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ 7

Allah’ın, fethedilen memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın Rasûlüne kazandırdığı mallar; Allah’a, Rasûl’e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet ve güç hâline gelmesin diye Allah böyle hükmetmiştir. Rasûl size ne verdiyse onu alın. Neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.

 

أَهْل الْقُرَى: Kura vadisi toplumu.

 

Ve Allah'ın onlardan yani;

1.   Beni Nadir'den,

2.   Surenin başında geçen Ehl-i Kitaptan,

3.   Genel olarak kâfirlerden alıp Rasûlüne ver­diği şey için siz ey Müslümanlar, at ve deve sürmüş, elde et­mek için emek sarfetmiş, meşakkat çekmiş, değilsiniz. Ancak Allah, kâfir­lerin kalbine korku salmak suretiyle elçilerini dilediğine galip kılar. Zira Allah, bazen birileri vasıtasıyla bazen vasıtasız, bazen harp ile bazen harpsiz her istediği şeye kadirdir.

Yüce Allah'ın: Allah'ın fethedilen ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey buyruğu ise Kurayzaoğullan hakkında olabilir. Kureyzaoğulları savaşı ile Hendek savaşının son gününde gerçekleşmiştir.

 

Bu ayette Rasûlüne verdiği şey, fey kelimesiyle ifade edilmiş­tir.

Fey: Savaşmadan, bir akın ve baskın yapmadan veya Beni Nadir'in mallarında olduğu gibi sulh yolu ile elde edilen kâfir malları­dır.

Ganimet: Savaşla elde edilen mallardır. Bazılarına göre kâfirden el­de edilen taşınmazlara fey, taşınırlara ganimet denir.

 

İbni Abbas: Medine’deki fey malları; Kurayza ve Nadir'den alınan üç günlük mesafedeki Fedek arazisi, Hayber ve Urayne ve Yenbu köyleridir. Yüce Allah bunları Rasulullah’a tahsis etmiştir.

 

Allah'ın Kura vadisi ve Yenbu gibi savaşsız fethedilen beldelerin halkından Rasûlüne verdiği ganimet, sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir mal olmaması için Allah'ın, Rasûlün, Haşimoğulları, Muttalipoğulları gibi Rasûl’ün yakınlarının, yetimlerin, müslümanlardan ihtiyaç sahibi yoksulların ve yolda parasız kalmışlarındır.

 

Rasûluliah'ın geriye bıraktığı mallar da miras alınmaz. Ak­sine onun bıraktığı bu mallar bir sadakadır. Rasûluliah'ın adına Müslümanların menfaatine olan yerlerde harcanır. Rasûluliah: Bizler miras bırakmayız. Bi­zim geriye bıraktığımız sadakadır, buyurmuştur. Buhâri, III, 1126, 1127, 1360, IV, 1479, 1480, 14H1, 1549, V, 2049, VI, 2474; Müslim, III, 1378, 1379, 1380, 1381, 13S3; Tirmizi, IV, 15»; Ebü Dâvûd, III, 139, 142, 145; Nesât, VII, 136; Muvatta, II, 993; Müsned, I, 4, 6, 9, 10, 25..., VI, 145, 262.

 

Rasûl size ne verdiyse onu alın, sizi neden nehyetmişse onu terkedin. Ona aykırı davranmak konusunda Allah'tan korkun. Zira aykırı davrananlara Allah'ın azabı şiddetlidir.

 

el-Hasen: O ganimet malından size neyi verirse onu alı­nız. Size yasakladığı şeyleri almaktan ve ganimetten çalmaktan da sakınınız.

es-Süddî: Onun size verdiği fey' malını kabul ediniz, size vermediği şeyleri de istemeyiniz.

İbn Cüreyc: Allah’a itaat kabilinden olun şeyleri siz de yerine getiriniz. Sakıncalı hususları size yasakladığında siz de uzak durunuz.

el-Maverdî: Bu ifade geneldir. Rasûlullah’ın bütün emir ve yasakları hakkında yorumlanabilir. Çünkü o, ancak salah olan bir işi emreder ve ancak fesat olan bir işi yasaklar.

 

Abdurrahman b. Zeyd: İbn Mesut ihrama girmiş olduğu halde el­biselerini de giyinmiş olan birisi ile karşılaştı, ona: Bu elbiseleri üzerinden çıkar, dedi. Adam ona: Bu hususta bana yüce Allah'ın Kitabından bir âyet oku­yabilir misin, dedi. O da: Evet dedi. Hem Rasûlullah size ne verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse de ondan sakının, ayetini okudu.

 

Rasûlullah: Ben size her neyi emrettiysem, ondan gücünüzün yettiğini yerine getirin. Size neyi yasakladıysam ondan uzak durun. Buhâri, VI, 265H; Müslim, IV, 1830; Nesâî, V, 110; Dârakutnî, II, 281; Müsned, II, 258, 313. 447, 467.

 

el-Kelbî: Âyet Müslümanların başkanları hakkında inmiş­tir.

 

لِلْفُقَرَاءِ الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ اللَّهِ وَرِضْوَاناً وَيَنْصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ هُمْ الصَّادِقُونَ 8

Zira Allah'ın azabı ganimetler Allah'tan bir lütuf ve rıza ararken mallarından ve yurtlarından çıkartılan ve Allah ve Rasûlüne yardım eden fakir muhacirlerindir. İşte sadıklar bunlardır.

 

Bu ganimetler; Allah'tan bir lütuf ve rıza ararken İslâm'ın ilk yılla­rında Mekke'den Medine'ye hicrete zorlanarak mallarından ve yurtların­dan çıkartılan ve mal-canlarıyla Allah ve Rasûl’üne yardım eden fakir muhacirlerindir. İşte imanlarında ve cihatlarında sebat eden sâdıklar bunlardır. Rasûl de hicret ettiği halde ona fakir muhacir denilmez.

 

Mekke'den çıkmak zorunda kalan muhacirler yüz kişi civarındaydı.

 

يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ اللَّهِ وَرِضْوَاناً /Allah'tan bir fazl ve rıza ararken cümlesi, onların hicret gayelerini açıklayan ve saygıyla anılmaları gerektiğini ifade eden bir hal cümlesidir.

 

İbnül Münzir’den Zeyd b. Esam; Ensar: Ey Allah'ın Rasulü! Medine arazisini muhacir kardeşlerimizle aramızda ikiye taksim et, dediler. Rasulullah Hayır! Lâkin ihtiyaçlarını karşılayın, meyveleri taksim edin, arazi sizin arazinizdir, dedi. Ensar da Memnuni­yetle deyince bu ayet nazil oldu:

 

Katade: Burada sözü geçen muhacirler yurtlarını, mallarını, akra­balarını, vatanlarını, Allah'a ve Rasûlüne duydukları sevgi uğruna terkeden kimselerdir. Öyle ki, bunlardan herhangi bir kimse ayakta durabilmek için açlığından ötürü karnına taş bağlardı. Yine onlardan herhangi bir kimse ken­disini örtecek, ısıtacak başka bir şeyi bulunmadığından dolayı kışın bir çu­kur kazar, içine otururdu.

İbn Merduye: İbn Ömer bir adamı bazı Muhâcirler'e dil uzattığını işitti. Onu yanına çağırdı. Ona 59/Haşr:8 âyetini okudu. Sonra: İşte bunlar, o Muhâcirler'dir. Sen onlardan mısın, dedi. O: hayır, cevabını verdi. Ardından 59/Haşr:9. âyeti okudu ve İşte onlar, Ensar'dır. Sen onlardan mısın, dedi. O: Hayır, dedi. Daha sonra da 59/Haşr:10 âyetini okudu ve ona: Sen bunlardan mısın, dedi. O da: Umarım, dedi. İbn Ömer: Hayır, hayır. Vallahi onlara söven onlardan olamaz, dedi.

 

وَالَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَالإِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ 9

9- Onlardan/Muhacirlerden önce ülkeyi/Medine'yi ve imanı yurt edinenler, kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı gönüllerinde hiçbir haset duymazlar. Şiddetli ihtiyaçları olsa bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

 

وَالَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَالإِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ Onlardan/Muhacirlerden önce ülkeyi/Medine'yi ve imanı yurt edinenler ifadesinde istiare vardır. Kalpler iman yurduna yerleşti. İşte önceden Medine’ye yerleşen Ensar aynı zamanda İmân Yurdu’na yerleşmiştir. Yani İslâm dairesine girmiştir. Kalbin yerleştiği mekân vatana benzetilmiştir.

Ebu Ali, ez-Zemahşerî Buyruk; Muhacirlerden önce ora­yı yurt edinen ve imana kesin olarak inanıp ihlâslı bir imana sahih olan kim­seler... anlamındadır. Çünkü iman, yurt edinilecek bir yer değildir.

 

Muhacirlerden önce Hicret yurduna yerleşerek Medine'yi ve imanı yurt edinenler (ensar) kendilerine hicret edenleri severler ve kendileri mah­rum bırakılarak sırf onlara verilenlerden ganimetlerden dolayı gönülle­rinde muhacirlere karşı hiçbir haset, kin ve kıskançlık duymazlar, şid­detli ihtiyaçları olsa da onları kendilerine tercih ederler onların maslaha­tını kendi yararlarından önde tutarlar. Kim aşırı mal sevgisinden ve Al­lah yolunda harcama konusunda nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar dünyada övgüye, ahirette sevaba nail olarak kurtuluşa erenlerdir.

 

وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ / şid­detli ihtiyaçları olsa da onları kendilerine tercih ederler ibaresinin şu hadiseye işaret ettiği ifade edilmektedir:

Buharî ve Müslim: Birisi Ra­sulullah'a gelip: Ya Rasulallah, aç kaldım, demesi üzerine Rasulul­lah hanımlarına haber gönderdi. Onların yanında yiyecek bir şey bu­lunamayınca Rasulullah: Bu gece bunu misafir edecek kimse yok mu? Allah ona rahmet etsin! buyurdular. Bunun üzerine ensardan biri kalkıp: Ben edeyim ya Rasulallah, dedi. Evine gitti. Hanımına: Bu Allah'ın Rasulünün misafiridir, elinden gelen ikramı esirgeme, dedi. Hanımı: Vallahi çocukların yiyeceğinden başka bir şey yoktur, dedi. Kocası: Çocuklar akşam yemek istedikleri zaman onları uyut ve kandili söndür, biz de bu gece karnımızı bağlayalım, dedi. Kadın da öyle yaptı. Ev sahi­bi sabahleyin Rasulullah'ın yanına geldi. Rasulullah ona: Filan ve filanların hareketini Allah beğendi, buyurdu. İşte bu hadise üzerine Şiddetli ihtiyaçları olsa bile onları kendilerine tercih ederler, ayeti nazil oldu.

 

Muvatta II. 997: İmam Malik'e Rasûlullah'ın zevcesi Âişe oruçluyken bir yoksul ondan bir şeyler dilenmişti. Evinde ise yalnızca bir ekmek vardı. Cariyesine: O ekmeği ona ver, dedi. Cariye: Orucunu açacak baka bir şey yok, dedi. Âişe: Sen o ekmeği ona ver, dedi. Ben de denileni yaptım, dedi. Akşam olunca, daha önce bize hediye ver­memiş birisi bize yufkaya sarılı bir koyun hediye etti. Aişe beni çağırdı. Bundan ye, dedi, İşte bu .senin o ekmeğinden hayır­lıdır, dedi

Rivayetteki yufkaya sarılmış bir koyun ifadesinin manası şudur: Bu, Araplardan variyetli kimselerin yiyebileceği bir yiyecekti. Onlar bir koyun yahut bir kuzuyu yüzdükten sonra tamamen buğday unu ha­muru ile üzerini örter ve ona sarıp sarmalarlardı. Sonra bu haliyle onu tan­dıra asarlardı. Bu şekilde yüzülmüş koyun ya da kuzunun bütün yağları, onun üzerini örten hamura sızardı. Bu onlarca makbul, hoş bir yiyecek idi.

 

Ebu Talha, Uhud gü­nünde Rasûlullah'a vücudunu kalkan etmişti. Peygamber as. ise in­sanları görmek üzere başını uzatıyor, Ebu Talha ona: Ya Rasûlullah başını uzatma, sana isabet ettirmesinler. Benim göğsüm senin göğsün önün­dedir, diyordu. Buhâri, III, 1386. IV, 1490; Müslim, III, 14-43. Rasûlullah'a gelen darbeleri eli ile korumuştur. Bun­dan ötürü de çolak kalmıştı.

 

İbn Abbas: Kim hevasına uyar, imanı kabul et­mezse işte o tam cimridir, demiştir.

Enes: Rasûlullah: Zekâlı veren, misafire ikram eden ve musibet halterinde bir şeyler veren bir kimse cimrilikten uzak­tır. Beyhaki, Şuabu'l-İman, VIi, 427; Taberî, Câmiu'l-Beyân, XXVIII, 44

 

   "[5][60] Yine ondan gelen rivayete göre Peygamlîer (sav) şu duayı yapardı: Al­lah'ım, nefsimin cimriliğinden, israfımdan ve vesveselerinden sana sığınırım.[6][61]

 

 

وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالإِيمَانِ وَلا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ 10

Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi mağfiret et. İman edenlere karşı kalpleri­mizde kin oluşturma. Ey Rabbimiz, şüphesiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin.

 

Onlardan yani muhacir ve ensardan sonra kıyamete kadar gele­cek olan bütün müminler şöyle derler: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi affet. İman edenlere karşı kalplerimizde hiçbir kin, buğz ve haset oluşturma. Ey Rabbimiz, şüphesiz sen çok şefkatli çok merhametlisin, öyleyse sana lâyık olan, dualarımızı kabul etmendir.

 

en-Nehhâs: Muhammed b. Ali b. el-Hüseyn babasından şunu rivayet eder: Iraklılardan bir kesim Ali b. el-Hüseyn'e gelerek, Ebu Bekir ve Ömer'e sonra da Osman'a dil uzattılar, çokça sövüp saydılar. Onlara şöyle dedi: Sizler ilk muhacirlerden misiniz? Onlar: Hayır dediler. Bu sefer: Peki daha önceden imana sahib olup Medine'yi yurt edinmiş olan kimselerden mi­siniz? Yine: Hayır dediler. Bu sefer onlara şöyle dedi: Sizler bu iki fırkadan uzak olduğunuzu, onlardan olmadığınızı belirttiniz. Ben de tanıklık ederim ki siz yüce Allah'ın haklarında: Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz, şüphe­siz kî Sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin. dediği kimselerden de­ğilsiniz. Haydi kalkınız, Allah size layıkınızı versin... Bunu zikret­miştir.

 

İbni Abbas: Aşağıdaki ayet Abdullah b. Ubey, Rifaa b. Zeyd, Abdullah b. Nebtel ve Medine halkından bir grup münafık hakkında nazil olmuştur.

 

Onlardan sonra gelenler buyruğu ile kastedilenler, tabiîn ve kıyamet gününe kadar İslâm'a girecek olanlardır.

İbn Ebi Leylâ: İnsanlar üç ayrı mertebededir:

1.   Muhacirler,

2.   Medine'yi yurt edinip imana sahip olanlar,

3.   Onlardan sonra gelenler. Sen bu merte­belerden dışarıda kalmamaya gayret göster.

 

 

أَلَمْ تَرى إِلَى الَّذِينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لإِخْوَانِهِمْ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلا نُطِيعُ فِيكُمْ أَحَداً أَبَداً وَإِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ 11

Kitap ehlinden o inkâr eden kardeşlerine: Yemin ederiz ki, siz Medine’den çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye boyun eğmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa, size mutlaka yardım ederiz, diyerek münafıklık yapanlara bakmaz mısın? Hâlbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.

 

Münafıklık yapanları görmedin mi? Sorusu münafıkların yaptığı yıkıcılığı ve haleti ruhiyesini iyice belirginleştirmektedir.

 

Münafıkları görmedin mi? Ehl-i Kitap'tan inkâr eden kardeşlerine şöyle diyorlardı: Siz çıkartılırsanız biz de mutlaka sizinle beraber çıkarız, sizin hakkınızda hiç kimseye boyun eğmeyiz... Yani:

Ey Muhammed!..

Abdul­lah b. Ubey b. Selül, Abdullah b. Nebtel, Rifaa b. Zeyd, Vedia b. Malik, Süveyd, Dais ve benzeri şu münafıkları görmedin mi? Bunlar Beni Nadir Yahudilerine şöyle haber gönderiyorlar: Dayanın, kalenizi tahkim edin, tes­lim olmayın, biz sizi teslim etmeyiz. Size savaş açılırsa sizin safınızda sava­şırız, sürülürseniz biz de sizinle beraber çıkarız. Yüce Allah şu sözüyle onların yalancılığını ortaya koydu:

Allah şahitlik eder ki muhakkak onlar yalancıdır. Yani onlar Yahudi­lere Sizinle beraber çıkarız, size yardım ederiz. diyerek yaptıkları vaatle­rinde yalancıdırlar. Bunun yalan olması ya sözlerinde durma niyetinde ol­madıkları için veya söylediklerini yapmadıkları içindir.

Ayetin başındaki görmedin mi? Münafıkların Yahudilere yalan söyle­diği de ortaya çıktı. Çünkü muhasara esnasında onlara yardım etmediler. Muhasara esnasında Yüce Al­lah Yahudilerin kalbine korkuyu iyice yerleştirince; Medine’yi terk etmelerine karşılık Rasulullah'tan canlarına dokunulmamasını istediler.. Rasulullah da kabul etti. Onlar da evlerini yıkıp bir kısmı Hayber'e bir kısmı Şam'a gittiler.

 

10 ve 11. ayete göre kim kimlerle kardeştir:

1.     وَلإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالإِيمَانِ  imanda Müminler kardeştirler.

2.     لإِخْوَانِهِمْ الَّذِينَ كَفَرُوا küfürde Münafıklar-Yahudiler kardeştirler.

 

 

لَئِنْ أُخْرِجُوا لا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ وَلَئِنْ قُوتِلُوا لا يَنْصُرُونَهُمْ وَلَئِنْ نَصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الأَدْبَارَ ثُمَّ لا يُنْصَرُونَ 12

Andolsun, eğer kardeşleri Medine’den çıkarılırsa, onlarla beraber çıkmazlar. Kendilerine karşı savaşılırsa, onlara yardım etmezler. Yardım edecek olsalar bile andolsun mutlaka arkalarını dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.

 

Allah'a yemin olsun ki Beni Nadir Yahudileri yurtlarından çıkarılsalar münafıklar onlarla beraber çıkmazlar, Müslümanlar Yahudilerle savaşsalar onlara yardım etmezler. Onlara yar­dım edip aynı safta savaşacak olsalar, firar ederler. Sonra da artık Yahudi ve münafıklar asla yardım görmezler, Allah onları zelil eder ve yardım et­mez, münafıkların nifakının da onlara faydası olmaz.

İşte bu iki ayette verilen haber olduğu gibi çıkmıştır. Abdullah İbni Ubey ve diğer münafıklar Beni Nadir'e verdikleri sözü tutmadılar.

 

Münafıkların Yahudilere yardım etmeyişinin sebebini Yüce Allah şöy­le ifade etti:

 

لأَنْتُمْ أَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِمْ مِنْ اللَّهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لا يَفْقَهُونَ 13

Onların kalplerinde size karşı duydukları korku, Allah’a karşı duydukları korkudan daha baskındır. Bu, onların anlamaz bir toplum olmaları sebebiyledir.

 

Gerçekten sizin korkunuz onların kalplerinde;

1.   Nadîroğullarının kalplerinde,

2.   Münafıkların kalplerinde Allah korkusundan çok yer etmiştir.

 

Yani: Ey Müslümanlar!.. Münafıklar veya Yahudiler sizden korktukları kadar Al­lah'tan korkmuyorlar, Allah'tan daha çok sizden korkuyorlar. Bu korkunun sebebi onların Allah'ın azamet ve kudretini lâyıkıyla tanımayışlarıdır. Şa­yet onlarda bu anlayış olsaydı, sizin değil de Allah'ın korkmaya daha lâyık olduğunu bilirlerdi.

 

لا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعاً إِلاَّ فِي قُرًى مُحَصَّنَةٍ أَوْ مِنْ وَرَاءِ جُدُرٍ بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَدِيدٌ تَحْسَبُهُمْ جَمِيعاً وَقُلُوبُهُمْ شَتَّى ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لا يَعْقِلُونَ 14

Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.

 

Yahudi ve münafıklar ödlek oldukların­dan, İslâm ordusuyla yüzyüze gelemezler, onlarla topluca savaşamazlar. Belki ya kale duvarları veya siperler arkasından -mecbur kaldıkları takdir­de- müdafaa savaşı yaparlar.

 

Müfessirlerce üç tespit:

1.   Onların kuvvet ve yiğitlikleri birbirleriyle çarpıştıkları zamandır. Sizinle meydan harbinden kaçar, sığınak ve siperlere girerler.

2.   Mücâhid: Onların kuvvet ve şiddeti, kendi aralarında harb lakırtıları; şöyle asarız, şöyle keseriz, şöyle biçeriz gibi yiğitlik ve kuvvet taslayarak laf ederler. Hakiki müminlere karşı değildir.

3.   İbnü Abbas: Birbirini sevmezler. Buna göre şu izah onun tefsiri demektir. Sen onları toplu sanırsın halbu ki kalbleri dağınıktır.

Kendi aralarında savaşları yani birbirlerine düşmanlıkları şiddetlidir.

 

Mücahid: Kendi aralarında sözlü ve andolsun böyle yapaca­ğız diye tehdit savurmak şeklindeki savaşları şiddetlidir.

es-Süddi: Maksat onların kalplerinin ayrılıklarıdır.

 

Sen onları:

Mücahid: Yahudilerle münafıkları,

es-Sevrî: Müşriklerle kitab eh­lini bir arada sanırsın ama kalpleri darmadağınıktır.

Şettâ; dağınık, …birlikleri dağıldı anlamına gelir.

 

Katade: Sen onları bir arada sanırsın. Bir iş ve bir görüş etrafında toplu olduklarını zannedersin. Ama kalpleri darmadağınık­tır ayrılık içerisindedir. Çünkü batıl ehlinin görüşleri farklı farklıdır. Ama hak ehline düşmanlıkta birleşirler, bir aradadırlar.

 

 

كَمَثَلِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَرِيباً ذَاقُوا وَبَالَ أَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ 15

Onların durumu, kendilerinden az öncekilerin Mekkeli müşriklerin durumu gibidir. Onlar Bedir’de yaptıklarının cezasını tatmışlardır. Onlara Ahirette de elem dolu bir azap vardır.

Vebâl, otlağın otunun ağır olması demektir. Mecaz olarak; kötü sonuç anlamına kullanılmıştır. Dilimizde vebâl, ağır günahdır.

O Yahudilerin durumu:

1.   Hicrî bir buçuk sene sonra Beni Kaynuka Yahudilerinin,

2.   Hicrî ikinci yılında Bedir’de Kureyş kâfirleri­nin kendi yaptıklarına karşılık başına gelenler Beni Nadir Yahudilerinin da başına gelmiştir.

İbn Abbas: Yüce Allah bu buyrukla Kaynukaoğullarını kastetmek­tedir. Allah müminleri Nadiroğullarından önce onlara karşı muzaffer kılmış­tı.

 

Katade: Burada Nadiroğullarını kastedilmiştir.

Mücahid: Burada maksat Bedir günü bozguna uğrayan Kureyş kâfirleridir.

 

ed-Dahhak: Sözü edilenlerin Kurayzaoğulları olduğunu söyleyenler yaptıklarının ve­balini buyruğunu, Sa'd b. Muâz'ın verdiği hükmü kabul ederek savaşı bı­rakanlar hakkında yorumlar. Sa'd b. Muâz Kurayzaoğulları hakkında savaş­çıların öldürülmesi ve kadın ve çocukların esir edilmesi şeklinde hüküm ver­mişti.

 

Kastedilenlerin Nadiroğulları olduğunu söyleyenler ise yaptıklarının vebalini sürgüne gönderilmeleri ve yurtla­rından uzaklaştırılmaları diye açıklar.

 

كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ 16

Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, İnkâr et der; insan inkâr edince de, Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım der.

 

Şeytan gibidir sözü bir darbımeseldir. Münafıklar için kullanılarak Şeytan’a benzetilmiştir:

Şeytan gibidirler. Çünkü o, insana İnkâr et der, inkâr edince de Ben senden uzağım, ben âlemlerin Rabbi Allah'tan korkarım, der.

Münafıkların Yahudilere yardım sözleri ve Medine’den beraber çıkma sözünü vermeleri şeytan işine benzetilmiştir. Buna benzer bir ibare de 8/Enfal:48’de Şeytan-Mekke müşrikleri için kullanılmıştır:

 

47.                   Şımarıp böbürlenmek, insanlara gösteriş yapmak ve (halkı) Allah yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkanlar (Mekke müşrikleri) gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır.

48.                   Hani Şeytan onlara yaptıklarını süslemiş: Bu gün artık insanlardan size galip gelecek yok, mutlaka ben de size yardımcıyım, demişti. Fakat iki taraf yüz yüze gelince (şeytan), gerisingeriye dönüp: Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır, demişti.

Elmalı: Şeytanın ben Allah'tan korkarım demesi: Müfessirlerin çoğu, buradaki şeytan ve insandan maksadın şeytan ve insan cinsi olduğu görüşündedirler.

İsrailiyât kültüründe de benzer nakiller mevcuttur:

Vehb b. Münebbih: İsrailoğulları arasında Bersisa adında âbid birisi vardı. Ça­ğının en çok ibadet edenlerindendi. O zamanlarda üç kardeş vardı. Bunların bakire bir kız kardeşleri vardı. Her üçünün de savaşa gitmeleri gerekti. Savaştan dönünceye kadar bacılarını, o güvendikleri âbid kişinin yanında bırakmak istediler. Âbid kabul etmedi. Allah'a sığındı. Ama ısrar ettiler.  Nihayet şöyle dedi: Onu manastırımın karşısındaki bir eve yerleş­tirin. Onlar da kız kardeşlerini karşıdaki eve yerleştirip savaşa gittiler. Âbid’in komşu oldu... Âbid, ona yemek götürüyordu,.. Günler sonra Şeytan Âbid’e yaklaşır. Kızın evinden gündüzün çıkmasının sakıncalı olduğunu ve birilerinin ona yaklaşma ihtimalini vesvese vererek korkutmaya başladı.

Şeytan bir adım daha ileri giderek; Güya, Âbid’in hizmet sevabını artırması için: Kıza verdiğin yemeği ken­din götürürsen sevabın daha da artar… gibi telkinleri yapar. Nihayet Âbid, götürdüğü yemeği evin içine kadar götürür.

Bir müddet sonra; Âbid’i hayra daha da teşvik edercesine: Sen onunla konuşur, sohbet edersen onun yalnızlığını da giderirsin, diye telkinlerine devam eder. Daha sonra; kızla konuşmaya başlar… Bir müddet sonra; Âbid’i hayra teşvik edercesine; Manastırdan çıkarak evin kapısına yakın bir yerde oturmasını telkin eder. O da, kızın kaldığı evin önünde oturmaya başladı.

Bir müddet sonra; Âbid’i hayra daha da teşvik edercesine: Manastır’dan çıkıp, kızın evinde kendisi ile konuşmasının daha iyi olacağını telkin eder. O da, kızın kaldığı evde gün boyunca kızla konuşmaya başladı. Akşam olunca manastıra gidiyordu.

Bir müddet sonra; Âbid’e vesveselerle kızı güzel göstermeye başladı. Âbid eliyle baldırına vurdu, onu öptü. Sonunda kız ile birlikte ol­du ve kız hamile kaldı. Bir çocuk doğdu. Şeytan Âbid’e: Kızın kardeşleri gelip senden olan çocuğu görürlerse, sen ne yapacaksın? Senin rezil olmadan; git, çocuğu kes ve göm. Kız korkusundan durum kardeşlerinden giz­leyecektir. Âbid rezil olmamak için çocuğu kesti. Daha sonra da kızı öldürdü. Bir çukura gömdü. Üzerine büyük bir taş koydu ve toprakla düzledi. Manastırına çıkıp ibadetine devam etti. Derken; savaşa giden kızın kardeşleri geldiler. Âbid’in yanına gelerek, kız kardeşlerini sordular. Vefat ettiğini söyledi. Kıza Allah'tan rahmet­ diledi. Ağlayarak kızın iyi bir insan olduğunu söyledi. Kabri gösterdi. Kardeşleri bacılarının kabri başında ağladılar. Allah'tan ona rahmet­ler dileyerek evlerine döndüler. Gece oldu. Uyudular. Şeytan onların rüyalarına girdi. Üçüne de rüyalarında bacılarını sordu. Onlar da olup biteni anlattılar. Şeytan, Âbid’in kendilerini kandırdığını ve esas gömülü olduğu yeri söyledi. Kızın kardeşleri uyandıklarında birbirine rüyalarını anlattılar. Gidip tarif edilen yeri kazdılar. Kazılı yerde kızı ve oğlunu boğazı kesilmiş olarak buldular. Âbid doğruları söylemek zorunda kaldı. Âbid, olayın Şeytan’ın telkinleri sonucu meydana geldiğini anlattı. Kızın kardeşleri durumu hükümdarlarına şikâyet ettiler. Âbid ma­nastırından indirilip asılmak üzere getirildi. Şeytan, Âbid’e: Başına gelenleri ve beni tanıyorsun. Şimdiye kadar seni aldattım. Ama bugün bana yardım edeceğim. Seni bu durumda kurtaracağım. Ama bir şartım var. Seni yaratan Allah’ı inkâr edeceksin, dedi. Âbid yine Şeytan’a inandı. Bu rezil durumdan kurtulmak için; tamam, dedi.  Allah'ı inkâr etti. Kâfir ol­du. Şeytan Âbid’i küfrüyle baş başa bırakarak: Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım, der. İşin başında Bersisa âbid bir kişiyken, Şeytan’a uyarak kâfir olarak idam edilir. 

Sanki Yüce Allah bu olaya bir gönderme yapmaktadır: Münafıkların durumu ise tıpkı Şeytan’ın durumu gibidir. Çünkü Şeytan insana: İnkâr et, der. İnsan inkâr edince de: Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım, der.

 

Onların durumu şeytanın İnsana: Kâfir ol, dediği zamanki durumu gi­bidir buyruğu yüce Allah'ın münafık ve Yahudilere yardım sözünde durma­yıp, onlara verdikleri yardımcı olmak vaadini yerine getirmeyişlerine bir ör­nektir.

 

 

فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَا أَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ فِيهَا وَذَلِكَ جَزَاءُ الظَّالِمِينَ 17

Nihayet ikisinin de azdıranın da azanın da akıbeti, ebediyen ateşte kalmaları olmuştur. İşte zalimlerin cezası budur.

 

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ 18

Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

 

Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Herkes yarın yani kıyamet için iyi amellerden ne hazırladığına baksın. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Kıyamet; Allah’a göre çok yakın olduğu için yarın kelimesi ile ifade edilmiştir.

Yakın olması itibariyle Yarın kelimesi Kıyamet’ten kinaye olarak kullanılmıştır.

 

Araplar, gelecekten yarın diye söz ederlerdi.

Buradaki yarın, kıyame­tin çok yakın olduğunu hatırlatmaktadır.

el-Hasen ve Katade: Yüce Allah kıyameti adeta yarın gerçekleşecekmiş gibi çok yakın göstermektedir.

 

Kıyamet gününe yarın denilmesinin başka bir yorumu:

1.   İtibarî olarak; gelecek olan yarın, geçmiş olan dün’den daha yakındır. 

2.   Allah katında bugün dünya hayatı, yarın ahiret hayatıdır.

 

Allah'tan korkun ifadesi burada tekrar edilmiştir. Bir kimseye: Çabuk ol, çabuk ol, at, at demeye benzer.

1.   Takva; geçmiş günahlardan tevbe etmeği,

2.   Takva; gelecekte günahlardan sakınmayı ifade eder.

Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Said b. Cübeyr: Sizin ne yaptığınızı, neler ettiğinizi bilir.

 

 

وَلا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ أُوْلَئِكَ هُمْ الْفَاسِقُونَ 19

Allah'ı unuttukla da kendilerini unutturduğu kimseler. İşte onlar fâsıklardır.

 

Münafıklar ve Yahudiler Allah'ın Rasûlünü ve Rasûlün getirdiği son dini kabullenmedikleri için; Allah’ın azametini ve saygınlığını unutmuşlardır. Bu saygıyı unutanları da Allah unutturmuştur.

 

Süfyân: Allah'ın hakkını unutup Allah'ın da kendilerine kendi haklarını unutturduğu kimseler gibi olmayın, anlamındadır. 

 

İbn İsâ: Allah'ı; Ona şükretmeyi, O'nu tazim etmeyi terketmek suretiyle unuttukları için Allah'ın da kendilerini kendilerine unutturduğu birbirlerine azabı hatırlatmayı unutturduğu kimseler gibi de olmayın.

 

Rahatlık zamanlarında Allah'ı unuttukları için, Allah'ın da kendilerini zorlu ve sıkıntılı zamanlarda kendilerine unuttur­duğu kimseler gibi de olmayın.

 

Sehl b. Abdullah: Günah işledikleri vakit Allah'ı unuttukları için, Allah'ın da tevbe sırasında kendilerini, kendilerine unutturduğu kimse­ler gibi de olmayın.

 

İşte onlar fâsıkların ta kendileridir.

İbn Cübeyr: İsyankârların,

İbn Zeyd: Yalancıların...

فسق/Fısk; sınırın dışına çıkmaktır. Allah'a itaatinin dışına çıkmaktır.

 

الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنْ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا اللَّهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمْ الْفَاسِقُونَ

Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridir). Kötülüğü emredip iyiliği yasaklarlar, ellerini de sıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular; Allah da onları unuttu. Şüphesiz münafıklar, fasıkların ta kendileridir.  9/Tevbe:67

 

Yüce Allah; kendisine yönelenle şeytanlaşanların önlerindeki geleceklerini şöyle mukayese etmektedir:

 

لا يَسْتَوِي أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ الْفَائِزُونَ 20

Cehennem ehli ile cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

 

Cehennemlikler ile cennetlikler fazilet ve mertebe itibariyle aynı seviyede değildir. Cennetlikler muradlarına erenlerin yakınlaştırılıp kendilerine ikram­da bulunulanların ta kendileridir. Ateşten kurtulanların ta kendileridir di­ye de açıklanmıştır.

 

Ebu'l-Kasım et-Taberanî: Ebu Bekir ra. bir hutbesinde: Siz gece-gündüz belirli bir ecele doğru koşuşturduğunuzu pekala biliyorsunuz. Kim bu ömrü Allah'ın yolunda geçirebilirse, devam etsin. Buna da ancak Allah'ın yardımıyla nail olabilirsiniz. Birtakım insanlar da ömürlerini Allah'tan başkası uğrunda har­carlar. Yüce Allah Allah'ı unutanlar gibi olmayın, diyerek sizi on­lar gibi olmaktan nehyetti. Tanıdık kardeşleriniz şimdi nerede? Önce­den gönderdikleri amellerinin yanına gittiler. Pişmanlık veya mutlulukla başbaşalar. Medayin şehrini kurup etrafını surlarla çeviren mağrurlar şimdi nerede? Şimdi onlar kayaların ve kuyuların altındalar. İşte güzellikleri bit­meyen Allah'ın Kitabıdır. Karanlık günler için onun ışığından istifade edin. Onun nur ve beyanlarıyla aydınlanın. Yüce Allah Onlar hayır işlerde ko­şuşurlar. Umarak ve korkarak bize yalvarırlardı. Onlar bize derin saygı du­yarlardı diyerek Zekeriyya as. ve onun ailesini övmüştür. Allah rı­zası için söylenmeyen sözde, Allah yolunda harcanmayan malda hayır yok­tur. Cehli hilmini aşan, Allah yolunda kınayanın kınamasından korkan ki­şide hayır yoktur.

 

 

لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعاً مُتَصَدِّعاً مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ 21

Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz.

 

Kur’ân insanlara indirilmiştir. Bir kısmı iman etti, bir kısmı iman etmedi.

Kur’ân dağa indirilseydi, tümüyle baş eğerdi. Burada temsil vardır.

 

Zemahşerî ve Ebu Hayyân: Bu âyet 33/Ahzâb:72 âyetindeki

إِنَّا عَرَضْنَا الأَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاً 72

Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir. 33/Ahzâb:72 … gibi temsil kabilindendir. Maksadı, insanların kalplerindeki katılık ve duyarsızlık için bir uyarıdır.

 

Bu Kur'an'ı insan gibi akıllı ve şuurlu bir dağa indirseydik muhakkak onu Allah korkusundan başını eğmiş ve uysallaşmış, yalçın ve sert yükseklikleri parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri biz kalbinin katılaşmasın­dan, düşünce kıtlığından dolayı Kur'an okurken huşu içinde olamayan in­sanlara bir kınama olmak üzere veriyoruz ki belki düşünürler.

 

Kur'ân'ın bela­ğatı, güçlü ifade tarzı, benzetmeleri, verdiği müjde ve ikazları karşısında dogmalardan arınmış akıl sahiplerine yakışan teslimiyettir. Eğer dağlara akıl ve sorumluluk verilseydi; insanlar gibi serkeşlik yapmazlardı. Kur'ân gerçeği karşısında; dağların sarplığı, sertliği, yüksekliği, geçit vermezliği… hasılı her şeyi Allah’ın emrini işittim ve itaat ettim‘den başka bir şey olmazdı. Allah’ın dağlara verdiği azamet, param parça olurdu. Bu büyük yaratığın hali böyle olursa; dağlar karşısında aciz kalan insan haddini düşünmelidir. Kur'ân karşısında insanların kalbi huşu duymalıdır.

 

لَرَأَيْتَهُ sen onu görürdün hitabı:

1.   Muhammed as.’a,

2.   Bütün müslümanlara,

3.   Bütün insanlaradır.

 

Huşu' duyan/zillet gösteren; çatlayan yarık yarık olan demektir. Hâşian; zelil ve boynu bükük halde demektir.

 

Mütesaddian; çatlak manasınadır. Bina çatladı, anlamı gibidir.

 

 

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ 22

O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’tır. Ğaybı da, görünen âlemi de bilendir. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.

 

O öyle bir Allah'tır ki O'ndan başka ilâh yoktur. Kur'ân'ı indiren Allah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur, kâinatta var olan; görülen ve görülmeyen her şeyi o Allah çok iyi bilir. O esirgeyen ve bağışlayandır.

 

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ Ğaybı da, görünen âlemi de bilendir.

 

Ğayb kelimesinin anlamları:

1.   Mutlak Ğayb: Hiçbir mahlûkun ne duyumlarının ne de bilgisinin ulaşamadığı ğayba denir. Bu ayette ilk akla gelen mutlak ğaybdır.

2.   İzâfî Ğayb: Bazı yaratıklar için bilinmesi mümkün olmayan ğaybdır.

3.   Olmuşu ve olacağı bilir.

4.   Hazırda olanı da, uzaklarda olanı da bilir.

5.   Gizliyi ve açığı bilir.

6.   Âhireti ve dünyayı bilir… gibi açıklamalar yapılabilir.

 

İbn Abbas: Gizliyi de, açığı da bilendir.

Sehl: Ahîreti de, dünyayı da bi­lendir, diye açıklamıştır.

 

Görünmeyen: Ğayb; kulların bilmediği ve görmediği şeyler,

Görünen: Şehâde; bilip gördükleri şeylerdir.

Allah’ın Rahmân sıfatı: Yüce Allah’ın dünyada bütün mahlûkata sunduğu nimetleri kapsar. Mümin-kâfir, çalışan-çalışmayan… herkesi kapsar.

Allah’ın Rahîm sıfatı: Yüce Allah’ın insanlara resul-nebilerle gönderdiği dinî değerlere riayet edenlere ahrette sunduğu Cennet nimetlerini kapsar.

Kısaca: Rahmân dünya, Rahîm ise ahiretle ilgili olduğu ifade edilmektedir.

 

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ 23

O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, mülkün gerçek sahibi, kutsal her türlü yüksek değerler sahibi, barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah’tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.

 

الْمَلِكُ/Melik: Kâinatın mutlak sahibidir.

 

Takdîs; temizlemek manasınadır.

الْقُدُّوسُ/Kuddüs: Kemâl sıfatlara sahip olandır. Her türlü tavsif ve tariflerin ötesinde olandır.

el-Kades: Hicazlıların şivesinde kova demektir. Çünkü onunla temizle­nilir.

 

السَّلامُ/Selâm: Kâinâtın normal seyrini bilinen ve bilinmeyen her türlü bozulmalardan selamette tutandır.

Selâm: Sağlık, sıhhat, düzenlik verendir. Esenlik sahibi, demektir.

 

İbnu'l-Arabi: es-selâm Allah için kullanıldığında esenlik sahibi anlamına gelir.

Eksiklikten uzak olmak;

1.   Her türlü kusurdan uzak ve her türlü eksiklikten beri demektir.

2.   Selâm sahibi anlamındadır. Yani cennette kullarına selâm verecek olandır. 36/Yasin:58

3.   Allah zulmetmez. Bütün yaratıklar Allah’ın zulmünden emin olması anlamında­dır.

 

الْمُؤْمِنُ/Mü’min: İman, emniyet ve güven vericidir.

Mü'min: Allah için kullanıldığında;

1.   Rasûllerine mucizeler vererek,

2.   Mü'minlere vaadettiği mükâfatı,

3.   Kâfirlere de tehdit ettiği azabı vererek vaad ve tehdidini gerçekleştirendir.

el-Mü'min: Dostlarını azabından yana, kullarını zulmünden yana emin kılandır.

Mücahid: el-Mu'min: Allah’ın kendi zatını ve kendisinden başka hiç­bir ilah olmadığını açıklamasıdır. 3/Aliimran:18

İbn Abbas: Kıyamet gününde tevhîd ehlini ateşten çıkaracak olandır

 

الْمُهَيْمِنُ/Müheymin: Her şeyi gözetleyen. Görüp gözeten, her şeye şâhit olan, koruyan ve bekçilik eden de O'dur.

 

الْعَزِيزُ/Azîz: Güçlü ve üstün olan. İzzetli, onurlu ve şanlıdır. Alçaklığı, ahlâksızlığı, küfür, zulüm, fesad, isyan ve nankörlük gibi fenalıkları sevmez.

 

الْجَبَّارُ/Cebbâr: Büyük, güçlü, güç ve kudret sahibi.

Cebbâr: Allah'ın ceberrûtu O'nun azametini ifade eder. Cebr; islah anlamına da gelir.

 

الْجَبَّارُCebbâr:

İbn Abbas: Azîm anlamındadır.

el-Ferrâ: Bir işi yapmaya mecbur etmek, zorlamak anlamını ifade eder.

Cebbâr: Cebbâr vasfında başlıca iki mânâ vardır.

1.   Cebr; kırığı onarıp sarma, eksiği tamamlama kudretine sahip olma, mutlak iktidar sahibi demektir. Allah dertlere derman veren, kırılanları onaran, yoksulları zengin eden, perişanlıkları yoluna koyup düzelten en yüce zâttır.

2.   Cebr, Dilediğini zorla yaptırmaktır. Allah için; mahlûkatı iradesine mecbur eden, hükümranlığına karşı çıkılamayan demektir.

İbnü'l-Enbarî: Allah'ın sıfatlarından olan Cebbâr, kendisine erişilmez, el uzatılmaz demektir.

Vahidî: Cebbâr ifadesi Allah için kullanılmazsa şu anlamlara gelir:

1.   Musallat; zorlayıcı, sataşan demektir.

2.   İri yapılı mânâsınadır.

3.   Allah'a baş kaldıran zorba mânâsınadır.

4.   Çok insan katleden mânâsınadır.

 

الْمُتَكَبِّر/Mütekebbir: Büyüklüğün en mükemmeli, demektir.

Azamet izarım, kibriya ridamdır. Kim bunlardan birini benden çekmeye çalışırsa ona azap ederim. Ebâ Dâvûd, IV, 59; İbn Mâce, II, 1397; Müsned, II, 248, 376, 414, 427, 442 

İzar, belden aşağı bağlanan, rida ise belden yukarısını ör­ten peştamalın adıdır.

 

الْمُتَكَبِّرُ/Mütekebbir: Rububiyet itibariyle büyük olandır. Onun benzerliği olmayan. Her türlü kötü ve yakışıksızlıktan münezzeh olandır.

Humeyd b. Sevr: Kibr: ve kibriyâ’nın asıl anlamı; kendisini korumak, uzak tutmak ve emir-buyruklara bağlı olmayandır.

 

Kibriyâ’nın kullanımı:

1.   Allah için kullanılırsa övgü sıfatı,

2.   Yaratılmışlar için yerme sıfatı olur.

 

Daha sonra yüce Allah kendi zatını tenzih ederek: Allah koştukları or­taklardan celâlet ve azameti ile münezzehtir.

Şirk koşanların isnat ettikleri sıfatlardan münezzehtir. Yani Allah müşriklerin kendisine isnat ettikleri eş, çocuk ve ortak gibi şirk vasıfların­dan münezzehtir.

 

سُبْحَانَ اللَّهِ/Subhân: Tüm mükemmelliklere sahip, noksan sıfatların kendisinden uzak olan demektir. Subhân sıfatı Allah’a aittir. Mahlûkatı bu sınırlara yaklaştırmak şirktir.

 

هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الأَسْمَاءُ الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ 24

O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. Güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 

هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır.

 

الْخَالِقُ el-Hâlik; takdir eden, yoktan var eden, var olan nesnelerden başka bir şey meydana getirmektir.

 

الْخَالِقُ /yaratma fiili:

1.   Takdir etmek yani; eşyanın miktar, derece ve özelliklerini tayin etmektir.

2.   Bir şeylerden başka bir şeyi ortaya çıkarmaktır.

3.   Yok olan şeyi var etmektir. Hiçbir asıl ve örneği yokken icat etmektir.

 

Bu maddeleri fazla ayrıntılara girmeden biraz açıklayalım:

1.                   İbdâ’: Bir şeyin benzeri, aslı veya aslî unsurları yokken, onu yoktan var etmektir. Bu özellik sadece Allah’a aittir.

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. 6/Enam:1

 

بَدِيعُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِذَا قَضَى أَمْراً فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir. 2/Bakara:117

بَدِيعُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ أَنَّى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُنْ لَهُ صَاحِبَةٌ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır. O’nun bir eşi olmadığı hâlde, nasıl bir çocuğu olabilir? Hâlbuki her şeyi O yarattı. O, her şeyi hakkıyla bilendir. 6/Enam:101

ذَلِكُمْ اللَّهُ رَبُّكُمْ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ

İşte sizin Rabbiniz Allah. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin. O, her şeye vekil (her şeyi yöneten, görüp gözeten)dir. 6/Enam:102

 

2.                Bazı var olan şeylerde başka bir varlık ortaya koymak: Bu özelliğin normal ve mükemmel hali de Allah’a mahsustur. Ancak en aşağılardaki seviyeleri insanlar için kullanılabilir. Örneğin: İnsan, var olan bazı nesnelerden faydalanarak silah, apartman, çeşitli makine ve motorlarını vs. yapabilir. Ama insanın yapması ile Allah’ın yaratması arasında kıyası mümkün olmayan farklılıklar mevcuttur. İnsanlar bir sivrisinek yaratamaz ama ona bakarak bazı şeyler ortaya çıkarabilir. İşte o kadar.

أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لا يَخْلُقُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ

  Şu hâlde yaratan, yaratamayan gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?16/Nahl:17

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ قُلْ اللَّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ لا يَمْلِكُونَ لأَنفُسِهِمْ نَفْعاً وَلا ضَرّاً قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلْ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? Allah’tır, de. De ki: O'nu bırakıp da kendilerine bir faydası ve zararı olmayan dostlar mı edindiniz? De ki: Kör ile gören bir olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa Allah’a, O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma ile Allah’ın yaratması onlara göre birbirine mi benzedi? De ki: Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O, birdir, mutlak hâkimiyet sahibidir. 13/Ra:16

 

a.  الْخَلق/yaratma insanın fiillerine nisbet edilmesi: Kur’ân’da kullanılabileceğine dair örnekler mevcuttur:

إِنْ هَذَا إِلاَّ خُلُقُ الأَوَّلِينَ

Bu, öncekilerin geleneklerinden/yarattığı başka bir şey değildir. 36/Şuara:137

فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir! 23/Muminun:14

إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَاناً وَتَخْلُقُونَ إِفْكاً

Siz, Allah’ı bırakarak ancak putlara ibadet ediyorsunuz. Ve yalan yaratıyorsunuz/uyduruyorsunuz. 29/Ankebur:17

 

b. الْخَلق/yaratma; var olan şeylerden başka bir varlık ortaya koymak: Bu özelliğin normal ve mükemmel hali Allah’a mahsustur.

 

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ

Hani Rabbin meleklere: Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. 15/Hicr:28

فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin, demişti. 15/Hicr:29 

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيراً وَنِسَاءً

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. 4/Nisa:1

خَلَقَ الإِنسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ

Allah, insanı pişmiş çamur gibi bir balçıktan yarattı. 55/Rahman:14

 وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ

Cin’i de yalın bir ateşten yarattı 55/Rahman:15

 

3.                 الْخَلق/yaratma; takdir etmek, doğru ölçülü ve orantılı yaratma:

إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ

Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık. 54/Kamer:49

إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً

Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.65/talak:3

وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ

Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir. 36/Yasin:38

وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ

Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur. 36/Yasin:39

لا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ

Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir. 36/Yasin:40

 

Bâri: Yoktan var eden, yarattıkları temiz, sağlam,  nizamî, gelişmiş, mükemmel özelliklere sahip şekilde yaratıcıdır. Allah’ın Hâlik'lığı yani yaratıcılığı Bâri'dir, temizdir.

 

Suret; aynı cins varlıkların birbirinden ayırt edildiği farklı ayrıntılardır. Genelde insanlar birbirine benzer ama ince ayrıntılar karşısında birbirinden farklıdırlar. Yani suret iki kısımdır:

1.   Bir varlığın ilk bakışta görülen ve algılanan şeklidir. İnsan, hayvan, ağaç… şekli gibi.

2.   Uzman kişilerin anlayabileceği ince ayrıntılardır. Akıl, düşünce, refleksler… Bir ineği herkes tanıyabilir ama özelliklerini bilemeyebilir. Ama uzmanları ise; sütünün yağlı, sulu, azlığı, çokluğu… konularındaki suretlerini iyi tanır. Allah ise; bilinen ve bilinmeyen bütün ayrıntıları yarattıkları varlıklara veren Musavvir’dir.

وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلائِكَةِ اسْجُدُوا لآدَمَ فَسَجَدُوا إِلاَّ إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنْ السَّاجِدِينَ

Sizi yarattık, sonra size suret/biçim verdik... 7/A'râf:11 âyette iki surete de işaret edilmektedir.

Suret vermek: Tasvir şekillendirmek ve çizgilerini belirlemek demek­tir. Allah insanları annelerinin karnında üç ayrı yaratılışta var eder. Onu ön­ce bir alaka (sülük gibi), sonra bir çiğnemlik et haline getirir, sonra da onu bir suret sahibi kılar. Bu da suret sahibi olduğu kendisiyle tanınacak şeklî ve özellikleriyle başkasından ayrılmasını sağlayacak şekilde şekillendirilmesi de­mektir.

Musavvir: Suretle­ri şekillendirip onları değişik şekillerde terkib eden demektir. Buna göre su­ret vermek, yaratmaya ve yoktan var edendir. Yarattıkları varlıkları dilediği özelliklerde şekillendirendir. 3/Aliimrân:6

 

Allah’a ait olan isimlere en güzel isimler anlamında Esmâu’l Hüsnâ denir.

 

Allah’ın zâtına mahsus isimleri:

1.   Zâtî ismi; Allah’tır. Sadece zatına aittir. 

2.   Zâtî sıfatları ikiye ayrılır:

Selbî sıfatlar: Vücud, kıdem, bekâ, muhalefetün li'l-havâdis… kuddüs, selam, ehad, vahid, evvel ve ahir gibi isimler de böyledir.

Sübutî sıfatlar: Hayat, ilim, semi, basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvin sıfatlarıdır.

Manevî sıfatlar: Allah Teâlâ'nın ahlâkını, sıfat ve isimlerinin ahkâm ve kemâlini ifade eden azâmet ve kibriyâ, celâl ve cemâl, izzet, adalet, hikmet, hilim, sabır, fadıl, şedîdu'l ikâb ve serîu'l hisâb… gibi isimlerdir.

 

Buhari ve Müslim: Ebu Hureyre; Allah'ın doksan dokuz ismi vardır, bunları kim sayarsa Cennete girer. Allah tekdir, teki sever. Bu hadisi Tirmizi ve İbni Mace aşağıdaki ilavesi ile nakletmektedir:

Hüvallahüllezi lâ ilahe illâ hüve'r-Rahmân, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mümin, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Müte-kebbir, el-Hâlik, el-Bâri', el-Musavvir, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbiz, el-Bâsit, el-Hâfıd, er-Râfi', el-Muizz, el-Müzil, es-Semf, el-Basîr, el-Hakem, el-Adl, el-Latîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mugîs, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mücîb, el-Vâsi', el-Hakîm, el-Vedûd, el-Me-cîd, el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdi', el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kay-yûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kâdir, el-Muktedir, el-Mu-kaddim, el-Müahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Vâlî, el-Müte-âlî, el-Berrü, et-Tevvâb, el-Müntekım- el-Afüvv, er-Reûf, Mâlikü'l-Mülk, zü'l-Celâli ve'l-İkrâm, el-Muksit, el-Câmi', el-Ganiyy, el-Mugnî, el-Mu'tî, el-Mâni', ed-Dârr, en-Nâfir, en-Nûr, el-Hâdî, el-Bedf, el-Bâkî, el-Vâris, er-Reşîd, es-Sabûr.

 

Yedi gök, dünya ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbihini anlamaz­sınız. 17/İsra:44

 

Ebu Hureyre: Rasulullah'a ism-i azam nedir, diye sordum. O da Haşr suresinin sonunu oku, çok oku, dedi. Soruyu iki defa tekrar ettim, aynı cevabı verdi.

 

Enes b. Malik: Rasulullah; Haşr suresini kim okursa Allah onun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affeder, buyurdu.

 

Deylemî: -merfu olarak- İbni Abbas; İsm-i azam Haşr suresi sonundaki altı ayettedir.



 

 

 

 

[5][60] Heyhaki, Şuabu'l-İmaa, VIi, 427; Taberî, Câmiu'l-Beyân, XXVIII, 44

[6][61] Deylemî, el-Firdevs, I, 460.