TEFSİRLERDE KISA SÛRELER

31/Lokmân Suresi

1.          الم

2.          تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ

3.          هُدًى وَرَحْمَةً لِّلْمُحْسِنِينَ

4.          الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

5.          أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

6.          وَمِنَ النَّاسِ مَن يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُوًا أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُّهِينٌ

7.          وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا وَلَّى مُسْتَكْبِرًا كَأَن لَّمْ يَسْمَعْهَا كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْرًا فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ

8.          إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ

9.          خَالِدِينَ فِيهَا وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

10.       خَلَقَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا وَأَلْقَى فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِكُمْ وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَابَّةٍ وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ

11.       هَذَا خَلْقُ اللَّهِ فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِن دُونِهِ بَلِ الظَّالِمُونَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ

12.       وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ وَمَن يَشْكُرْ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ

13.       وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ

14.       وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ

15.       وَإِن جَاهَدَاكَ عَلى أَن تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفًا وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنَابَ إِلَيَّ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

16.       يَا بُنَيَّ إِنَّهَا إِن تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ فَتَكُن فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَاوَاتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ

17.       يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ

18.       وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

19.       وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِن صَوْتِكَ إِنَّ أَنكَرَ الْأَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ

20.       أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ

21.       وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا أَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ

22.       وَمَن يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى وَإِلَى اللَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ

23.       وَمَن كَفَرَ فَلَا يَحْزُنكَ كُفْرُهُ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُوا إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

24.       نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلًا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلَى عَذَابٍ غَلِيظٍ

25.       وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

26.       لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ

27.       وَلَوْ أَنَّمَا فِي الْأَرْضِ مِن شَجَرَةٍ أَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِن بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَّا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

28.       مَّا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ

29.       أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى وَأَنَّ اللَّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ

30.       ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِ الْبَاطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ

31.       أَلَمْ تَرَ أَنَّ الْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللَّهِ لِيُرِيَكُم مِّنْ آيَاتِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

32.       وَإِذَا غَشِيَهُم مَّوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُم مُّقْتَصِدٌ وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ

33.       يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ وَاخْشَوْا يَوْمًا لَّا يَجْزِي وَالِدٌ عَن وَلَدِهِ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَن وَالِدِهِ شَيْئًا إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ

34.        إِنَّ اللَّهَ عِندَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْأَرْحَامِ وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَّاذَا تَكْسِبُ غَدًا وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ بِأَيِّ أَرْضٍ تَمُوتُ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

31/Lokman:1. Elif, Lam, Mim.

31/Lokman:2-3. Bunlar, iyi davranan kimseler için rahmet ve doğru yol rehberi olan hikmetli Kitap'ın ayetleridir.

31/Lokman:2-3. Bunlar, iyi davranan kimseler için rahmet ve doğru yol rehberi olan hikmetli Kitap'ın ayetleridir.

31/Lokman:4. O kimseler namazı kılarlar, zekatı verirler; ahirete de yakinen inanırlar.

31/Lokman:5. İşte onlar Rablerinin yolunda olanlardır, işte onlar saadete erenlerdir.

31/Lokman:6. İnsanlar arasında, bir bilgisi olmadığı halde Allah yolundan saptırmak için gerçeği boş sözlerle değişenler ve Allah yolunu alaya alanlar vardır. İşte alçaltıcı azap bunlar içindir.

31/Lokman:7. Ayetlerimiz sapık kimseye okunduğu zaman sanki kulaklarında ağırlık var da işitmiyormuş gibi büyüklenerek sırt çevirir. İşte ona can yakıcı azabı müjde et.

31/Lokman:8-9. İnanıp yararlı iş işleyenler için, Allah'ın vadi gereğince temelli kalacakları nimet cennetleri vardır. O; güçlüdür, hakim'dir.

31/Lokman:8-9. İnanıp yararlı iş işleyenler için, Allah'ın vadi gereğince temelli kalacakları nimet cennetleri vardır. O; güçlüdür, hakim'dir.

31/Lokman:10. Allah gökleri gördüğünüz gibi direksiz yaratmış, sizi sallar diye yeryüzüne sabit dağlar koymuş; orada her türlü canlıyı yaymıştır. Gökten su indirip orada her hoş çiftten yetiştirmişizdir.

31/Lokman:11. İşte bu Allah'ın yaratışıdır. Ondan başkasının ne yarattığını Bana gösterin. Hayır; gösteremezler, zalimler apaçık sapıklık içindedir.*

31/Lokman:12. And olsun ki, Lokman'a, Allah'a şükretmesi için hikmet verdik. Şükreden kimse ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden ise, bilsin ki, Allah her şeyden müstağnidir, övülmeğe layık olandır.

31/Lokman:13. Lokman, oğluna öğüt vererek: "Ey oğulcuğum! Allah'a eş koşma, doğrusu eş koşmak büyük zulümdür" demişti.

31/Lokman:14. Biz insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu, güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı. Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bana ve ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş Bana'dır.

31/Lokman:15. Ey insanoğlu! Ana baba, seni, körü körüne Bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme; dünya işlerinde onlarla güzel geçin; Bana yönelen kimsenin yoluna uy; sonunda dönüşünüz Bana'dır. O zaman, yaptıklarınızı size bildiririm.

31/Lokman:16. Lokman: "Ey oğulcuğum! İşlediğin şey, bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, Allah onu getirip meydana kor. Doğrusu Allah Latif'tir, haberdardır".

31/Lokman:17. "Ey oğulcuğum! Namazı kıl, uygun olanı buyurup fenalığı önle, başına gelene sabret; doğrusu bunlar, azmedilmeğe değer işlerdir."

31/Lokman:18. "İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi şüphesiz ki sevmez."

31/Lokman:19. "Yürüyüşünde tabii ol; sesini kıs. Seslerin en çirkini şüphesiz merkeblerin sesidir."*

31/Lokman:20. Allah'ın göklerde olanları da, yerde olanları da buyruğunuz altına verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz? İnsanlardan, Allah hakkında hiçbir bilgisi olmadan, doğruluk rehberi ve aydınlatıcı bir Kitap bulunmadan tartışanlar vardır.

31/Lokman:21. Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun" denince: "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" derler. Ya şeytan, babalarını alevli ateşin azabına çağırmışsa?

31/Lokman:22. İyilik yaparak kendini Allah'a veren kimse, şüphesiz en sağlam kulpa sarılmış olur. İşlerin sonucu Allah'a aittir.

31/Lokman:23. İnkar edenin inkarcılığı seni üzmesin; onların dönüşü Bize'dir; o zaman, yaptıklarını kendilerine haber veririz. Allah, kalblerde olanı şüphesiz bilir.

31/Lokman:24. Onları az bir süre geçindiririz, sonra da ağır bir azaba sürükleriz.

31/Lokman:25. And olsun ki onlara: "Gökleri ve yeri yaratan kimdir?" diye sorsan, "Allah'tır" derler. De ki: "Hamd Allah'a mahsustur", ama çoğu bilmezler.

31/Lokman:26. Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Şüphesiz Allah müstağnidir, övülmeğe layıktır.

31/Lokman:27. Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa yine de Allah'ın sözleri bitmezdi. Doğrusu Allah güçlüdür, hakim'dir.

31/Lokman:28. Ey insanlar! Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.

31/Lokman:29. Allah'ın geceyi gündüze ve gündüzü geceye kattığını, her biri belirli bir süreye kadar hareket edecek olan güneşi ve ayı buyruk altında tuttuğunu; Allah'ın, yaptıklarınızdan haberdar olduğunu bilmez misin?

31/Lokman:30. Bu, Allah'ın hak olmasından ve O'ndan başka taptıkları şeylerin batıl olmasındandır. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.*

31/Lokman:31. Gemilerin denizde Allah'ın lütfuyla yürüdüğünü görmez misin? Allah böylece size varlığının delillerini gösterir. Bunlarda, pek sabırlı ve çok şükreden kimselerin hepsine dersler vardır.

31/Lokman:32. Dağlar gibi dalgalar insanları kuşattığı zaman, dini tamamen Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar; onları karaya çıkararak kurtardığında, içlerinden bir kısmı doğru yolda kalır. Zaten ayetlerimizi bilerek ancak hain nankörler inkâr eder.

31/Lokman:33. Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun. Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın.

31/Lokman:34. Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir, rahimlerde bulunanı O bilir, kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır.

 

 

 

LOKMÂN SÛRESİ

 

بسم الله الرحمن الرحيم

الم 1

تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ 2

هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ 3

1.   Elif, Lâm, Mîm.

2.   Bunlar pek hikmetli Kitabın âyetleridir.

3.   İhsan edenler için hidayet ve bir rahmettir.

 

Elif, Lâm, Mîm.

تِلْكَ ın yerine; Bunlar pek hikmetli Kitab'ın âyetleridir de denilir.

الْكِتَابِ 'tan kasıt, Kur'ânKerîm'dir.

الْحَكِيمِ Son derece sağlam demektir.

1.   Muhkem; herhangi bir gediği, çöküntüsü olmayan,

2.   Çelişkisi, tutarsızlığı ol­mayan,

3.   Hikmetli, kısa ve özlü çok iyi anlaşılan,

4.   Hâkim; hüküm koyan, hükmeden… anlamlarını ifade eder.

 

هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ  3   Muhsinler için hidâyet ve bir rahmettir.

 

Hûda:  Doğruluk, açıklık ve şeffaflığı ifade eder.

Burada; doğru istikameti en açık şekilde göstermedir.

 

Hûda iki türlüdür:

1.   Hidâyet; yol gösterici demektir. Allah'ın resulleri yol gösterici yani hidayet ettiricidir.

وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ Her bir kavim için de hidâyet edici kişi vardır. 13/Rad:7

وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ  Gerçekten sen dosdoğru yola hidâyet ettiricisin. 42/Şura:52

فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ Onları Cahîm yoluna hidayetlendirin.

 

2.   Hidâyet; destekleyici, muvaffak kılan demektir.

إِنَّكَ لا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi hidayete iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi hidayete eriştirir. O, hidayete gelecekleri daha iyi bilir. 28/Kasas:56

أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ İşte bunlar Rablerinden bir hidâyet üzerindedirler. 2/Bakara:5

وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ Allah, Selâm yurduna çağırır ve dilediğini dosdoğru yola hidayet eder. 10/Yunus:25

Ragıp İsfahanî: Rahmet: Rahmet edilene, bağış ve lütfu gerektiren bir kalp yumuşaklığı ve acımadır. Allah, rahmeti bağış ve lütuf şeklidedir.

İhsan: Allah'a; O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O’nu göremiyorsan da O seni görmektedir, buyurdu.

 

Nüzul Sebebi:

Said b. Cübeyir, İbni Abbas: Bu ayet Nadr b. Haris hakkında inmişti. Nadr şarkıcı bir cariye satın almıştı. İslâm'a girmek isteyen birini duyduğu zaman hemen bu cariye ile onun yanına gider ve cariyeye: Bu adama yedir, içir ve ona şarkı söyle, derdi. Yeni müslümana: Muhammed'in davet ettiği oruç, namaz ve onun huzurunda çarpışmaktan daha hayırlıdır, derdi

Mukatil, Ferra ve el-Kelbî: Ayet, Nadr b. Haris hakkında nazil olmuştur. Nadr tüccar olarak İran'a gidiyor, Acemlerin kitaplarını satın alıyor, bu kitapları anlatıyor ve şöyle diyordu: Muhammed size Âd ve Semûd kavimlerini anlatıyor. Ben de size Rüstem, İsfendiyar ve Kisraların ha­berlerini anlatıyorum, derdi. Bu Kureyşlilerin hoşuna gidiyordu. Böyle oyalandıkları için Kur'an'ı dinlemeye gerek görmüyorlardı.

 

الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ 4

أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ 5

4.   Onlar ki; namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve onlar âhirete kesin olarak iman edenlerdir.

5.   İşte onlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve onlar felah bu­lanların kendileridir.

 

وَمِنْ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُواً أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ 6

 

6. İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah'ın yolundan sap­tırmak ve onları bir eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar. İşte onlar için horlayıcı bir azab vardır.

 

وَمِنْ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ/İnsanlardan kimisi boş sözleri satın alırlar,

Bu âyet-i kerîmede satın almak bir istiaredir. Kureyşlilerin sohbetlerindeki konuşmaları İslâm ile oyalanmaları, söze dalmaları ve kendilerini batıla kaptırıp, gitmeleridir.

 

Katade: Belki de bu hususta herhangi bir mal harcamaz; fa­kat onu dinlemek, onu satın almak demektir, diye açıklamıştır.

 

İbn Atiyye: Buna göre yapılması gereken işi terkedip, bu münkerleri işlemek, onları satın almak demek olur. Yüce Allah'ın: İşte onlar hida­yet karşılığında sapıklığı satın almış olanlardır. 2/Bakara:16 ayetine benzer. Yani onlar imanı verip, karşılığında küfrü satın almışlar. Bu da onların imanı küfre değiştirmelerini ve küfre tercih etmelerini ifade eder.

 

لَهْوَ الْحَدِيثِ:

Yine el-Hasen: Lehvu'l-hadis; küfür ve şirk demektir.

Mücahid: Âyet-i kerîmede geçen boş söz şarkı ve buna benzer batıl şeyleri dinle­mektir

İbn Ömer, İkrime, Meymun b. Mİhran ve Mekhul: Şarkı olduğunu rivayet etmişlerdir.

Abdullah b. Mes'ud: Şarkı kalbte mü­nafıklığın yeşermesine sebebtir,

el-Hasen: Boş söz çalgı ve şarkıdır

el-Kasım b. Muhammed: Şarkı batıldır, batıl da ateştedir.

 

Kadı Ebubekr b. el-Arabî: Şarkıcı cariyeleri dinlemeye gelince, ki­şinin kendi öz cariyesinin şarkılarını dinlemesi caizdir. Çünkü böyle bir ca­riyenin ne zahirînden, ne batınından ona haram olan bir tarafı yoktur. Onun sesinden lezzet alması nasıl yasaklanabilir? Ancak kadınların erkeklerin önünde açılması, mahremiyet perdelerinin kaldırılması ve kötü sözlerin işi­tilmesi ise caiz değildir. Şayet bu sınırlar çiğnenip helal olmayacak işler ya­pılırsa, caiz olmayan şeyler işlenirse, o takdirde böyle bir iş başından beri ya­saklanır ve kökünden sökülüp atılır,

 

Kurtubi: Şarkının mekruh oluşuna da­ir üç âyet:

1.   Lokman suresi:6; وَمِنْ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ

2.   Necm suresi:61; أَفَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ 59 وَتَضْحَكُونَ وَلا تَبْكُونَ 60 وَأَنْتُمْ سَامِدُونَ 61 Şimdi siz gaflet içinde eğlenerek bu söze mi (Kur’an’a mı) şaşıyorsunuz, gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?

İbn Abbas: سَامِدُونَ Himyerililerin lehçe­sinde şarkı söylerler demektir.

3.   İsra Suresi:64; وَاسْتَفْزِزْ مَنْ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الأَمْوَالِ وَالأَولادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمْ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُوراً (64) “(Haydi) onlardan gücünün yettiğinin ayağını sesinle kaydır. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Onların mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaadlerde bulun.” Hâlbuki şeytan onlara aldatmadan başka bir şey va’detmez. Mücahid: Bunlar şarkı ve çalgı aletleridir.

 

وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا وَلَّى مُسْتَكْبِراً كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْراً فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ 7

7. O kimseye âyetlerimiz okunduğu zaman güya iki kulağı sağırmış da bunları işitmemiş gibi büyüklenerek yüz çevirir. Sen ona çok acıklı bir azabı müjdele!

 

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ (8)

خَالِدِينَ فِيهَا وَعْدَ اللَّهِ حَقّاً وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (9)

 

O, sonsuz izzete sahip, her şeyi ezebilecek ve her şeyin kendisine bo­yun eğdiği sonsuz kuvvet sahibidir. Hiç bir müşrik veya bir başkası ondan kurtulamaz. O, sözlerinde ve fiillerinde sonsuz hikmet sahibidir. Kur'an'ı müminler için hidayet rehberi kılandır.

 

خَلَقَ السَّمَوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا وَأَلْقَى فِي الأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَأَنزَلْنَا مِنْ السَّمَاءِ مَاءً فَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ (10)

10- O, gördüğünüz gökleri direkler olmadan yarattı. Yeryüzüne de sizi sarsmasın diye ulu dağlar oturttu. Orada her türlü hayvanı yaydı. Biz gökten de su indirdik. Onunla yer- yüzünde her sınıftan güzel güzel bitkiler bitirdik.

 

 

خَلَقَ السَّمَوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا  O, gördüğünüz gökleri direkler olmadan yarattı.

 

Âlimlerin, gökler hakkında görüşleri:

1.   Kimileri, bunların tıpkı dümdüz bir sath olarak, döşendiğini söylemişlerdir. Ekseri müfessirlerin görüşü budur.

 

2.   Kimileri de, göklerin yuvarlak (kürevi) olduklarını söylemişlerdir. Mühendislerin hepsi bu görüştedirler. Gazalî der ki: Bu hususta, biz de onlarla aynı görüşteyiz. Eğer bu konuda, bir hadis olsaydı; muhtemel olabilecek bir manaya yorumlayabilirdik. Kur'ân'da ve hadiste göklerin dümdüz olduğunu ima eden bir nas yoktur. Aksine Kur'ân'da göklerin kürevî olduğuna delâlet eden ayetler mevcuttur. Çünkü yüce Allah: Herbiri bir yörüngede (felekte) yüzüyor, 36/Yasiin:40 buyurmuştur.

 

Hasan ve Katâde: Göklerin görünen ve görünmeyen hiç bir direği yoktur, derler.

İbn Abbâs, İkrime ve Mücâhid: Göklerin bizim görmediğimiz direği olduğu görüşündedirler.

 

Fahrettin Razî: Felek, kürevî olan bir şeyin adıdır.

 

خَلَقَ السَّمَوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا

Ayetteki, terevneha hususunda şu iki izah yapılmıştır:

1.   Buradaki zamir, göklere râcî olursa ayetin anlamı:

Allah’ın direksiz olarak yarattığı gökleri görmektesiniz, olur. Yani, göklerin direği asla yoktur.

2.   Bu zamir, direk kelimesine râcî râcî olursa ayetin anlamı:

Allah’ın yarattığı gökleri direksiz olarak görmektesiniz, olur. 

Gerçekten de; direği var mı, yoksa yok mu diye bir soru yöneltilebilir. Yani; olabilir de olmaya bilir de.

Görülmeyen direkler olsa bile, sizin görebileceğiniz direkler olmaksızın... şeklindedir.

Felek; yu­varlak tasavvur edilen varlıklardır.

 

 

وَأَلْقَى فِي الأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ  Yeryüzüne de sizi sarsmasın, hareket edip de sarsıntı meydana getir­mesin diye yüksek ve sabit dağları oturttu.

  

وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ Orada her türlü hayvanı yaydı.

 وَأَنزَلْنَا مِنْ السَّمَاءِ مَاءً Biz gökten de su indirdik.

فَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ Yeryüzünde her sınıftan güzel ve çok faydalı bitkiler bitirdik.

Şa'bî: İnsanlar da yeryüzünün bitkilerindendir. Cennete giren şerefli ve güzel, cehenneme girenler ise rezîl ve svâydırlar.

İbn Abbas: Güzel olan her bir renkten bitirdik, diye açıklaması nakledilmiştir.

 

هَذَا خَلْقُ اللَّهِ فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ بَلْ الظَّالِمُونَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ11

هَذَا خَلْقُ اللَّهِ İşte bunlar Allah'ın yarattıklarıdır.

فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ O'ndan başkaları ne yarattı? Buradaki soru azarlamak ve sustur­mak içindir.

 

İşte bunlar Allah'ın yarattıklarıdır. Yani bu zikredilen hususlar Al­lah'ın yarattığı varlıklardır. Gösterin bana ey Mekke ehli olan kâfirler ve ey onların benzerleri, bana haber verin bakayım, "O'ndan başkaları ne ya­rattı?" O'nun dışında olan ve sizin Allah Tealâ'ya şirk koştuğunuz ilâhları­nız neyi yarattılar?

 

بَلْ الظَّالِمُونَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ  Doğrusu o zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler.

Bu ayette ziyade­siyle azarlama vardır. Çünkü hüm zamiri yerine ez-Zalimûn şeklinde zahir ifade kullanılmıştır.

  

وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ 38

وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ 39

لا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ 40

38. Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, azîz ve alîm olan Allah'ın takdiridir.

39. Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner.

40. Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler. 36/Yasin:38-40

 

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ 33

Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzerler. 21/Enbiya:33

 

 

وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنْ اشْكُرْ لِلَّهِ وَمَنْ يَشْكُرْ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ 12

12. Andolsun biz Lokman'a; Allah'a şükret, diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.  31/Lokmân:12

 

Selef âlimlerince Lokmân:

1.   Allah'ın resul/nebisidir,

2.   Allah'ın sâlih bir kuludur. Konusunda ihtilaf edilmiştir.

 

 

Lokman'ın nesebi:

es-Süheylî Lokman’ın babası adı Anka veya Serûr olduğu söylenmektedir

ez-Zemahşerî: Lokman'ın babası Bâûrâ'dır. Eyyub'un kızkardeşinin oğlu veya teyzesinin oğludur.

Vehb: Lokman, Eyyub'un kızkardeşinin oğludur.

Mukatil: Lokman'in, Eyyub'un teyzesinin oğlu olduğu zikredilir. 

 el-Vakidî: Lokman, İsrail oğulları arasında hakimlik yapardı.

Said b. el-Müseyyeb: Lokman, Mısırlı kalın dudaklı bir siyahîdir. Yüce Allah ona; hikmeti vermiş fakat nübüvvet ver­memiştir. 

İkrime ve eş-Şa'bî: Lokman bir nebidir.

İbn Abbas: Lokman; Habeş'li marangoz bir köleydi. İsrailoğulları arasında hakimlik yapardı.

Said b. el-Müseyyeb Terzi oldu­ğu rivayet edilir.

Abdu'r-Rahman b. Zeyd b. Cabir Çoban olduğu da söylenmiştir. Çobanlıktan önce tanımış olduğu bir adam kendisini görmüş ve ona şöyle demiş: Sen filanoğullannın kölesi de­ğil misin? Evet demiş. Peki, seni gördüğüm bu seviyeye ulaştıran ne oldu? di­ye sorunca, o da: Allah'ın kaderi, emaneti eda edişim, doğru söz söyleyişim ve bana fayda vermeyen şeyleri terkedişimdir, diye cevab vermiştir.

 

Abdurrahmân İbn Harmele: Esved, bir şey sormak için Saîd İbn Müseyyeb'e geldi. Saîd İbn Müseyyeb ona: Siyahî olduğun için üzülme. İnsanların en hayırlılarından üçü Sudan'lıdır. Bilâl, Mehcâ ve Lokman Hakîm'dir. Lokman; siyahî, Sudan'lı Nûba kabilesinden, dudaklarının kenarı deve dudağı gibi iriydi.

 

Hâlid er-Rabaî: Lokman, Habeş'li marangoz bir köleydi. Efendisi ona: Şu koyunu bize kes, dedi. O da kesti. Adam: Onun en güzel iki parçasını çıkart, dedi. Lokman da dilini ve kalbini çıkardı. Allah'ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra efendisi: Bize şu oğlağı kes, dedi. O da kesti. Ona: Onun en habis iki parçasını çıkar, dedi. O yine dilini ve kalbini çıkardı. Adam ona: Ondaki en güzel iki parçayı çıkarmanı emrettim. Sen bu ikisini çıkardın. Onun en habis iki parçasını çıkar dedim. Yine aynı iki parçayı çıkardın, dedi. Lokman: Bu iki parça temiz olursa bu ikisinden daha temiz; habis oldukları zamanda da bu ikisinden daha habis hiç bir şey olamaz, dedi.

 

Amr İbn Kays: Lokman siyahî, dudakları kalın, ayaklan enli ve yassı bir köle idi. O, insanların meclisinde rivayette bulunup onlarla konuşurken birisi geldi ve ona: Sen, benimle falan yerde koyun otlatan değil misin, dedi. Lokman; evet, dedi. Adam: Sen gördüğüm bu hale nasıl geldin, dedi. Lokman: Doğru söz ve beni ilgilendirmeyen şey hakkında konuşmamakla, dedi.

 

Allah, kime dilerse ona hikmet verir. İstediğine verir.

1.   Resul-Nebilere,

2.   Mümin kullara,

3.   Kâfirlere,

 

Süddî: Resul/nebiler aynı zamanda hikmet sahibidirler.

İbnü Rüşd: Her nebi hakîmdir, fakat her hakîm nebi değildir.

 

Kelime olarak Hikmet: Hâkim, hüküm, hâkimiyet, hükümet, muhkem, hikmet… Aynı kelimelerin farklı kullanış biçimleridir. Genel hatlarıyla; iyilikleri elde etme ve kötülükleri önleme ağırlıklı manalarda kullanılmaktadırlar.

 

Terim olarak Hikmet: Hayır ve şer konularında, meydana gelen/gelecek bir hadisenin öncesinden neticenin sebep ve sonuçlarını görebilme yeteneğidir.

Hikmet bütün insanlarda az veya çok vardır. Ama burada zikredilen zirve yapmış ve refleks halinin ötesine geçmiş ihsandan bahsediyoruz. Bu yetenek, kişisel gayretle bir seviyeye gelir ve son kerteyi bulur. Ama bundan ötesi Allah'ın özel lütfüdür. Müfessir Elmalı şöyle ifade ediyor: Kulun iradesi adî sebep, ilâhî irade gerçek ve geçerli sebeptir.

 

Mukâtil ile İbnü Kuteybe: Hikmet; bir şeyin özünü kavramaktır.

Fahruddin Razî: Hikmet, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Hadîste: Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanın, buyurulmuştur.

  

Hikmetin şartları:

1.   Belli bir hedefte olan hayırlara ulaşma,

2.   Kötülüklerden uzak kalma,

3.   Susma veya tepkisiz kalmadır.

 

Bir şeyde hikmetin oluşması için iki husus gereklidir:

1.   Hak ve hukuku işaret eden doğruları bilimsel olarak söylemektir.

2.   İfade edilen hikmet, uygulanabilir olmalıdır. Yoksa buna hikmet denilmez.

 

Fahruddin Razî:

1.   Allah'ın hikmeti; her zaman her yerde, kulların yararına olacak şeyler yaratmasıdır.

2.   İnsanların hikmeti, başka kulların yararına olacak şeyler yapmak ve ortaya koymaktır. Yani sadece kendisine yarayacak bir şey değil, başkalarına da yarayacak eserler ortaya koymasıdır.

 

Mukâtil: Hikmet Kur'ân'da dört türlü tefsir edilir:

1.   Kur'ân'ın öğütleri mânâsına:

وَلا تَتَّخِذُوا آيَاتِ اللَّهِ هُزُواً وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَمَا أَنزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُكُمْ بِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ 231

Sakın Allah’ın ayetlerini eğlenceye almayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın. Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir. 2/Bakara:231

 

2.   Anlamak ve bilmek anlamına:

وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنْ اشْكُرْ لِلَّهِ وَمَنْ يَشْكُرْ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ 12

31/Lokman:12 Andolsun, biz Lokmân’a “Allah’a şükret” diye hikmet verdik. Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, bilsin ki Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye lâyıktır.

 

3.   Nübüvvet mânâsına:

أَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلَى مَا آتَاهُمْ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ فَقَدْ آتَيْنَا آلَ إِبْرَاهِيمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَآتَيْنَاهُمْ مُلْكاً عَظِيماً 54

Yoksa insanları; Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şey dolayısıyla kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir hükümranlık da vermiştik.  4/Nisa:54

 

4.   İnce sırları ile Kur'ân anlamına:

ادْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ 125

16/Nahl:125 (Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.

İbnü Mes'ûd ve Dahhâk bu âyetteki hikmetten murat Kur'ân'dır.

 

 

Kur’an-ı Kerim’de hikmet kelimesinin geçtiği birkaç ayetikerime:

كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمْ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ 151

2/Bakara:151 Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.

 

يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْراً كَثِيراً وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُوا الأَلْبَابِ 269

2/Bakara:269 Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.

 

  وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ 48

3/Aliimrân:48 Ve Allah ona (İsa’ya) kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretecek.

 

وَأَنزَلَ اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكَ عَظِيماً 113

4/Nisâ:113 ….Allah, sana kitabı (Kur’an’ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın sana lütfu çok büyüktür.

 

ذَلِكَ مِمَّا أَوْحَى إِلَيْكَ رَبُّكَ مِنْ الْحِكْمَةِ وَلا تَجْعَلْ مَعَ اللَّهِ إِلَهاً آخَرَ فَتُلْقَى فِي جَهَنَّمَ مَلُوماً مَدْحُوراً 39

17/İsra:39 Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği bazı hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilâh edinme. Sonra kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.

 

وَلَمَّا جَاءَ عِيسَى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ وَلأُبَيِّنَ لَكُمْ بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ 63

43/Zuhruf:63 İsa, apaçık mucizeleri getirdiği zaman şöyle demişti: “Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyle ise, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”

 

Furkân kelimesi:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ29

8/Enfal:29 Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; O, size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir.

 

تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيراً 1

25/Furkân:1 Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir. 

 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              

 

الكلمةُ الحِكْمَةُ ضالَّةُ المؤمنِ، فحيثُ وجدها فهو أَحَقُّ بها

الراوي: أبو هريرة المحدث: الترمذي المصدر: سنن الترمذي - الصفحة أو الرقم: 2687 خلاصة حكم المحدث: غريب لا نعرفه إلا من هذا الوجه [فيه] إبراهيم بن الفضل المدني يضعف في الحديث من قبل حفظه

الراوي: أبو هريرة المحدث: العقيلي المصدر: تهذيب التهذيب - الصفحة أو الرقم: 1/151 خلاصة حكم المحدث: منكر

الراوي: أبو هريرة المحدث: ابن حبان المصدر: المجروحين - الصفحة أو الرقم: 1/102 خلاصة حكم المحدث: [فيه] إبراهيم بن الفضل كان فاحش الخطأ قال يحيى ليس بشيء

الراوي: - المحدث: ابن القيسراني المصدر: معرفة التذكرة - الصفحة أو الرقم: 267 خلاصة حكم المحدث: فيه إبراهيم بن الفضل المخزومي ليس بشيء في الحديث

الراوي: أبو هريرة المحدث: ابن القيسراني المصدر: تذكرة الحفاظ - الصفحة أو الرقم: 427خلاصة حكم المحدث: [فيه] إبراهيم بن الفضل المخزومي ليس بشيء في الحديث

الراوي: - المحدث: ابن العربي المصدر: العواصم من القواصم - الصفحة أو الرقم: 188خلاصة حكم المحدث: لم يصح عن رسول الله صلى الله عليه وسلم

الراوي: - المحدث: ابن العربي المصدر: عارضة الأحوذي - الصفحة أو الرقم: 5/347خلاصة حكم المحدث: ضعيف

الراوي: أبو هريرة المحدث: الذهبي المصدر: تلخيص العلل المتناهية - الصفحة أو الرقم: 38خلاصة حكم المحدث: فيه إبراهيم بن الفضل واه

الراوي: أبو هريرة المحدث: ابن القيم المصدر: مفتاح دار السعادة - الصفحة أو الرقم: 1/283خلاصة حكم المحدث: له شواهد

الراوي: أبو هريرة المحدث: ابن مفلح المصدر: الآداب الشرعية - الصفحة أو الرقم: 2/112خلاصة حكم المحدث: إسناده ضعيف

الراوي: زيد بن أسلم المحدث: السخاوي المصدر: المقاصد الحسنة - الصفحة أو الرقم: 228خلاصة حكم المحدث: مرسل

الراوي: أبو هريرة و علي بن أبي طالب المحدث: السيوطي المصدر: الجامع الصغير - الصفحة أو الرقم: 6462خلاصة حكم المحدث: حسن

الراوي: زيد بن أسلم المحدث: محمد بن محمد الغزي المصدر: إتقان ما يحسن - الصفحة أو الرقم: 1/232خلاصة حكم المحدث: مرسل

الراوي: أبو هريرة المحدث: المباركفوري المصدر: تحفة الأحوذي - الصفحة أو الرقم: 7/102خلاصة حكم المحدث: [فيه] إبراهيم بن الفضل المخزومي قال الحافظ متروك

الراوي: أبو هريرة المحدث: الألباني المصدر: ضعيف الجامع - الصفحة أو الرقم: 4301خلاصة حكم المحدث: ضعيف جداً

الراوي: أبو هريرة و علي بن أبي طالب المحدث: الألباني المصدر: ضعيف الجامع - الصفحة أو الرقم: 4302خلاصة حكم المحدث: ضعيف جداً

الراوي: أبو هريرة المحدث: الألباني المصدر: ضعيف ابن ماجه - الصفحة أو الرقم: 4966خلاصة حكم المحدث: ضعيف جداً

الراوي: أبو هريرة المحدث: الألباني المصدر: ضعيف الترمذي - الصفحة أو الرقم: 2687خلاصة حكم المحدث: ضعيف جداً

Hadisin yapıştırma kaynağı:

 

أنا دارُ الحكمةِ وعليٌّ بابُها فمن أراد الحكمةَ فلْيأتِها مِن بابِها

الراوي: علي بن أبي طالب المحدث: يحيى بن معين المصدر: المقاصد الحسنة - الصفحة أو الرقم: 124خلاصة حكم المحدث: كذب لا أصل له

الراوي: علي بن أبي طالب المحدث: البخاري المصدر: العلل الكبير - الصفحة أو الرقم: 375خلاصة حكم المحدث: لم يعرفه وأنكره لم يرو عن أحد من الثقات من أصحاب شريك ، ولا نعرف هذا من حديث سلمة بن كهيل من غير حديث شريك

الراوي: علي بن أبي طالب المحدث: البخاري المصدر: المقاصد الحسنة - الصفحة أو الرقم: 124خلاصة حكم المحدث: ليس له وجه صحيح

الراوي: علي بن أبي طالب المحدث: الترمذي المصدر: سنن الترمذي - الصفحة أو الرقم: 3723خلاصة حكم المحدث: غريب منكر

الراوي: علي بن أبي طالب المحدث: ابن جرير الطبري المصدر: مسند علي - الصفحة أو الرقم: 104خلاصة حكم المحدث: إسناده صحيح

الراوي: علي بن أبي طالب المحدث: ابن حبان المصدر: المجروحين - الصفحة أو الرقم: 2/68خلاصة حكم المحدث: لا أصل له

الراوي: علي بن أبي طالب المحدث: ابن الجوزي المصدر: موضوعات ابن الجوزي - الصفحة أو الرقم: 2/111خلاصة حكم المحدث: لا يصح من جميع الوجوه

الراوي: - المحدث: ابن الملقن المصدر: شرح البخاري لابن الملقن - الصفحة أو الرقم: 3/538خلاصة حكم المحدث: منكر كما قاله الترمذي

الراوي: علي بن أبي طالب المحدث: العجلوني المصدر: كشف الخفاء - الصفحة أو الرقم: 1/235خلاصة حكم المحدث: مضطرب غير ثابت

الراوي: علي بن أبي طالب المحدث: الألباني المصدر: ضعيف الجامع - الصفحة أو الرقم: 1313خلاصة حكم المحدث: موضوع

الراوي: علي بن أبي طالب المحدث: الألباني المصدر: ضعيف الترمذي - الصفحة أو الرقم: 3723خلاصة حكم المحدث: ضعيف

الراوي: علي بن أبي طالب المحدث: الألباني المصدر: تخريج مشكاة المصابيح - الصفحة أو الرقم: 6042خلاصة حكم المحدث: [فيه] شريك وهو القاضي وهو سيئ الحفظ

Hadisin yapıştırma kaynağı

 

أنا مدينة العلم وعلي بابها فمن أراد المدينة فليأتها من قبل الباب

الراوي: عبدالله بن عباس المحدث: ابن القيسراني المصدر: تذكرة الحفاظ - الصفحة أو الرقم: 136خلاصة حكم المحدث: مما ابتكره أبو الصلت والكذبة على منواله نسجوا [وروي] بأسانيد مختلفة فيها كذاب

أنا مدينةُ الحكمةِ وعليٌّ بابُها

الراويعبدالله بن عباس المحدثالذهبي – المصدرميزان الاعتدال – الصفحة أو الرقم: 3/41خلاصة حكم المحدث: [فيه عثمان بن عبد الله الشامي ذكر من جرحه]

الراويعبدالله بن عباس المحدثالذهبي – المصدرميزان الاعتدال – الصفحة أو الرقم: 3/444خلاصة حكم المحدث: [هذا] من بلايا محفوظ بن بحر الأنطاكي

الراويعبدالله بن عباس المحدثابن حجر العسقلاني – المصدرلسان الميزان – الصفحة أو الرقم: 5/395خلاصة حكم المحدث: [فيه عثمان بن عبد الله الأموي ، ذكر من جرحه]

Hadisin yapıştırma kaynağı

 

 

 

İman eden, bununla birlikte imanlarına zulüm karıştırmayanlar için gü­venlik vardır. Onlar doğru yolu bulmuş kimselerdir. 6/En'am:82 ayeti nazil olunca; ayetin muhtevası Nebi as.’ın ashabına ağır geldi. Ashab:

-Hangimiz imanına zulüm karıştırmamıştır ki, dediler. Rasulullah as.

-Bu sizin zannettiğiniz manada değildir. Lokman’ın şu sözüne benzemektedir. Yavrum! Allah'a şirk koşma. Allah'a şirk koşmak gerçekten büyük bir zulümdür.

 

عن عبدِ اللهِ رضي الله عنه قال : لما نزلت هذه الآيةُ : الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمَانَهُمْ بِظُلْمٍ. شقَّ ذلك على أصحابِ النبيِّ صلَّى اللهُ عليهِ وسلَّمَ، وقالوا : أيُّنا لم يظلمْ نفسَه ؟ فقال رسولُ الله صلَّى اللهُ عليهِ وسلَّمَ : ليس كما تظنون، إنما هو كما قال لقمانُ لابنِه : يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ.

الراويعبدالله بن مسعود المحدثالبخاري المصدرصحيح البخاري - الصفحة أو الرقم: 6937خلاصة حكم المحدث: [صحيح]

الراويعبدالله بن مسعود المحدثالبخاري المصدرصحيح البخاري - الصفحة أو الرقم: 3360خلاصة حكم المحدث: [صحيح]

الراويعبدالله بن مسعود المحدثمسلم المصدرصحيح مسلم - الصفحة أو الرقم: 124خلاصة حكم المحدثصحيح

الراويعبدالله بن مسعود المحدثأحمد شاكر المصدرمسند أحمد - الصفحة أو الرقم: 6/122خلاصة حكم المحدثإسناده صحيح

الراويعبدالله بن مسعود المحدثالألباني المصدرصحيح الترمذي - الصفحة أو الرقم: 3067خلاصة حكم المحدثصحيح

Hadisin yapıştırma kaynağı:

 

 

 

وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ 13

13. Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti. 31/Lokmân:13

 

 

Şirk; ulûhiyet, ubudiyet, rububiyet, isti'zan, tazim, dua... gibi konularda haddi aşmaktır. Buradaki hata iki şekilde olur:

1.   Allah'ın mükemmel sıfatlarını mahlûkata indirgemekle,

2.   Yaratılmışların noksan sıfatlarını Allah'a nisbet etmekledir.

 

وَوَصَّيْنَا الإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْناً عَلَى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ أَنْ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ 14

31/Lokman:14. Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.

 

Mücâhid buradaki güçsüzlüğü: Çocuğun zayıflığının meşakkatidir.

Katâde Güçsüzlükten güçsüzlüğe uğramayı; zorluktan zorluğa uğramaktır.

Atâ el-Horasânî: Güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak, demiştir.

 

Sa'd b. Ebî Vakkas (veya Sa'd İbn Mâlik olduğu da rivayet edilir.) ile anası hakkında inmiştir. Sa’d anasına itaat eden bir kimseydi. İslâm'a girdiği zaman anası: Ey Sad! Sen ne yaptın? Dinini değiştirmişsin. Yemin olsun ki; eğer sen bu dini terk etmezsen, yeme-içmeyi bırakarak kendimi öldüreceğim. Sen de benim katilim olursun. Bundan sonra anasının katili olarak anılırsın. Sa’d: Anne… Ben bu dini asla terk etmem. Anası iki gün yiyip içmemiş. Takatten kesilip perişan olunca; Sa’d annesine: Anne şunu iyi bil ki; senin yüz canın olsa, her biri teker teker çıksa yine ben bu dinimden vazgeçmem. İster bu inadına devam et, isterse ye-iç. Senin bu kararın beni ilgilendirmez, dedi. Umudunu kesen ana tekrar yeme-içmeye başlamış.

 

Vehin, vehin üstüne, bu sıfat tamlaması "ana"dan haldir. Vehn, harekette zayıflıktır. Yani anası günden güne ağırlaşmak suretiyle zayıflık, zayıflık üstüne.

Süt kesimi de iki yıldadır. Bunun zahirinden emzik süresinin en çoğunun iki sene olduğu anlaşılıyor

 

Ayette; bana şükret, ana-babana da, buyrulmaktadır. Yani öncelikle Allah’a şükredilir, sonra da ana-babaya. Anaya babaya şükür, haklarını gözetmek ve iyilikte bulunmak ve onlara dua etmektir.

 

Bana ve ana-babana şükret diye... bu ifade vasiyet etmişizdir kelimesinin tefsiridir.

 

 

وَإِنْ جَاهَدَاكَ عَلى أَنْ تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفاً وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنَابَ إِلَيَّ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ 15

Lokman:15. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.

 

 

1. Dünyevi işlerde; yemek, içmek, giymek gibi ihtiyaçlarını düzene koymak, eziyet etmemek, ağır söylememek, hastalıklarına bakmak, vefatlarında defnetmek gibi dünyaya ait yardımlarını yap.

2. Din işine gelince bana yönelmiş olan samimi, ihlâslı tek Allah'a inanan kimsenin yolunu tut. Sonra hepinizin dönüşü banadır, o zaman ben size neler yaptığınızı haber vereceğim.

 

 

يَا بُنَيَّ إِنَّهَا إِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَوَاتِ أَوْ فِي الأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ 16

LOKMAN:16. (Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.

 

 

يَا بُنَيَّ أَقِمْ الصَّلاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنْ الْمُنكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُورِ 17

LOKMAN:17. Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.

 

Umeyr b. Habîb oğullarına vasiyetinde demiştir ki: Herhangi biriniz, iyiliği emredip kötülükten menetmek isterse, ondan önce işkenceye hazırlansın ve Allah'dan sevab geleceğine kesin kanaat edinsin. Çünkü her kimin Allah'dan sevaba kesin kanaati olursa dokunan eziyeti duymaz.

İyiliği emret, kötülükten vazgeçir Lokman, 17 Bu emir insana mahsus güzel bir harekettir. Çünkü melek, bir başka meleğe güzel şeyleri emretme ve kötülükten vazgeçirmesi olamaz.

 

İnsanlardan yüzünü çevirme. Yeryüzünde, şımarık yürüme. 31/Lokman:18  Meleklerin güzel hasletlere bir işarettir. Onlar, büyüklenmez ve  böbürlenmezler.

 

Yürüyüşünde mutedil ol sesini ayarla. Bu da canlılara ait olan vasıflara bir işarettir.

 

ولا تعتدوا إن الله لا يحب المعتدين   2/Bakara:190

قل أطيعوا الله والرسول فإن تولوا فإن الله لا يحب الكافرين3/Aliimran:32 

إن الله لا يحب من كان مختالا فخورا 4/Nisa:36

إن الله لا يحب من كان خوانا أثيما 4/Nisa:107 

إن الله لا يحب كل خوان كفور 22/Hac:38

إن الله لا يحب الخائنين8/Enfal:58

يا أيها الذين آمنوا لا تحرموا طيبات ما أحل الله لكم ولا تعتدوا إن الله لا يحب المعتدين5/Maide:87

إن الله لا يحب الفرحين 28/Kasas:76 

إن الله لا يحب المفسدين 28/Kasas:77

ولا تصعر خدك للناس ولا تمش في الأرض مرحا إن الله لا يحب كل مختال فخور 31/Lokman:18

 

وَلا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلا تَمْشِ فِي الأَرْضِ مَرَحاً إِنَّ اللَّهَ لا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ 18

LOKMAN:18. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.

 

وَلا تَمْشِ فِي الأَرْضِ مَرَحاً إِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الأَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً

Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin. 17/İsra:37

 

Büyüklük taslayarak, insanlardan yüzünü çevirme. Böbürlenerek de,yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, kibir taslayan kimseyi sevmez demişti.

Muhtâl: İnsanlara kendisinin büyük olduğunu göstermek isteyen kimse demektir ki, bu, tekebbür ve büyüklenmedir.

Fehûr: Kendisinin büyüklüğüne inanan kimseye denir.

 

وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ إِنَّ أَنكَرَ الأَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ 19

31/Lomman:19 Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.

 

Yüksek sesler etrafı rahatsız eder. Uygunsuz sesler; sağlığa, ahlaka, nezakete ve çevre temizliğine zarar verir.

 

أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمِنْ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلا هُدًى وَلا كِتَابٍ مُنِيرٍ 20

31/Lokman:20 Allah'ın, göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de, insanlar içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır.

 

Göklerde olan güneş, ay, yıldız ve melek gibi varlıkları müsahhar kılıp bunların kendilerini koruyup, himaye ettiğini, onların faydasına olan şeyleri elde etmelerine sebeb teşkil ettiklerini bildirmektedir.

 

Yerde olanlar buyruğu da dağlar, ağaçlar, meyveler ve sayıya sığmayacak bütün şeyler hakkında umumîdir,

 

Nimetten kastın İslâm olduğu söylenmiştir. Peygamber (sav) bu âyet-i kerime hakkında kendisine soru soran İbn Abbas'a şöyle demiştir: "Açık nimet İslâm'dır ve senin güzel olan yaratılışındır.

Gizli nimet ise, yüce Allah'ın gizlemiş olduğu kötü amelindir.

 

Açık ve gizli olarak nimetlerini üzerinize bol bol tamamlamış olduğunu" bu nimetlerinde herhangi bîr eksik bırakmaksızın mükemmellik derecesine ulaştırdığını.., " görmediniz mi?

 

Açık nimet, sağlık ve mükemmel bir yaratılıştır. Gizli nimet ise marifet ve akıldır.

 

el-Muhasibî: Açık nimet dünya nimetleri, gizli nimet ise âhiret nimetleridir.

 

Açık nimet gözle görülen mal, mevki, güzellik itaatlere muvaffakiyettir, Gizli nimet ise, kişinin kendi içinde duyduğu Allah'ı bilmek, güzel bir yakın ve yüce Allah'ın kuldan uzaklaştırdığı afetlerdir.

 

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا أَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ 21

Onlara: Allah'ın indirdiğine uyun, denildiğinde onlar: Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan onları alevli ateş azabına çağırıyorsa da mı?

 

 

وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى وَإِلَى اللَّهِ عَاقِبَةُ الأُمُورِ  22

22. Kim yüzünü muhsin olarak Allah'a teslim ederse, muhakkak sağlam kulpa tutunmuş olur. İşlerin akıbe­ti Allah'ındır.

 

Bu ayette dikkatimizi çeken ibareler:

1.   Allah’a yüzünü teslim etmek; وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ

Kim yüzünü teslim ederse:

İnsan bir bütün yani küll’dür. Yüz onun parçası yani cüzüdür. Burada, cüz ifade edilmiş ama küll murad edilmiştir. Burada mecaz-ı mürsel sanatı vardır (Bir sözcüğün benzetme amacı güdülmeden başka bir sözcüğün yerine kullanılmasıdır).

 

2.   Muhsin; مُحْسِنٌ Allah'ı görüyormuşçasına ibadet edendir.

3.   Sağlam kulpa yapışmak; اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى

الْعُرْوَة الْوُثْقَى: 

Mücâhid: İmân’dır.

Süddî: İslâm'dır.

Enes İbn Mâlik: Kur'an'dır.

İbn Abbâs, Saîd İbn Cübeyr ve Dahhâk: Bu lâ ilahe illallâh’tır.

Salim İbn Ebu Ca'd: Allah için sevmek ve buğzetmektir.

Muâz İbn Cebel: Sağlamlığı Cennet’e kadar götüren vesile, anlamına gelir.

Bu yorumların hepsi de doğrudur.

Sağlam bir kulpa tutunmuş olur, cümlesi temsilî teşbîh. (Örnek verilerek yapılan benzetmedir.) İslam’a sarılmış olan kimse, dağın zirvesine çıkmak is­teyip de sağlam bir ipe tutunan kimseye benzetilmiştir. Mübalağa ifade et­mesi için, teşbih edatı hazf edilmiştir.

 

Yüzünü Allah’a teslim eden muhsin, urvetu’l vüskâ’ya tutunur.

Dağcı, dağın uçurumunda düşmemek için halata sarılır.

İnsan, Allah’a yönelmek isterse İslâm’a sarılır. Tıbkı: Dağcının halata sarıldığı gibi.

 

Urvetu’l vüskâ ile alakalı bir haber:

إني رأيت رؤيا على عهد رسول الله صلى الله عليه وسلم ، فقصصتها عليه : رأيت كأني في روضة خضراء – قال ابن عون : فذكر من خضرتها وسعتها – وسطها عمود حديد ، أسفله في الأرض وأعلاه في السماء ، في أعلاه عروة ، فقيل لي : اصعد عليه . فقلت : لا أستطيع . فجاءني منصف – قال ابن عون : هو الوصيف – فرفع ثيابي من خلفي ، فقال : اصعد . فصعدت حتى أخذت بالعروة ، فقال : استمسك بالعروة . فاستيقظت وإنها لفي يدي ، فأتيت رسول الله صلى الله عليه وسلم فقصصتها عليه . فقال : أما الروضة فروضة الإسلام ، وأما العمود فعمود الإسلام ، وأما العروة فهي العروة الوثقى ، أنت على الإسلام حتى تموت

الراوي: عبدالله بن سلام المحدث:أحمد شاكر - المصدر: عمدة التفسير - الصفحة أو الرقم: 1/315خلاصة حكم المحدث:  أشار في المقدمة إلى صحته

 

كنتُ بالمدينةِ في ناسٍ . فيهم بعضُ أصحابِ النبيِّ صلَّى اللهُ عليهِ وسلَّمَ . فجاء رجلٌ في وجهِه أثرٌ من خشوعٍ . فقال بعضُ القومِ : هذا رجلٌ من أهلِ الجنةِ . هذا رجلٌ من أهلِ الجنةِ . فصلى ركعتين يتجوَّزُ فيهما . ثم خرج فاتَّبَعْتُه . فدخل منزلَه . ودخلتُ . فتحدثنا . فلما استأنس قلتُ له : إنك لما دخلتَ قبلُ ، قال رجلٌ كذا وكذا . قال : سبحان اللهِ ! ما ينبغي لأحدٍ أن يقول ما لا يعلمُ . وسأحدثك لم ذاك ؟ رأيتُ رؤيا على عهدِ رسولِ اللهِ صلَّى اللهُ عليهِ وسلَّمَ . فقصصتُها عليه . رأيتُني في روضةٍ - ذكر سِعَتَها وعشبها وخضرتَها - - ووسطِ الروضةِ عمودٌ من حديدٍ . أسفلُه في الأرضِ وأعلاهُ في السماءِ . في أعلاهُ عروةٌ . فقيل لي : ارْقَه . فقلتُ له : لا أستطيعُ .فجاءني مِنْصَفٌ  قال ابنُ عونٍ : والمِنْصَفُ الخادمُ ) فقال بثيابي من خلفي - وصف أنَّهُ رفعَه من خلفِه بيدِه - فرقيتُ حتى كنتُ في أعلى العمودِ . فأخذتُ بالعروةِ . فقيل لي : استمسك . فلقد استيقظتُ وإنها لفي يدي . فقصصتُها على النبيِّ صلَّى اللهُ عليهِ وسلَّمَ فقال " تلك الروضةُ الإسلامُ . وذلك العمودُ عمودُ الإسلامِ . وتلك العروةُ عروةُ الوثقى . وأنت على الإسلامِ حتى تموتَ " . قال : والرجلُ عبدُاللهِ بنُ سلامٍ .

الراوي: قيس بن عباد أو عبادة المحدث:مسلم - المصدر: صحيح مسلم - الصفحة أو الرقم: 2484خلاصة حكم المحدث: صحيح

 

كنتُ جالسًا في مسجدِ المدينةِ، فدخَل رجلٌ على وجهِه أثرُ الخُشوعِ، فقالوا : هذا رجلٌ من أهلِ الجنةِ، فصلَّى ركعتين تجَوَّز فيهما، ثم خرَج، وتَبِعْتُه فقُلْتُ : إنك حين دخَلْتَ المسجدَ قالوا : هذا رجلٌ من أهلِ الجنةِ، قال : واللهِ لا ينبغي لأحدٍ أن يقولَ ما لا يعلمُ، وسأُحَدِّثُك لِمَ ذاك : رأيتُ رؤيا على عهدِ النبيِّ صلَّى اللهُ عليه وسلَّم فقصصتُها عليه، ورأيتُ كأني في روضةٍ - ذكَر من سَعتِها وخُضرتِها - وسْطَها عمودٌ من حديدٍ، أسفلُه في الأرضِ وأعلاه في السماءِ، في أعلاه عُروَةٌ، فقيل لي : ارقَه، قُلْتُ : لا أستطيعُ، فأتاني مِنصَفٌ، فرفَع ثيابي من خلفي، فرَقِيتُ حتى كنتُ في أعلاها، فأخذتُ بالعُروَةِ، فقيل لي : استمسِكْ . فاستيقظْتُ وإنها لفي يدِي، فقصصتُها على النبيِّ صلَّى اللهُ عليه وسلَّم، قال : ( تلك الروضةُ الإسلامُ، وذلك العمودُ عمودُ الإسلامِ، وتلك العُروَةُ عُروَةُ الوُثقَى، فأنت على الإسلامِ حتى تموتَ ) . وذلك الرجلُ عبدُ اللهِ بنُ سلامٍ .

الراوي: عبدالله بن سلام المحدث:البخاري - المصدر: صحيح البخاري - الصفحة أو الرقم: 3813خلاصة حكم المحدث: [أورده في صحيحه] وقال : قال لي خليفة : حدثنا معاذ : حدثنا ابن عون ، عن محمد : حدثنا قيس بن عباد ، عن ابن سلام قال : وصيف مكان منصف .

 

Buharî, Müslim, Ahmed ibn Hanbel: Muhammed İbn Kays İbn Ubâde:

Ben mescitte oturuyordum. Yüzünde huşu eseri olan bir adam mescide girdi. Mescittekiler: Bu adam, cennet eh­lindendir, dediler. İki rekât namaz kıldı ve sonra dışarı çıktı. Onu takip ettim. Onunla birlikte eve girdim. Birbirimize ısınınca kendisine: Sen mescide girdiğinde ashâb: İşte bu adam Cennet ehlindendir, dediklerini söyledim. Adam: Sübhânellâh… İnsan bilmediği şey hakkında konuşmaması gerekir, dedi. Bunların niçin böyle konuştuklarını sana anlatayım. Rasûlullah as. zamanında bir rüyâ gördüm. Ve kendilerine an­lattım. Gördüm ki ben yemyeşil bir bahçedeyim. İbn Avn bahçenin genişliği ve yeşilliğini de zikretti diyor ortasında demirden bir direk var. Dip kısmı yerde, üst kısmı ise gökteydi. Tepesinde bir kulp var. Ba­na bu direğe çık denildi. Ben: Gücüm yetmez, dedim. Bir hizmetçi geldi ve elbisemi arkadan kaldırarak: Çık, dedi. Çıktım ve kulpa yapıştım. Bana: Kulpa yapış, dedi. Bir de uyandım ki kulp elimdedir. Gidip rüyayı Rasûlullah as.’a anlatınca: Bahçe, İslâm bahçesidir. Direk, İslâm direğidir. Kulp, sağlam bir kulptur. Sen ölünceye kadar İslâm üzeresin, buyurdular. Ravî, bu kişinin Abdullah İbn Selâm olduğunu söylemektedir.

 

Bu ayete benzer iki ayet

1.   Ayet:

لا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنْ الغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدْ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لا انفِصَامَ لَهَا وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Onun kopması mümkün değildir. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 2/Bakara:256

فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

Öyle ise sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen doğru bir yol üzeresin. 43/Zuhruf 43

Mücâhid ve Saîd İbn Cübeyr: فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى sağlam bir kulpa sarılmıştır, dedikten sonra şu ayeti okumuşlardır:

لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوءاً فَلا مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ

İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur. 13/Ra’d:13

 

Allah; Hem ferdin hem de toplumun doğal yapısını korur.

1.          Ferdin doğal yapısını koruyan melekler vardır.

2.          Toplum doğal yapısını değiştirmedikçe Allah durumlarını devam ettirir.

 

2.   Ayet:

وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا واتخذ الله إبراهيم خليلا  4/Nisâ: 125 

Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim’in hanif milletine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim’i dost edindi.


مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي الْمِلَّةِ الآخِرَةِ إِنْ هَذَا إِلاَّ اخْتِلاقٌ 7

Biz onun söylediklerini, yeni inançlarda duymadık. O (Kur'ân) uydurmasından başka bir şey değildir, dediler. 38/Sad:7


إِنِّي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ

Yûsuf: …Ben, Allah'a inanmayan bir toplumun milletini terk ettim. Onlar âhireti inkâr edenlerin ta kendileridir. 12/Yusuf:224 


قَالَ الْمَلأ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِهِ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا قَالَ أَوَلَوْ كُنَّا كَارِهِينَ 88

Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler: Ey Şuayb! Andolsun, ya kesinlikle bizim dinimize dönersiniz ya da mutlaka seni ve seninle birlikte inananları memleketimizden çıkarırız, dediler. Şu’ayb: İstemesek de mi? dedi. 7/A'râf:88


وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ

Kâfir olanlar rasullerine dediler ki: Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka milletimize (yol/gidişatımıza) döneceksiniz! Rabbleri de onlara: Zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz, diye vahyetti.14/İbrahim:13


وَلَنْ تَرْضَىٰ عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارَىٰ حَتَّىٰ تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللَّهِ هُوَ الْهُدَىٰ …

Onların yolunu takip etmedikçe Yahudiler ve Hıristiyanlar asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Allah'ın hidayet (yolu); tek olan hidayet yoludur... 2/Bakara:120

 

وَمَنْ كَفَرَ فَلا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ 23

23.  Kâfir olanın küfrü seni üzmesin. Dönüşleri ancak bizedir. Biz de onlara yaptıklarını haber veririz. Allah, göğüslerin içindekini hakkıyla bilendir.

 

Kâfirlerin küfrü; dünya ve âhirette sana zarar veremez. Onların inkârlarına da aldırma. Tebliğe devam.

 

Bu ifadeler; Rasulullah'a ve müminlere teselli ve moral vermektedir.

 

نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلاً ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلَى عَذَابٍ غَلِيظٍ 24

Biz, onları (dünyada yaşarken) biraz yararlandırırız. Sonra da onları katı bir azaba mecbur ederiz.

 

Ğalîz: Katı anlamına gelir. Maddî şeyler için kullanı­lır. Ancak burada maddî olmayan azap için kullanılmıştır. Azap elle tutulmayan manevî bir algıdır. غَلِيظ ifadesinde azabın daha şiddetli olduğu anlatmaktadır.

1.    غليظ القلب

2.    ميثاقا غليظا

3.    عذاب غليظ

İnsanlar âhitette iki gurup olacaklar:

1.  Müminler topluluğu Cennet'te nimetlenecekler.

2.  Suçlular topluluğu Cehennem'de azablanacaklar.

Biz, onları azıcık faydalandırırız. Dünyada onları kısa bir süre yaşatırız. Onlar dünya nimetinden bir müddet faydalanırlar. Sonra onları oldukça sert bir azaba mecbur ederiz.

 

وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ 25

25.     Andolsun, eğer onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan; mutlaka Allah diyecekler. De ki: Hamd, Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.

 

 

لِلَّهِ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ 26

26.     Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Şüphesiz Allah, her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye lâyık olandır.

 

قالت قريشُ لليهودِ : أعطُونا شيئًا نسألُ عنه هذا الرَّجلَ ، فقالوا : سلُوه عن الرُّوحِ فسألوه فنزلت  وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا  /17الإسراء : 85  قالوا : أُوتينا علمًا كثيرًا ، وأوتينا التَّوراةَ ، ومن أُوتي التَّوراةَ فقد أُوتي خيرًا كثيرًا . قال : فأنزل اللهُ عزَّ وجلَّقُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ

الراوي: عبدالله بن عباس المحدث:الترمذي - المصدر: سنن الترمذي - الصفحة أو الرقم: 3140خلاصة حكم المحدث: حسن صحيح غريب من هذا الوجه

الراوي: عبدالله بن عباس المحدث:ابن دقيق العيد - المصدر: الاقتراح - الصفحة أو الرقم: 104خلاصة حكم المحدث: صحيح

الراوي: عبدالله بن عباس  - المحدث:ابن حجر العسقلاني - المصدر: فتح الباري لابن حجر - الصفحة أو الرقم: 13/453خلاصة حكم المحدث: إسناده صحيح

الراوي: عبدالله بن عباس المحدث:أحمد شاكر - المصدر: مسند أحمد - الصفحة أو الرقم: 4/86خلاصة حكم المحدث: إسناده صحيح

الراوي: عبدالله بن عباس المحدث:الألباني - المصدر: صحيح الترمذي - الصفحة أو الرقم: 3140خلاصة حكم المحدث: إسناده صحيح

الراوي: عبدالله بن عباس المحدث:الألباني - المصدر: صحيح الموارد - الصفحة أو الرقم: 1465خلاصة حكم المحدث: حسن صحيح

الراوي: عبدالله بن عباس المحدث:الوادعي - المصدر: الصحيح المسند - الصفحة أو الرقم: 615خلاصة حكم المحدث: صحيح على شرط البخاري

الراوي: عبدالله بن عباس المحدث:الوادعي - المصدر: صحيح دلائل النبوة - الصفحة أو الرقم: 182خلاصة حكم المحدث: صحيح الإسناد ورجاله ثقات مشهورون

 

 

İkrime, Ata ibn Yesâr ve İbn İshâk: İbn Abbâs'ın rivayetine göre; Yahûdi hahamları Medine'de Rasûlullah’a: Size ilimden ancak çok az bir şey verilmiştir. 17/İsra:85 sözünle sen bizi mi, yoksa kavmini mi kasdediyorsun? dediler. Rasûlullah: Hayır, herkesi kapsar, buyurdu. Onlar: Sana gelenler içinde bize her bir şeyin açıklamasını ihtiva eden Tevrat'ın verildiğini okumuyor musun? Dediler. Rasûlullah: Elinizdeki Tevrat’ın verdiği bilgiler, size yetecek kadardır. Bunlar da; Allah'ın ilmine göre çok az bir şeydir. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu:

وَلَوْ أَنَّمَا فِي الأَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ 27

27.     Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa (imdada gelse), Allah’ın sözleri (yazmakla) yine de tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

كَلِمَاتُ اللَّهِ Allah’ın kelimeleri:

1.   Allah’ın yer ve göklerdeki yarattığı varlıkların özellikleri,

2.   Allah’ın yaratıcılığı ve kudretinin enginliği ile devamlılığıdır.

 

el-Kaffâl: Yüce Allah’ın insanlara bahşettiği;

1.   Göklerde ve yerde bulunan,

2.   Görüp bildiğimiz,

3.   Göremediğimiz ve şu an itibariyle bilmediğimiz,

4.   Canlı, cansız,

5.   Soyut, somut,

6.   Kâinattaki bütün varlıkların akılları durduran özellikleri,

7.   Etrafına sağladığı faydaları,

8.   Hesaplamak insan için; ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa yine de sıralamaya yeterli değildir.

9.   Her şeye rağmen bütün kâinatın özelliklerinin dile getirilmesi insan için mümkün gözükmese yine de yaratılmışların sonu vardır. Sonsuzluk yalnız yüce Allah’ın zâtı, kudreti, vahdaniyeti… ‘nin sonu yoktur. Sadece sonsuzluk ona mahsustur.

 

Benzer bir ayet:

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً 109

De ki: Eğer Rabbimin sözleri (ni yazmak) için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, elbette deniz tükenirdi. Birer mislini (tekrar tekrar artırmalı) imdada (yardıma) getirsek bile... 18/Kehf:109

 

Ebu Ca'fer en-Nehhas: Açıkça ortaya çıktığı gibi buradaki söz­ler’den maksat ilim ve eşyanın hakikatleridir. Çünkü şanı yüce Allah, var­lıkları yaratmadan önce göklerde ve yerde yaratacağı her bir şeyi ve zerre ağır­lıklarını biliyordu. Bütün türleri ve bunların her birisindeki tüyleri ve organ­ları, herbir ağaçtaki yaprağı ve bunlarda bulunan çeşitli mahlukatı, bunlar­daki çeşitli tat ve renkleri hep biliyordu. Eğer her bir canlıyı tek başına ismiy­le zikredip onların parçalarını da, ona dair az ve çok bütün bilgisi ile adlan­dıracak, bunların geçirdikleri halleri her zaman itibariyle bunlarda meyda­na gelen artışları ismen zikredecek, herbir ağacı ayrı ayrı açıklayıp onun dal­larını, budaklarını gösterecek, bütün zamanlar boyunca kurumalarını takdir ettiklerini belirleyip bunlara dair herbir açıklamayı onları kuşatıcı bilgisine göre yazmış olsaydı, sonra da yüce Allah'ın bu eşyaya dair açıklamaları için deniz mürekkeb olup da onun dışında buna yedi deniz daha katılacak olsa, hiç şüphesiz bu husustaki açıklamalar bu mürekkeb olan denizlerden daha fazla olacak, denizler buna yetmeyecekti.

 

Kureyş: Muhammed'in bu sözleri bitecek ve sonu gelecektir, deyince bu âyet nazil olmuştur.

Süddî: Kureyş, Muhammed'in sözleri ne kadar da çok, deyince bu âyet nazil olmuştur.

 

Ebu Amr ve İbn Ebi İshak: Eğer denize yedi deniz daha katılsa, yani ona yedi deniz daha ilave edilip, arttırılsa, demektir.

 

Ubeyy b. Halef, Ebu'l-Esedeyn ile el-Haccac b. es-Sebbak'ın oğulları Munebbih ile Nubeyh Rasulullah'a: Yüce Allah bizleri halden hale geçirerek yarattı. Önce bir nutfe, sonra sülük gibi bir kan pıhtısı, sonra bir çiğnem et, sonra bir kemik olduk. Bu sefer sen kalkmış hep birlikte ve bir anda yeniden diriltilip yara­tılacağımızı söylüyorsun, dediler. Bunun üzerine yüce Allah: Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir nefis gibidir, buyruğunu indirdi.

 

مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ 28

28.   (Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

ed-Dahhâk: Yani he­pinizin yeniden yaratılmanız ancak tek bir canı yaratmak gibidir. Kıyamet gü­nünde de, öldükten sonra diriltilmeniz sadece tek bir canı diriltmek gibidir.

 

 أَلَمْ تَرَى أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَأَنَّ اللَّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ 29

29.     Görmedin mi ki, Allah, geceyi gündüzün içine ve gündüzü de gecenin içine sokuyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri (kendi yörüngesinde) belli bir zamana kadar akar gider. Şüphesiz Allah, işlediklerinizden hakkıyla haberdardır.

أَجَلٍ مُسَمًّى

el-Hasen: Bu süre kıyamet günüdür.

Katade: Doğuşunda ve batışında daha ileri geçmeyip, geri de kalmadığı belirli bir süreye kadar akıp gider.

 

ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ30

30.     Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir, onu bırakıp da taptıkları ise batıldır. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.

Mücahid Batıldan kasıt şeytandır.

 

أَلَمْ تَرَى أَنَّ الْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِنِعْمَةِ اللَّهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ آيَاتِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ31

31.     Görmedin mi ki, gemiler Allah’ın nimetiyle denizde akıp gitmektedir. Allah, bunu âyetlerinden bir kısmını size göstermek için yapmaktadır. Şüphesiz ki bunda hakkıyla sabreden, hakkıyla şükreden herkes için ibretler vardır.

en-Nekkaş: Kasıt yüce Allah'ın denizden kendilerine rızık olarak verdiği şeylerdir.

el-Hasen: Denizlerin anahtarı gemiler, yerin anahtarı yollar, semanın anahtarı da duadır.

 

وَإِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوْا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلاَّ كُلُّ خَتَّارٍ كَفُور32

32.   Onları, (denizde) bir dalga gölgelikler gibi kapladığında, dini Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar. Allah, onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı orta yolu tutar. Bizim âyetlerimizi ise ancak son derece kaypak, son derece nankör olanlar inkâr eder.

 

مُقْتَصِدٌ kelimesi iki anlamı da ifade eder:

1.   Allah’a verdiği sözü tutar.

en-Nekkaş: Yani o verdiği sözde sebat gös­terir, karada da denizde iken yüce Allah'a vermiş olduğu sözü eksiksiz yerine getirir.

el-Hasen: Orta yolu tutar’dan kasıt, tevhid ve itaate sımsıkı sarılan mümindir.

İbn Abbas: Denizdeyken yüce Allah'a vermiş olduğu sözü yerine getirir.

 

1.   Allah’a verdiği sözü tutmaz.

Mücahid: Söylediği sözde orta yolu tutar fakat içindeki küf­rünü gizler.

el-Cevherî: Gadretmek, sözünde durmamaktır.

Atiyye: İnkâr eden anlamındadır.

 

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ وَاخْشَوْا يَوْماً لا يَجْزِي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِهِ وَلا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِهِ شَيْئاً إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلا تَغُرَّنَّكُمْ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ 33

33.   Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun! Şüphesiz Allah’ın va’di gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi aldatmasın.

Mücahid ve baş­kalarının görüşüne göre bundan kasıt şeytandır. İnsanları aldatan dünya ile ilgili vaadlerle onları kandırıp, âhireti unutturarak oyalayan odur.

 

Simâk b. Harb, Ebu Hayve ve İbn es-Sümeyka ise ğayn harfini ötreli oku­muştur. Bu da siz aldanmayınız demektir.

 

Said b. Cübeyr: Bu, kişinin masiyet işlemekle birlikte günahlarının bağışlanmasını temenni etmesidir.

 

Mukatil: Bu ayet çölde yaşayan bir kişi hakkında nazil olmuştur. Bu Rasulullah'a: Benim hanımım hamiledir. Ne doğuracağını ba­na haber ver. Yaşadığımız yerler kuraktır. Ne zaman yağmur yağacağını ba­na haber ver. Ne zaman doğduğumu biliyorum, fakat ne zaman öleceğimi sen ba­na haber ver. Bugün neler yaptığımı biliyorum fakat yarın ne yapacağımı bana haber ver. Kıyametin ne zaman kopacağını da ba­na haber ver. Deyince; Bu âyet  nazil oldu. Bu rivayeti el-Kuşeyrî ve el-Maverdî zikretmişlerdir.

 

وقال ابن أبي نَجِيِح ، عن مجاهد :جاء رجل من أهل البادية فقال: إن امرأتي حبلى، فأخبرني ما تلد؟ وبلادنا جَدبَةٌ، فأخبرني متى ينزل الغيث؟ وقد عَلمتُ متى وُلدتُ فأخبرني متى أموت؟ فأنزل الله عز وجل: إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنزلُ الْغَيْثَ

Çölde yaşayan bir adam geldi. (Rasulullah’a): Benim hanımım hamiledir. Ne doğuracağını ba­na haber ver. Beldemiz kuraktır. Ne zaman yağmur yağacağını ba­na haber ver. Ne zaman doğduğumu biliyorum. Ne zaman öleceğimi bana haber ver, deyince;  yüce Allah bu ayeti indirdi.

 

إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الأَرْحَامِ وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَداً وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ بِأَيِّ أَرْضٍ تَمُوتُ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ 34

34.   Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi şüphesiz yalnızca Allah katındadır. O, yağmuru indirir, rahimlerdekini bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilemez. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.

 

عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ:

el-Ferra'nın iddiasına göre bunun anlamı nefydir. Yüce Allah'tan başka hiç­bir kimse bunları bilmez demektir.

Ebu Ca'fer en-Nehhas ise şöyle demektedir: Bunda nefy ve icab (olumluluk) anlamının bulunması Rasûlullah as'ın bu hususta verdiği bilgi iledir. Zira o yüce Allah'ın: Gaybın anahtarlan O'nun yanındadır. O'ndan başkası bunları bilmez.

 

وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لا يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلا حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلا رَطْبٍ وَلا يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ 59

Ğaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın. 6/En'am:59

 

Abdullah b. Mes'ud: Beş husus müstesna sizin peygam­berinize herbir şey verilmiştir. (Bu beş husus): Saatin ilmi muhakkak Al­lah'ın indindedir buyruğu ile başlayıp âyetin sonuna kadar dile getirilen hususlardır,

 

İbn Abbas: Bu beş hususu yüce Allah'tan başka hiçbir kimse bile­mez. Bunları ne mukarreb bir melek ne de mürsel bir nebi bilebilir. Her kim bunların herhangi birisini bildiği iddiasında bulunacak olursa, Kur'ânKerîm'i inkâr etmiş olur. Çünkü o Kur'ânKerîm'e muhalefet eder. Diğer taraf­tan peygamberler yüce Allah'ın kendilerine bildirmesi sonucunda gayba dair birçok şey bilebilirler.

 

إذا أراد الله قبض عبد بأرض، جعل له فيها حاجة.

الراوي: أبو عزة يسار بن عبدالله الهذلي المحدث:السيوطي - المصدر: الجامع الصغير - الصفحة أو الرقم: 404خلاصة حكم المحدث: صحيح

الراوي: أبو هريرة المحدث:محمد جار الله الصعدي - المصدر: النوافح العطرة - الصفحة أو الرقم: 27خلاصة حكم المحدث: صحيح

الراوي: أبو عزة يسار بن عبدالله الهذلي المحدث:السفاريني الحنبلي - المصدر: شرح كتاب الشهاب - الصفحة أو الرقم: 597خلاصة حكم المحدث: إسناده صحيح

الراوي: أبو هريرة المحدث:الألباني - المصدر: صحيح الجامع - الصفحة أو الرقم: 311خلاصة حكم المحدث: صحيح

 الراوي: أبو عزة يسار بن عبدالله الهذلي المحدث:الألباني - المصدر: صحيح الأدب المفرد - الصفحة أو الرقم: 968خلاصة حكم المحدث: صحيح

الراوي: أبو عزة يسار بن عبدالله الهذلي المحدث:الألباني - المصدر: السلسلة الصحيحة - الصفحة أو الرقم: 1221خلاصة حكم المحدث: ذكر له شواهد

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

 

 

Şadi KUL

Emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni

www.diniyol.com

www.sadikul.com

 

Not: Bu yazımız, aşağıdaki tefsir tercümelerinden derlenerek hazırlanmıştır.

01.  Fahruddîn Râzi, Mefâtihu'I Gayb,

02.  Muhammed Kurtubî, el-Câmi'u li Ahkâmi'l-Kur'ân,

03.  İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur’ani'l-Azîm,

04.  Mevdudî, Tefhîm'ul Kur'ân,

05.  Süleyman Ateş, Kur’ânKerîm Tefsiri,

06.  Elmalı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili,

07,  Vehbe Zuhayli, Tefsîrü'l-Münîr,

08.  Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetü't-Tefâsîr,

09.  Komisyon, Kur'an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir,

10. Ebu'l Leys Semerkandî, Tefsîru'l Kur'ân,

11. Seyid Kutub, zilâli’l Kur’ân,

12. Hüseyin b. Mes'ûd el-Bagavî, Meâlimu't Tenzîl,

13. İbn Cerîr et-Taberî, Câmi'u'l Beyân an Tefsîri'l-Kur'ân,