KUR’ÂN-I KERÎM’DE ADI GEÇEN ENBİYA

 

 

Kâinat ve Yaratılışı

 

Allah kimin daha güzel iş işleyeceğini ortaya koyması için (11/Hud: 7), kâinatı yarattı (32/Secde: 4). Gökler, yer küresi ve her şey toplu bir haldeydi. Daha sonra birbirlerinden ayrıldılar (21/Enbiya: 30).

Gaz veya duman halindeki (41/Fussilet: 11) gökler, yer ve ikisi arasındaki varlıklar altı günde (devrede) yaratıldı (25/Furkan: 59). Bunlar belirli bir süreye kadar devam edecektir (46/Ahkaf: 3). Ayetlerden anladığımız kadarıyla bu altı devrede şekillenme olayı şöyledir:

1- Altı devrenin herhangi iki devresinde, yer küresi şekillendi (41/Fussilet: 9). Ey insanlar! ...Yeryüzünü kül yığını (kurak) görürsün. Fakat Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır, her güzel bitkiden çift çift yetiştirir (22/Hacc: 5). Daha sonra, yaşanır hale gelmesi için de kendisine has dört merhale geçirmiştir (41/Fussilet: 10). Dışarıdan yere inen, yerden de dışarıya yükselenler vardır (57/Hadid: 4).

2- Altı devrenin herhangi iki devresinde, gökler oluştu. Yakın gök ışıklarla donatıldı ve dengesinin bozulmaması için de muhafaza altına alındı (41/Fussilet: 12). Göklerin sayısı yedidir veya daha çoktur. (Çünkü yedi; pekçok anlamına da gelmektedir.) (17/İsra: 44, 23/Muminun: 86, 41/Fussilet: 12, 65/Talak: 12, 67/Mülk: 3, 71/Nuh: 15, 78/Nebe:12). Şekli ise; tabaka tabakadır (67/Mülk: 3, 71/Nuh: 15). Sağlamlığı ise; çok kuvvetli bina edilmiştir (78/Nebe:12).

3- Altı devrenin tümünü kapsadığı zaman içinde de, yer ile gökler arasındaki varlıkların oluşumu tamamlandı (25/Farkan: 59, 32/Secde: 4, 50/Kaf: 38).

Güneş ve ay farklı farklı yerlerdedir. Her biri ayrı ayrı dairesel yörüngelerde hareket ederler. Birbirlerine ulaşmaları mümkün değildir (36/Yasin: 40). Yaratan'ın emri gereği, gündüz sürekli geceyi kovalar şekildedir.. Güneş, ay ve yıldızlar kendilerine verilen emre boyun eğerek hal ve hareketlerini devam ettirmektedirler (7/Araf: 54).

 

İnsan ve Yaratılışı

 

İnsanlık ölü halindeydi, diriltildi. Dirilen insanlık tekrar öldürülecek ve yine son defa diriltilecektir (2/Bakara: 28). Öldüren de dirilten de Allah'dır. Herhangi bir şeyin olmasını dilerse, ona: - Ol, der. O da, oluverir (40/Mümin: 68). Yaratılma hususlarında, müminler için ibretler vardır (45/Casiye: 4). İlk yaratılış ve insanın menşeini ifade eden bazı kelimeler:

1- Turâb: Toprak anlamına gelir. (22/Hacc: 5, 35/Fatır: 11, 30/Rum: 20, ...)

2- Salsâl: Kurumuş sert çamur, hafifce vurulduğunda "tın tın" sesi verir. (15/Hicr: 26-28- 33, 55/Rahman: 14)

3- Tîn: Çamur, pişirilip sertleşmeye müsait çamur cinsi. (23/Muminun: 12, 32/Secde: 7, 38/Sad: 71-76, ...)

4- Hame: Siyah çamur. (15/Hicr: 26-28-33)

5- Mesnûn: Kokmuş, değişmiş, mayalanmış... (15/Hicr: 26-28-33)

6- Sülâle: Bir şeyin özü, hülâsası... (32/Secde: 8, 23/Muminun: 12)

7- Mudğa: Ağızda çiğnenecek kadar küçük et parçası. (22/Hacc:5, 23/Muminun: 1)

8- Muhalleka: Yaratılışı tam. (22/Hacc: 5)

9- Mehîn: Adi, zayıf, bayağı... (32/Secde: 8)

10- Nutfe: Su damlası, az su damlacığı... (16/Nahl: 4, 22/Hacc: 5, 23/Muminun: 13, 35/Fatır:11, ...)

11- Alaka: Asılı olan nesne, katılaşmış ve donmuş kan parçası. (23/Muminun: 14, 96/Alak: 2, ...)

12- Menî: Meni. (53/Necm: 46, 75/Kıyame: 37, ...)

13- Ahseni takvîm: En güzel şekilde yaratılış. (95/Tin: 4)

14- Ruh sahibi: Kendisine ait bir ruhu vardır. (32/Secde: 9)

 

 

Cennetin bazı özellikleri

 

Cennetin genişliği gökler ve yerin genişliği gibidir (3/Aliimran: 133). Pekçok kapıları vardır. Kapılarında müminleri karışlayacak bekçileri vardır (39/Zümer: 73). Cennetü'l Me'vâ ve Firdevs adında güzel konaklama yerleri (32/Secde: 19, 78/Kehf: 104) ve Adn Cennetlerinde hoşmeskenler vardır (61/Saf: 12). Cennet'liklerin kalacakları yer çok iyi, dinlenecekleri yer çok güzeldir (25/Furkan: 24). Cennet'te bozulmayan sudan, tadı değişmeyen sütten, içenlere lezzet veren şurubdan ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır (47/Muhammed: 15). Yine Cennet'te çağlayan sular (56/Vakıa: 31), pınarlar (76/ınsan: 18), ırmaklar (5/Maide: 85), tahtlar ve koltuklar (18/Kehf: 31), arzu edilen her çeşit meyveler (36/Yasin: 57), dikensiz kirazlar (56/Vakıa: 28), bağlar, bahçeler (78/Nebe: 32), vildanlar (56/Vakıa: 19), iri gözlü huriler (44/Duhan: 54), nefis iştahlanıp neyi arzu ederse sürekli mevcuttur (21/Enbiya: 102). Ayrıca, zevk veren hoş meşguliyetler (eğlenceler) vardır (36/Yasin: 55). Ne istenirse; var. Hem ebedi ve hem de süreklidir. Bunların hepsi Allah'ın va'didir (25/Furkan: 16).

Hiçbir sıkıntı yok (20/Taha: 117), acıkma yok, çıplaklık yok (20/Taha: 118), susama yok, aşırı sıcaklık yok (20/Taha: 118), korku yok, mahzuniyet yok (7/Araf: 49), lağiv, yalan (78/Nebe: 35), boş söz ve günaha sürükleyici laflar yoktur (56/Vakıa: 25). İlk (dünyadaki) ölümden başka bir ölüm de olmayacaktır (44/Duhan: 56).

Allah'ın nimetleri ne güzel! Allah u Ekber.

***

İnsanlar bir tek ümmetti. Allah nebileri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte Hak Kitaplar indirdi... (2/Bakara: 213).

***

Ey insanoğulları!.. Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ana-babanızı Cennet'ten çıkardığı gibi sizi de fitneye düşürmesin. Sizin onları görmediğiniz yerlerden, o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytanları, inanmayanlara dost kılarız (7/Araf: 27).

 

 

KUR'AN'DA ADI GEÇEN BAZI ENBİYA

 

Adem as. ve yaratılışı, Nuh, İbrahim, Yakub, Yusuf, Musa, İsa, Zekeriyya, Yahya (aleyhimu's selâm).

 

Adem as. ve Yaratılışı

 

Allah, gökleri ve yeryüzünü çeşitli merhaleler şeklinde yarattı. Yeryüzünde; dağlar, ovalar, ağaçlar, hayvanlar yaratıldı. Sular gürül gürül akıyordu. Dünya denilen yaratık, üzerinde yaşanmaya müsait hale gelmişti. Rabb'imiz, meleklere:

- Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim, dedi (2/Bakara: 30).

- ...Kokuşmuş siyah çamurdan kurumuş (hafifçe vurulduğunda tın-tın ses çıkaran tür) topraktan bir beşer (insan) yaratacağım, dedi (15/Hicr: 28).

Yaratılacak olan varlık hakkında biraz bilgi sahibi olan melekler hayretle sordular:

- Sen, orada (yeryüzünde) fesat çıkaracak, kan akıtacak kimseyi mi var edeceksin? Biz, Seni hamdınla tesbih ve takdis ediyoruz. Allah onlara buyurdu ki:

- Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim (2/Bakara: 30).

Allah, Adem'i topraktan yarattı. O'na (Adem'e) "ol!" dedi. O (Adem) de, oluverdi (3/Aliimran: 59).

Yaratılış mükemmel ve en güzel biçimdeydi (95/Tin: 4). Allah, bütün varlıkların isimlerini de öğretti (2/Bakara: 31). Etrafını tanıyor ve artık konuşuyordu (2/Bakara: 33). Allah, meleklere buyurdu:

- Eğer, siz doğrulardansanız, Bana bunların (etrafta bulunan varlıkların) isimlerini haber verin. Yüce Allah'ın bu hitabıyla karışlaşan melekler mahcup oldular. Özür mahiyetinde şöyle dediler:

- Sen Sübhân'sın (bütün üstün özellikler Sana aittir). (Bizim, Sana vereceğimiz farklı) bir ilmimiz yoktur. Ancak, Senin öğrettiğin bilgiler var. Hiç şüphesiz, Sen Alîm'sin (:Gizliyi, açığı. büyüğü, küçüğü... her şeyi bilirsin.) Hâkim'sin (:Yarattığın bütün kâinatın her şeyine hükmedensin.) (2/Bakara: 32). Allah, Adem'e buyurdu:

- Ey Adem! Sen o varlıkların isimlerini, onlara haber ver (söyle). Adem de o varlıkların isimlerini teker teker söyledi (2/Bakara: 33). Bunun üzerine Allah meleklere buyurdu:

- Ben, size demedi mi? Yerin ve göklerin ğaybını (görünmeyen ve bilinmeyenlerini) gerçek olarak ancak Ben bilirim. Yine Ben, açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de tam olarak bilirim (2/Bakara: 33). Allah meleklere emretti:

- Onun (Adem'in şeklini) tamamladığım zaman, ona ruhumdan üflediğimde Onun (Adem) için secdeye kapanın (15/Hicr: 29). Meleklerin hepsi topluca secde ettiler (15/Hicr: 30). Ancak; İblis secde edenlerle birlikte olmaktan yüz çevirdi (verilen emri umursamadı) (15/Hicr: 31). Kibirlendi. Böylece kâfirlerden oldu (2/Bakara: 34). Allah, İblis'e sordu:

- Sana emrettiğim halde, seni secde etmekten alıkoyan nedir? O da:

- Ben, O'ndan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın. O'nu da (kuruyunca sertleşebilen) çamurdan yarattın. Ben, (kuruyunca vurulduğunda tın tın ses veren) kokuşmuş kara çamurdan kurutulmuş bir beşere secde etmem için var olmadım (yaratılmadım) (15/Hicr: 33), dedi. Allah buyurdu:

- Oradan dışarı çık! Artık sen kovuldun (15/Hicr: 34). Din Günü'ne kadar da, lanet senin üzerine olacaktır (15/Hicr: 35). Oradan aşağı in! Senin orada kibirlenmen yakışık değildir. Dışarı çık! Çünkü sen artık küçülenlerdensin (7/Araf: 13). İblis isyankâr inadına devam ederek dedi ki:

- Benden üstün kıldığın şuna bak! Eğer, Kıyamet Günü'ne kadar bana müsaade etsen, ben onu ve zürriyetinin çoğunu mutlaka hükmüm altına alırım (17/İsra: 62).

- Bana Tekrar Diriliş Günü'ne kadar müsaade et, dedi (7/Araf: 14). Allah buyurdu:

- Haydi (bakalım), sen mühlet verilenlerdensin (7/Araf: 15). İblis inadına devamla dedi ki:

- Yemin ederim ki: Senin beni (Adem'in yüzünden) azdırmana karışlık Sırâtu'l Mustakîm'e (koyulmamaları için) üzerinde oturacağım (7/Araf: 16). Sonra onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Böylece onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın (7/Araf: 17). Devamla:

- Ey Rabbim! Yine beni azdırmana karışlık, ben de yer yüzünde onlara (sapıklıkları) süsleyip cazip göstereceğim ve onların tümünü azdıracağım (15/Hicr: 39). Allah buyurdu ki:

- Haydi git! Onlardan sana kim tabi olursa, Cehennem ceza olarak tam size (göre)dir. Mükemmel bir mükâfattır (17/İsra: 63).

- Onlardan kime gücün yetiyorsa, sesinle (davetinle) şaşırt! Süvarilerinle, yayalarınla (yaygaraya boğarak kendine) celbet! Mallarına çocuklarına ortak ol! Onlara (çeşitli) vaatlerde bulun!.. (17/İsra: 64). Gerçek şu ki: Benim (muttakî) kullarım üzerinde senin hiçbir saltanatın olmayacaktır (17/İsra: 65). Yine Allah buyurdu ki:

- Haydi (tarafımdan), zemmedilmiş ve kovulmuş olarak oradan (dışarı) çık! Yemin olsun! Onlardan sana kim tabi olursa; sizin tümünüzü kesinlikle Cehennem'e dolduracağım (7/Araf: 18).

Daha sonra, Allah Adem'den zevcesini yarattı (4/Nisa: 1, 7/Araf: 189, 39/Zümer: 6). Onlara uyarıda bulundu:

- Ey Adem!.. Bu, senin ve zevcinin düşmanıdır. Sakın ikinizi de Cennet'ten çıkarmasın. Yoksa meşakkat çekenlerden olursunuz. Doğrusu orada (Cennet'te) ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın. Orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın (20/Taha: 117-119). Devamla:

- Ey Adem! Sen ve eşin Cennet'te yerleşin. Dilediğinizi yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz (2/Bakara: 35, 7/Araf: 19).

Adem'le eşi Cennet'te mutluca yaşıyorlardı. Dilediğini yiyor, dilediğini içiyorlardı. Hiçbir sıkıntıları yoktu. Her şey boldu. Her taraf emniyet içindeydi. Ağaçlar, kuşlar, sular... her biri birbirinden güzeldi...

Cennet'ten uzakta bulunan şeytan kuduruyordu. Onları çekemiyordu. İntikam hisleri doruktaydı. Kendisi sürgün hayatında, Âdem’le eşi nimet içinde. Evet. Onları oradan çıkartmalıydı. Sağından, solundan O'na yaklaşmalıydı. Hem, yemin de içmemiş miydi? Kâfir şeytan'ın küfür inadı boşta mı kalacaktı?!. Hayır, hayır... Şeytan'ın inadı inattır. Kıyamet'e kadar inadı ve isyanı devam edecekti.

Nihayet şeytan, Adem'e (dost görünümünde ve nasihat verircesine) yaklaştı. (Adem'le eşinin) ikisinin çirkin yerlerinin gözükmesi için vesvese vermeye başladı... (7/Araf: 20). Dedi ki:

- Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını göstereyim mi? Çöküşü olmayan saltanatı da (20/Taha: 120). Rabb'niz ikinize de iki melek olmayasınız ve Cennet'te ebedi kalmayasınız diye, bu ağacı yasakladı (7/Araf: 20). Yemin ediyorum. Ben size nasihat ediyorum (7/Araf: 21).

Nihayet ikisine de hata yaptırdı (2/Bakara: 36). Ağaca yaklaştılar. Ağaçtan tadınca, ayıp yerleri açıldı. Kendilerini Cennet'in yapraklarıyla örtmeye başladılar (7/Araf: 22, 20/Taha: 121). Allah onlara:

- Ben, sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? şeytan'ın size apaçık düşman olduğunu söylememiş miydim? Diye seslendi (7/Araf: 22). İkisi de dediler ki:

- Rabb'imiz! Kendi kendimize zulmettik. Sen, bizi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen, hüsrana düşenlerden oluruz (7/Araf: 23). Allah buyurdu:

- Haydi, kiminiz kiminize düşman olarak olarak (aşağı) inin! Sizin için yeryüzünde bir müddet yerleşme ve faydalanma vardır. Orada yaşar, orada ölür ve oradan da (tekrar diriltilerek huzura) çıkarılacaksınız (7/Araf: 24-25).

Böylece; şeytan onları kandırdı. Cennet'ten çıkarttı. O güzel nimetlerden uzaklaştırdı (2/Bakara: 36). Adem hatasını anladı. Allah'a tevbe etti. Allah ise; Adem'in tevbesini kabul etti (2/Bakara: 37, 20/Taha: 122).

Adem as'ın iki oğlu: Her ikisi de Allah'a birer kurban takdim ettiler. Birinin kurbanı Allah tarafından kabul edildi. Diğerininki ise; kabul edilmedi. Kurbanı kabul edilmeyen diğerine:

- Yemin olsun, mutlaka seni öldüreceğim, dedi. Kurbanı kabul edilen de cevap olarak:

- Allah sadece muttakilerinkini kabul eder, diyerek şöyle devam etti:

- Beni öldürmek için, elini bana uzatsan bile; ben seni öldürmek için, sana elimi uzatmam. Ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'dan korkarım. İstiyorum ki; sen benim günahımı ve kendi günahını da yüklenip Cehennem'liklerden olasın. Esasında, zalimlerin cezası da budur.

Adem'in isyankâr oğlu, nefsine uyarak kardeşini öldürdü. Böylece, dönüşü olmayan bir hüsrana düştü. Yaptığı bu yanlış olayın şaşkınlığı içindeyken, kardeşinin ölüsünü nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir kargayı oraya Allah gönderdi. Adem'in isyankâr oğlu:

- Bana yazıklar olsun!.. Bu karga gibi bile olamadım. Kardeşimin ölüsünü örtemedim, dedi. Adem'in isyankâr oğlu yaptığına pişman oldu. Ama iş işten geçmişti (5/Maide: 27-31).

 

 

Nuh as

 

Nuh as kavmine rasûl olarak gönderildi (29/Ankebut: 14, 23/Müminun: 23, 71/Nuh: 1)

Bu toplum, ilk önceleri genellikle bolluk içerisinde yaşıyordu. Bağları, bahçeleri, verimli tarlaları, sürü sürü davar ve sığırları vardı. Ama yine de insanların bir kısmı zengin, bir kısmı fakirdi. Variyetli kişiler toplumun gidişatını yönlendiriyordu. İnsanları arkalarına takıp istedikleri tarafa sürüklüyorlardı. Bunlar, büyüklenmeyi şeref kabul ederlerdi. Kendi kendilerini büyük gördükçe iyice şımarıyorlardı. Fakir ve kimsesiz insanları küçümsüyorlardı. Onların söz hakkı yoktu. Zaten onlara, "reziller" ismini vermişlerdi. Bu horladıkları kimseleri, kendilerine fazla yaklaştırmazlardı. Onlarla bir arada oturup-kalkmazlardı. Onların inanç ve düşüncelerine değer verilmezdi. Toplum sınıflara ayrılmıştı. İnsanların kalabalıklardaki yeri, zenginliğine ve kuvvetliliğine bağlıydı.

Bunların inançları da bozulmuştu. Allah'ın yolunu bırakmışlardı. Ahireti hiç hesaba katmıyorlardı. Hak-hukuk kaybolmuştu. Batıl fikirlerin esiri olmuşlardı. Hurafeler kendilerini kuşatmıştı. Bazı kişileri efsaneleştirmişlerdi. Bu efsane kahramanlarının heykellerini yapmışlardı. Aynı zamanda kişi ve heykelleri ilahlaştırmışlardı. İlahlaştırılan bu heykeller adına bazı fikirler ve kurallar uydurulmuştu. Heykellerin sembolize ettiği batıl fikir ve kuralların dışına çıkamıyorlardı. Bunların aleyhine konuşmak da yasaktı. Heykellerin dokunulmazlığı vardı. Heykeller adına konulan kurallar; heykelcilere göre, bütün kurallardan üstündü. Hatta rasûl ve nebilere indirilen vahiyler bile önemli değildi. Tek kurtuluş yolu, heykelci kurallardı. O kurallar istikametinde koşuyorlardı. Sessiz kitleler, zorla koşturuluyorlardı. Karışsında küçüldükleri heykellerden bazıları; Vedd, Suvâ, Yeğûs, Yeûk, Nesr...'di.

Böylece; sapık inanç, heykel ve sembollerin kulu oldular. Adem ve İdris as'ların getirdiği Tevhid Dini esasları yerine, heykelcilik topluma hakim oldu. Bunun neticesi olarak da, ilahlar şirketine dayalı olan sapık hayat tarzının içinde çürüyüp gidiyorlardı.

Bütün ümitleri heykelcilik üzerine oturtulmuştu. Heykellere ve heykelciliğe toz kondurmazlardı. Toplumdaki bazı kişilerin çıkarları, bu heykelciliğin arkasında gizliydi. Heykeller adına bazı kural ve kanunlar vardı. Bunlar; çıkarcıların menfaatını ön plana alıyordu. Heykellere bakım ve koruma büyük bir meziyyet olarak görülürdü. Toplum sınıflara ayırılmıştı. Bazıları, başheykelci olduklarından dolayı, memleketin asıl sahibleri rolünü oynuyorlardı. İstediklerine makam-mevki veriyorlardı. İstediklerini de azlediyorlardı, hatta istemedikleri kişileri memleketten kovuyorlardı. Bazan da taşa tutuyorlardı... Ne yapıyorlarsa, heykelleri için yaptıklarını söylüyorlardı. Öyle ya, zulümlerine ve çıkarlarına bir kılıf bulmaları lazımdı. En uygun gizlenme zemini heykellerin arkasıydı. Başka bir ifadeyle; menfaatcılar heykelleri kalkan olarak kullanıyorlardı. Bütün zulümlerini ilahcıklaştırdıkları heykellerin gölgesinde gerçekleştiriyorlardı. Allah tarafından görevlendirilen rasûllerin karışsına heykelleri tampon olarak kullanıyorlardı. Onlardan vazgeçemezlerdi. Yoksa zulüm ve şirk temellerine oturtulmuş şatafatlı hayatları yok olur, kolay ve haksız kazanç yolları kapanırdı.

Çok ilahlı olan bu toplum; dengesiz, adaletsiz, sapık kanun ve kurallarla çalkalanıyordu. Bu gidişat değişmeliydi. Bu zulüm sistemi gitmeliydi. Gitmeli  ama yerine ne gelmeliydi? Bir zulmün yerine başka bir zulüm mü gelmeliydi? Hayır, hayır... Başka bir zulüm sistemine ihtiyaç yoktu. Hem de Allah'ın koyduğu şerefli bir şeriat sistemiyle değişmeliydi. Adem ve İdris as'ların getirdiği Tevhid Dini esaslarına dayanmalıydı.. Asıl ihtiyaç hakk ve adaletti. Rasûllerin genel tebliğ sahası aynıydı. Allah buyuruyor ki:

- Allah, Nuh'a buyurduğu şeyleri size de şeriat olarak buyurmuştur. (Ey Muhammed) Sana vahyettiğimizi; İbrahim'e, Musa'ya, İsa'ya da tavsiye ettik ki: Din'i ikame edin (esaslarını yerine getirin). Onda ayrılığa düşmeyin... (42/şura: 13).

Allah, bu kavmin içinde bulunan birini ilahi adaleti uygulamak için görevlendirdi. Görevli olan bu kişinin işi çok zordu. Ayrımcı, zulüm, kin, menfaat, şiddet, iftira, inat... üzere olan bu hayatın değişmesi hiç de kolay değildi. Bunlar Sıratu'l Mustakîm'i terk etmişlerdi. Allah’ı unutmuşlardı. Ahireti ciddiye almıyorlardı.

Allah, insanları yeryüzünde imtihan ediyordu: Kimler Allah'a kul oluyor, kimler hayırlı iş işliyor. Kimler şeytan'ın adımlarına tabi oluyor, kimler şeytan'ın dostu ve taraftarı oluyor. Kimler Cennet'i kazanacak, kimler Cehennem'i hak edecek... Evet, hak ve batıl... Mümin ve kâfir... Hizbullah ve hizbu'ş şeyâtîn... İmtihan esnasında; felah ve hüsran... Evet, evet... Nuh as'ın kavmi her şeyini kaybetmişti. İmtihanı da... Daha da kaybedecek bir şeyleri kalmamıştı. Hatta hüsranı da hak etmişlerdi.

Nuh as işte bu sapık kavmine rasûl olarak görevlendirildi. Kendi kardeşleri olan Nuh as onları uyarmaya başladı. Kavmine şöyle dedi:

- Ey kavmim!.. Allah'a kul olun. Sizin için O'ndan başka ilah yoktur. Ben, size gelecek büyük günün azabından korkuyorum... (7/Araf: 59).

- Ey kavmim!.. Allah'a ibadet edin. Sizin için O'ndan başka ilah yoktur. İttika (Allah'ın koyduğu kuralları bizzat yaşayarak hürmet) etmez misiniz? (23/ Müminun: 23).

- Ey kavmim!.. Ben size gönderilmiş açık bir uyarıcıyım. Allah'a kul olun. O'ndan ittika (Allah'ın koyduğu kuralları bizzat yaşayarak hürmet) edin. Bana itaat edin (71/Nuh: 2-3).

- Ey kavmim!.. O'ndan (yani risalet görevinden dolayı) ben sizden mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir. Ben, bana iman edenleri yanımdan da kovacak değilim. Onlar Rabb'lerine kavuşacak kimselerdir. Ben, sizi sadece cahil bir kavim olarak görüyorum (71/Nuh: 29-30).

- Ey kavmim!.. Bende bir sapıklık yoktur. Aksine ben, âlemlerin Rabb'i tarafından gönderilen bir rasûlüm. Rabb'imin vahyettiklerini size bildiriyorum. Size nasihat ediyorum. Ben sizin bilmediklerinizi Allah katında biliyorum (7/Araf: 61-62).

Nuh as gece-gündüz kavmini Tevhid Dini'ne çağırdı (71/Nuh: 5). Bu davet ve tebliğ tam 950 sene devam etti (29/Ankebut: 14). Fayda vermedi. Hep yüz çevirdiler. Üstelik taşkınlıkları ve küfürleri iyice azgınlaştı. Nuh as'a şunu söylediler:

- Ey Nuh! Sen bizimle epey mücadele yaptın. Eğer, gerçekten doğru biriysen; haydi tehdit ettiğin şeyi bize getir. Nuh as onlara dede ki:

- Eğer, Allah sizi saptırmak isterse, benim nasihatim size fayda vermez (11/Hud: 32-33). Kâfirlerden bazısı Nuh as'a şöyle dedi:

- Senin arkana düşenlerin hepsi rezil kimselerdir. Biz, sana hiç iman eder miyiz? (26/Şuara: 111). Yine bazıları da şöyle dedi:

- Bu, sizin gibi bir beşerdir. Onun amacı size üstünlük kurmaktır. Eğer, Allah dileseydi (rasûl olarak Nuh'un yerine) melekleri indirirdi. Biz, önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık (23/Müminûn: 24).

Bin an düşünelim ki: Nuh as yerine rasûl olarak melekler Allah'ın dinini bildirmekle görevlendirildi. Zamanın müşrikleri yine itiraz edeceklerdi. Bu sefer de diyeceklerdi ki:

- Ey melekler!.. Hadi işinize... Yanımızdan çekilin, gidin. Biz, size tabi olamayız. Siz meleklerin özellikleriyle bizim özelliğimiz birbirinden çok farklıdır. Siz; yemez, içmez, üşümez, acıkmaz, yorulmaz, usanmaz, yanılmaz, nefsine uymaz... varlıklarsınız. Biz birçok sıkıntıların içindeyiz. Sizin böyle problemleriniz yoktur. Onun için, sizin çağırdığınız yola koyulmamız, imkânsızdır. Getirdiğiniz dine uyacak zamanımız ne de imkânımız müsait değildir.

Ama Allah, insanlardan istediğini rasûl olarak görevlendirir. O rasûl de, bir beşerdir. Onun da diğer insanlar gibi ihtiyaçları vardır. Sadece onların diğer insanlardan farkı, kendilerine Allah'dan vahyin gelmesidir. Bundan dolayı, müşriklerin yaptıkları itiraz yersiz ve basittir. Kuru laftan ibarettir. Söyleyecekleri sözler de, şundan öteye gidemezdi:

- Bu adamda (Nuh as'da) cinnetlik (delilik) vardır. Bir müddet O'nu gözetin (23/Mumimun: 25).

Nuh as'ın kavmi, imana hiç yanaşmadı. Allah tarafından kendilerine elçi olarak gönderilen Nuh as'a yalancı, sapık, deli... diyorlardı. İmansız, dinden-imandan uzak kalitesiz kişilere tabi oldular. Onların gidişatına uydular. Nuh as'a ve iman edenlere çeşitli tuzaklar kurdular. Birbirlerine de, dediler ki:

- Sakının ha!.. İlahlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesri'den asla vazgeçmeyesiniz (71/Nuh: 23).

Böylece, birbirlerini sapıklık çemberiyle sıkı sıkıya kuşatıp boğuyorlardı. Nuh as'dan daha da uzaklaşmalarına sebep oluyorlardı. Yine, onlardan bazıları:

- Ey Nuh!.. Eğer sen bu gidişatına son vermezsen, mutlaka taşlananlardan olacaksın, dediler. Nuh as da Rabb'ine dedi ki:

- Kavmim beni yalanlıyor. Artık Sen, benimle onların arasını aç!.. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar (26/Şuara: 116–118). Kavmine de şöyle dedi:

- Ey kavmim!.. Benim, sizin aranızda kalmam, Allah'ın ayetlerini hatırlatmam, öğüt vermem size ağır geldiyse (şunu iyi bilin ki:) Ben Allah'a tevekkül etmişim. Siz de, ortaklarınız da bir araya gelin. Ne yapacaksanız karar verin. İçinizde ne geçiyorsa söyleyin. Sakın ha... Aleyhinize de olmasın(!). Elinizde ne geliyorsa yapın. Bana fırsat vermeyin (10/Yunus: 71).

Nuh as'ın kavmi, istikametini tam olarak Cehennem'e yöneltmişti. Kendi kavminden olan kardeşleri Nuh as’ı yalanladılar da:

- O mecnûndur (delidir), dediler. Nuh as çok zorlandı. Nihayet Rabb'ine:

- Ben mağlub oldum. Artık bana yardım et (54/Kamer: 9-10), diye yalvardı. Devamla:

- Ey Rabb'im!.. Beni yalanlamalarına karışlık, bana yardım et (23/Mumimun: 26).

- Ey Rabb'im!.. Kâfirlerden hiçbirini canlı bırakma. Çünkü; Sen, onları bırakırsan, yine kullarını saptırırlar. Onlar ancak fâcir ve kâfir doğururlar.

- Ey Rabb'im!.. Beni, ana-babamı, evime mümin olarak girenleri, bütün mümin ve mümineleri mağfiret et. Zalimlerin de helakini artır!.. (71/Nuh: 26-28). Allah, Nuh as'ın duasını kabul buyurdu. O'na da bir gemi yapmasını vahyetti:

- Gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda bir gemi yap! Emrimiz gelince, tandırdan su kaynayıp fışkırınca, her cinsten birer çift al. Ayrıca, aleyhine hüküm verilmeyenlerden ehlini de gemiye al. Zulmedenler hakkında da Ben'den bir şey isteme. Çünkü onlar boğulacaklardır. Sen ve beraberindekiler gemiye yerleşince, şöyle de:

- Bizi zalimler kavmiden kurtaran Allah'a hamd olsun!.. (23/ Muminûn: 27-28). Nuh as iman edenlere şöyle dedi:

- Bismillah, (diyerek) binin. (Geminin) duruşunda ve gidişinde (besmele çekin)... Hiç şüphesiz Rabb'im /afûr'dur Rahîm'dir (11/Hud: 40-41). Devamla:

- Rabb'im!.. Beni bereketli bir yere indir. Sen konuklayanların en hayırlısısın, dedi (23/ Müminûn: 29).

Bunun üzerine, Biz de gök kapılarını boşanan sularla açtık. Yeryüzünde de kaynaklar fışkırttık. Su(lar) belirli bir ölçüye göre birbirine ulaşıverdi(ler) (54/Kamer: 11-12).

Artık, Allah'ın azabıtufan başladı. İnkarcılar can derdine düştüler. Sağa-sola, öte-beriye koşuşuyorlardı. Sanki felaketten kurtulacaklardı. Ama kaçacak yer yoktu. Her yer Allah'ın mülkü olduğu halde, Allah'ın özellikle gönderdiği azabtan nasıl kurtulacaklardı. Mümkün değildi... Yürekleri ağıza getiren, azab haykıran, tuttuğunu yutan dev dalgalar yakaladığını Cehennem'e fırlatıyordu.

O (gemi), dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Kendilerinden uzak bulunan kâfir olan oğluna Nuh as bağırdı:

- Ey yavrucuğum!.. Bizimle birlikte (gel gemiye) bin. Kâfirlerle beraber olma, dedi. O da:

- Dağa sığınırım, beni sudan korur, diye cevap verdi. Nuh as da:

- Bugün Allah'ın azabından (hiç kimseyi koruyacak biri) yoktur. Ancak, Rahîm olan (Allah) müstesnadır, dedi. İkisi arasına bir dalga girdi. (Nuh as'ın oğlu) boğulanlardan oldu (11/Hud: 42-43). Nuh dedi ki:

- Ey Rabb'im!.. Oğlum benim ailemdendi. Ama senin va'din haktır. Sen hâkimlerin en hâkimisin (11/Hud: 45). Allah buyurdu:

- Ey Nuh!.. O senin ailenden değildir. O, salih olmayan bir amel işlemiştir. Ben'den bilmediğin bir şey isteme! Cahillerden olmaman için sana öğüt veriyorum. Nuh as da:

- Ey Rabb'im!.. Ben, bilmediğim bir şeyi Sen'den istemekten Sana sığınıyorum. Bana mağfiret etmezsen ve yine bana merhamet etmezsen; ben hüsrana uğrayanlardan olurum, dedi (11/Hud: 46-47).

Allah, kâfirleri(n durumunu belirtirken) Nuh'un karısıyla Lut'un karısını misal verdi: İkisi kullarımızdan iki iyi kulun nikâhı altında iken onlara karış hainlik ettiler. Allah'tan gelen hiçbir şeyi (azabı) onlardan savamadılar. O ikisine (iki kadına) şöyle denildi:

- Ateş'e (Cehenneme) girenlerle beraber siz de girin (66/Tahrim: 10).

Allah'ın Rasûl'ü Nuh as'ın oğlu ve karısı, diğer müşrikler gibi yanlış yoldaydılar. Onlar da Allah'ın gazabına uğramıştır. Nuh as, akrabalık dolayısıyla onlara gelen musibeti önleyemedi. İlahi adalet tecelli etti. Denildi ki:

- Ey yeryüzü!.. Suyunu tut. Ey gökyüzü!.. Sen de yağmurunu tut. Su(lar) çekildi. İş, (azab olan tufan) da bitti. Gemi Cudi dağına oturdu. Ve şöyle denildi:

- Zalimler kavmi uzak (kahr) olsun! (11/Hud: 44).

And olsun ki!.. Onu (Nuh'un olayını ve gemisini) bir ayet (ibret) olarak (geride) bıraktık. İbret alan yok mu? (54/Kamer: 15).

 

 

İbrahim as.

 

İbrahim as, put heykellerine tapan Azer'in oğluydu. Azer ve kavmi elleriyle yaptığı heykellerin kutsallığına inanıyordu. Odun, taş, toprak, demir heykellerini saygınlaştırarak ilahlaştırıyorlardı. Onlara ibadet ediyorlardı. Bu yanlış gidişatı da doğru zannederlerdi. Babalarının yollarını olduğu gibi takip ediyorlardı. İbrahim, çocuk olmasına rağmen atalarının geleneksel heykelci dinlerine hiç yanaşmadı. Çünkü O, doğruyu bulma rüşdüne (olgunluğuna) sahibti (21/Enbiya: 51). Bir gün babası Azer'e:

- Sen, esnamı (put heykellerini) ilahlar mı ediniyorsun? Ben, seni ve kavmini çok açık bir sapıklıkta görüyorum, dedi (6/Enam: 74).

Bu toplumda heykel putları gibi yıldızların, güneşin ve ayın saygın bir yeri vardı. Bazı yaratılmış varlıkları ilah ve rab ediniyorlardı. Onların kendilerine fayda veya zarar vereceğine inanıyorlardı. Bu batıl inancın yersizliğini ve ayrıca zihinlere uyanış tohumlarını atmağa İbrahim as kendi içinden karar verir:

Günün birinde, akşam olmuş ve gece bastırmıştı. Artık yıldızlar parlıyordu. İbrahim as. yanındaki topluluğa çok parlayan yıldızı göstererek:

- Bu benim Rabb'imdir, der. Bir müddet sonra yıldızın ışığı azaldı ve kaybolunca:

Işığı kaybolanları sevmem, dedi. Diğer taraftan ayı gördü (göstererek):

- Bu benim Rabb'imdir, der. Bir müddet sonra ayın ışığı azaldı ve kaybolunca:

- Rabb'im beni hidayete erdirmezse, mutlaka sapıklar kavminden olurum, dedi. Bir müddet sonra doğan güneşi görünce, (göstererek):

- Bu benim Rabb'imdir. Bu daha büyüktür. Akıam olup da, güneşin ışığı kaybolunca:

- Ey kavmim!.. Ben, sizin şirk (Allah'a ortak) koştuklarınız şeylerden uzağım.

- Gerçekten, ben yüzümü (yönümü) gökleri ve yeri yoktan var eden (Allah'a) yönelttim. Yine ben müşriklerden de değilim, dedi (6/Enam: 76-79).

İbrahim as yıldızların, ayın, güneşin v.s.'in ilah veya rabb olamayacağını çok çarpıcı ifadelerle dile getirdi. Böylece, İbrahim as toplumun ilahlaştırdığı ve rableştirdiği yıldız, ay ve güneşin normal birer yaratık olduklarını ortaya koydu. Çünkü o kavmin zannettiği gibi onlar hakiki rabb veya ilah değildi. Aynı zamanda yıldız, ay ve güneşin bu batıl konumlarını da münakaşa ortamına çekmiş oluyordu. Babasının da, yanlış dinî inancının anlamsızlığını iyice ortaya çıkarmak için:

- Ey Babacığım!.. İşitmeyen görmeyen, sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun (kul oluyorsun)?

- Ey Babacığım!.. Sana gelmeyen bir ilim bana gelmiştir. Bana tabi ol ki, seni dümdüz bir yola çıkarayım.

- Ey Babacığım!.. (Ne olur) şeytan'a ibadet etme (kul olma). Çünkü şeytan, Rahmân'a karış isyankârın birisidir.

- Ey Babacığım!.. Rahman (olan Allah)'dan sana gelecek bir azabın, sana dokunmasından korkuyorum. Aksi halde, şeytan'ın dostu olursun, dedi. (İbrahim as'ın babası:)

- Ey İbrahim!.. Sen benim ilahlarımı beğenmiyor musun? Yemin olsun. Sen (tutumundan vazgeçmezsen) seni taşa tutarım. Yanımdan çek git, dedi. İbrahim as da:

- Sana selâm olsun!.. Rabb'imden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O (Allah), bana karış çok lutufkârdır, dedi (19/Meryem: 42-48). Yine bir gün kavmine şöyle sordu:

- Bu ibadet ettiğiniz (kul olduğunuz) heykeller nedir yani? Onlar da şöyle dediler:

- Babalarımızı onlara ibadet eder bulduk (ve şimdi de onları taklit ediyoruz). İbrahim as da onlara şöyle dedi:

- Yemin olsun!.. Siz de babalarınız da çok açık bir sapıklık içindesiniz, dedi. Onlar da:

- Sen bize Hakk’ı mı getirdin, yoksa sen (bizimle) alay mı ediyorsun)? Dediler. (İbrahim) onlara:

- Hayır aksine, (ben çok ciddiyim) Rabb'iniz yerin ve göklerin Rabb'idir. O (Allah), onları yoktan var etti. Ben, bunun böyle olduğuna da şahitlik ediyorum (21/Enbiya: 52-56), dedi.

Halk, şehir dışında bir tören yapacaktı. Tören alanına gitmeden önce puthaneye gittiler. Heykel putlarına gerekli ikram, saygı ve hürmeti yaptıktan sonra, şehir dışına çıktılar.

İbrahim as'ın da, onlarla gitmesi gerekiyordu. Ama İbrahim as onlarla gitmedi. Çünkü onun başka bir işi vardı. Kavmine kırgındı. Onlara uzun süredir "Tevhid Dini"ni anlatıyordu. Ama onlar, inadına anlamak istemiyordu. Yontuk heykellerin önünde alçalmayı bir meziyet sanıyorlardı. Özellikle toplumun ileri gelenleri, halkı baskı altında tutuyordu. Böylece halkın vicdanının önüne set çekilmişti. Vicdanlarında duydukları hislerini açıkladıklarında, hayatlarına mal olacağını biliyorlardı. Bu insanlar, susturulmuş ve saptırılmışlardı. İbrahim as'ın babası Azer de bunlardan birisiydi.  Ama İbrahim as onlardan değildi. Aslında İbrahim as çok içli (vah vah çeken), yumuşak huylu ve kendini Allah'a adamış birisiydi (11/Hud: 75). Törene çağrıldığında, önce yıldızlara bir baktı. Sonra onlara:

- Ben rahatsızım, dedi. Onu geride bırakarak gittiler (37/Saffat: 89-90). Kendi kendine şöyle konuştu:

- Tallâhi!.. (Allah'a yemin olsun ki:) Siz gittiğiniz zaman geride ilahlarınızın hakkında geleceğim.

Bir müddet sonra ilahlaştırılan heykel putlarının bulunduğu yere geldi. Manzara görkemliydi: Putlar süslenmişti. Onlara yiyecek-içecek getirilmişti. Çiçekler, güller dopdolu. İkramlar boldu. İbrahim as, o heykel putlarına sordu:

- Yemiyor musunuz?

- Size ne oldu? Konuşmuyorsunuz da... (37/Saffat: 91-92).

Evet, ilahlaştırılan o heykeller kendilerine ikram edilen yiyecekleri yemiyorlar. Öyle duruyorlar. Konuşmuyorlar da. Yapılan ikramların bile farkında değiller.

O heykellerin üzerine doğru yürüdü. Sağıyla darbeyi indirdi (37/Saffat: 93). Paramparça ederek (tümünü yerle bir etti). Yalnız büyüğünü bıraktı ki, (vaziyeti sormak için) ona başvursunlar (21/Enbiya: 58). Oradan ayrıldı. Eve gitti.

Topluluk şehre girdi. Saygılamak için heykellerin yanına geldiler. Şaşırdılar. Her şey berbat. Puthane alt-üst olmuş. İlahlaştırılan heykeller paramparça. Birbirlerine:

- Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Muhakkak o zalimlerin birisidir, dediler (21/Enbiya: 58). İbrahim'den şüphelendiler. (Gidip onu puthaneye) getirdiler. O'na:

- Ey İbrahim!.. İlahlarımıza bu işi sen mi yaptın? Dediler. O da karışlık olarak:

- Belki, şu büyükleri bunu yapmıştır. Konuşabiliyorsa, ona sorun, dedi (21/Enbiya: 62-63).

Putperestler, ne diyeceklerini şaşırdılar. Onlar da biliyorlardı ki, heykeller konuşamaz. Cevap veremez. Kendilerini koruyamaz. Hatta üzerlerine bir sinek pislese bile, ona mani olamazlar... Olay çok basitti. Kendi vicdanlarında İbrahim'e hak verdiler (21/Enbiya: 64). Yanlış yolda olduklarını hissediyorlardı. Ama doğruyu konuşamazlardı. Kodamanların çizmiş olduğu düşünce sınırlarını aşamazlardı. Mahkûm olmuşlardı. Bir nevi düşünce özürlüleriydiler. Vicdanlarından hissettiklerini, seslendirme hakkına sahip değildiler... Önce vicdanlarındaki çığlığı sessizce bastırdılar. Sonra atalarının sapık yoluna yöneldiler. Yanlış gidişatı müdafaaya başladılar. Böylece, ahiretlerini mahveden küfür inadına teslim oldular. Dediler ki:

- Bunu sen de biliyorsun ki, bunlar konuşamaz... O zaman, İbrahim onlara:

- Allah’ı bırakıp da, size fayda ve zarar veremeyen şeylere, ne diye ibadet ediyorsunuz? (21/Enbiya: 66). Siz kendi yonttuklarınıza mı kul oluyorsunuz? Sizi de, yaptıklarınız nesneleri de Allah yaratmıştır (37/Saffat: 95-96). Size de, Allah’tan başka kul olduklarınıza da (ibadet ettiklerinize) de; yuh olsun!.. Hala akıllanmayacak mısınız? Dedi. (21/Enbiya: 67).

Bu konuşma neticesinde, heykelci topluluğun konuşacağı bir şey kalmamıştı. Ancak, sapık toplumlarda söz sahibi bazı arsız zıpırlar vardır. Bunlar aynı zamanda yönetimin asalak parazitleridir. Kolay kazançları ve şımarık hayatları vardır. Bunların asıl görevleri, yöneticilere köpeklik yapmaktır. Yöneticiler, istemedikleri insanları etkisiz bırakmak için, üzerine bu itleştirilenleri bırakırlar. İşte bunlardan bazısı hemen ortaya atılarak, dediler ki:

- Bir şey yapacaksanız, O'nu (İbrahim'i) ateşte yakın. İlahlarınıza yardımcı olun! (21/Enbiya: 68).

Böylece, sapık ve akılsız bu toplum üç-beş beyinsizin kışkırtmasıyla Allah'ın Rasûl'ü İbrahim as’ı ateşe atarlar. Bunu da, ilahlarına yardım olsun diye yaparlar. İbrahim as’ı gürül gürül yanan ateşe atınca, Allah ateşe emreder:

- Ey ateş!.. İbrahim'e serin ol! Selamet ol!.. (21/Enbiya: 69). O'nun hakkından gelmek istediler, ama biz onları hüsrana uğrattık (21/Enbiya: 70). ...Onları en sefiller (alçaklar) kıldık (37/Saffat:98). Ateşleri bir şeye yaramamış ve İbrahim as kurtulmuştu.

Allah'a isyan eden bu insanların yaptıklarının zıddına, ateş verilen emri yerine getirir. Yakan, kavuran, kül eden ateşin içi; serin ve mutluluk yerine dönüşür. İbrahim as'a zarar vermez. Çünkü ateş Allah'a itaatkârdır. Allah'ın emrini itirazsız yerine getirir. İnsan gibi isyankâr değildir.

İbrahim as; Nemrut’a ve kavmine karış hak-batıl mücadelesini böyle sarsılmaz bir azimle sürdürdü. Allah'ın izniyle İbrahim as kavmini terk etti. Babasını da terk etti. Kavmine:

- Sizden de, Allah'dan başka dua ederek çağırdığınız şeylerden de uzaklaşıyorum. Rabb'ime (babam için) dua edeceğim. Umulur ki, Rabb'ime dua etmemden dolayı bedbaht olmam (19/Meryem: 48), dedi.

İbrahim as, babasının yanından uzun bir müddet ayrıldı. Gitti. Daha sonraları babası için dua etti. Ancak; Allah, yapılan bu duayı kabul etmedi. Çünkü babası heykelci müşriklerdendi. Allah müşrikleri afvetmez. Hatta İbrahim'in babası bile olsa... (19/Meryem: 47, 14/İbrahim: 41, 42/Şuara: 86-87, 9/Tevbe :114).

İbrahim as, heykelcileri bırakıp Şam'a gitti. Giderken şöyle dedi:

- Ben Rabb'ime gidiyorum. O beni hidayete erdirir.

- Rabbim!.. Bana salihlerden (bir çocuk) ver, diye Allah'a dua etti. Allah duasını kabul etti. Bir müddet sonra halim ve selim olan İsmail as’ı ihsan etti (36/Saffat: 99-l0l). Mekke'ye götürdü ve oraya yerleştirdi. İbrahim as, oğlu İsmail ve hanımı Hacer'i Mekke'ye götürüp yerleştirdi. Tekrar geri döndü. Zaman zaman da, Mekke'ye giderek kontrol edip geri dönüyordu.

Yine bir gün, insan kılığında melek topluluğu İbrahim as'a müjde ile geldi. İbrahim as onları normal insan sanarak, ikram olsun diye onlara kesilerek kızartılmış bir dana getirdi. Buyur etti. Fakat onların elleri yemeğe uzanmayınca, İbrahim as'ın hoşuna gitmedi. İçine korku düştü. İbrahim onlara:

- Doğrusu biz sizden endişeleniyoruz, dedi. Onlar İbrahim as'a:

- Korkma! Biz Lûd kavmine (musibet için) gönderildik, dediler. Ayakta olan İbrahim as'ın hanımı güldü. Melekler gülen bu ihtiyar kadına İshak’ı müjdelediler. İshak'tan da doğacak Yakub'u müjdelediler. İhtiyar kadın hayretle:

- Vay başıma gelenlere! Ben mi doğuracağım? Ben bir koca karı, bu kocam da ihtiyarın biridir. Doğrusu bu çok acaib bir şeydir, dedi. Onlar da :

- Sen Allah'ın işine mi hayret ediyorsun? Dediler. İbrahim as'a da:

- Endişelenmene gerek yoktur. Biz sana, alim bir erkek çocuğunu müjdeliyoruz. İbrahim as da :

- Beni mi müjdeliyorsunuz? İhtiyarlık tam olduğu halde. Siz ne ile müjdeliyorsunuz? Onlar da dediler ki:

- Biz seni Hakk'la müjdeliyoruz. Ümit kesenlerden olma! Bunun üzerine İbrahim as:

- Babb'inin rahmetinden ümidini kesecek de kimmiş? Ancak sapıklar ümidini keser, dedi (15/Hicr: 52-56).

İbrahim as zaman zaman Mekke'ye gidip-geliyordu. Yine bir gün Mekke'de iken şöyle dua etti:

- Ey Rabbim!..Bu beldeyi emin kıl. Ahalisinden Allah'a, Ahiret Günü'ne iman edenleri de çeşitli meyvelerle rızıklandır (2/Bakara: l26).

İsmail biraz büyüdü. Ama büyük imtihan kendisini ve babasını bekliyordu. Çünkü İbrahim rüyasında oğlu İsmail'i kesiyordu. Durumu İbrahim, oğlu İsmail'e:

- Ey yavrucuğum!.. Rüyamda hep seni boğazladığımı görüyorum. Bak hele, bu işte senin görüşün nedir? İsmail:

- Babacığım sana emredileni yap!.. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.

Böylece ikisi de, kendilerine verilen emre teslim oldular. İbrahim as, oğlu İsmail'i kesmek üzere alnıüstü yere yatırdı. O esnada, Allah buyurdu ki:

- Ey İbrahim!.. Sen rüyanı gerçekleştirdin. Biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. İşte o, çok açık bir imtihandı. Ona da fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Onu(n durumunu) sonrakilere (ibret olarak) bıraktık. İbrahim'e selam olsun!.. (37/Saffat: l02-l09).

Allah'ın övgüsüyle şereflendiler. Gelecek nesillere örnek gösterildiler. Ne büyük şeref... Allah onları tüm yönleriyle örnek gösteriyor. Hele hele Rab'lerine karış samimiyetleri, teslimiyetleri, itaatleri...

İbrahim oğlu İsmail as ile Kâbe'yi inşa ettiler. Artık Mekke, kıyamete kadar devam edecek olan mabedine kavuşmuş oldu. Maddî ve manevî her yönüyle, Allah, o beldeyi bereketli kıldı.

İbrahim as daha sonra Şam'a geri döndü. Oraya yerleşti. Şam'da oturan diğer hanımı ve oğlu İshak'la beraber yaşadılar.

İshak as da; babası İbrahim as ve kardeşi İsmail as'ın yaptığı ma'bed gibi, Kudüs'de bir ma'bed inıa etti. Allah onun mabedini de bereketli kıldı. Nebi olan İshak as'ın Yakup isminde bir oğlu oldu. O da nebi olarak görevlendirildi. Nebi olan Yusuf as da, Yakub as'ın oğludur (Allah'ın selâmı onlara olsun!..).

 

İbrahim as dan bazı ifade örnekleri:

(İbrahim as) babası ve kavmine:

- (şu) kul olduklarınız, (ibadet ettikleriniz) nedir? Onlar da:

- Heykellere ibadet ediyoruz. Yine onlara ibadet konusunda da devam edeceğiz.

- (Heykellere) çağırdığınızda sizi duyuyorlar mı? Onlar da demişlerdi ki:

- Hayır, atalarımızı böyle yapar bulduk. (İbrahim as da) dedi ki:

- Geçmiş atalarınızın ve sizin ibadet ettiğiniz şeylerin (ne olduğunu) düşündünüz mü? Hiç şüphesiz, onlar (o ibadet ettiğiniz heykeller) benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabb'i müstesnadır (26/Şuara: 70-77).

*

İbrahim as kavmine:

- Allah'a ibadet edin. O'ndan ittika edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

- Siz Allah'dan başka evsan'a (heykel putlarına) ibadet ediyorsunuz. Aslı olmayan sözler uyduruyorsunuz. Allah'dan başka ibadet ettikleriniz, size rızık vermeye malik değillerdir. Allah indinde rızık arayın. O'na ibadet edin. O'na şükredin. O'na döndürüleceksiniz (29/Ankebut: l6-l7).

*

- Ey babacığım!..(Ne olur) şeytana ibadet etme (kul olma). Çünkü şeytan, Rahman'a karış isyankârın birisidir (l9/Meryem: 44).

*

(İbrahim as) şöyle demişti:

- Allah’ı bırakıp aranızda evsan (putlar) edindiniz. Sırf dünya hayatına muhabbet vesilesi kıldınız. (Öldükten) sonra kıyamet günü kiminiz kiminizi tanımayacaktır. Kiminiz de kiminizi lanetleyecektir. Varacağınız yer Nâr'dır (Cehennem'dir). Size yardım edecek de yoktur (29/Ankebut: 25).

* (İbrahim) babasına ve kavmine şöyle demişti:

- Neye ibadet ediyorsunuz? Allah'dan başka uyduruk ilahlar mı istiyorsunuz? (37/Saffat: 85-86).

*

İbrahim onlara şöyle dedi:

- Yonttuğunuz şeylere (heykellere) mi ibadet ediyorsunuz (kul oluyorsunuz)? Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı (34/Saffat: 95-96).

*

İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, size çok güzel örnek vardır. (İbrahim) babasına ve kavmine şöyle demişti:

- Hiç şüphesiz; biz, sizden ve sizin Allah'dan başka ibadet ettiklerinizden (heykel putlarından) uzağız. Size küfrediyoruz (sizi tanımıyoruz). Sizin bir olan Allah'a iman edinceye kadar bizimle sizin aranızda düşmanlık ve buğuz başlamıştır (60/Mümtehine: 4).

*

İbrahim:

- Rabb'im!.. Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster, dediğinde, (Allah):

- ınanmıyor musun? Buyurunca, (İbrahim) dedi ki:

- Hayır öyle değil, fakat kalbim iyice yatışsın. (Allah) buyurdu:

- Öyleyse dört çeşit kuş al. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalara ayırıp, her dağın üzerine birer parça koy. Sonra onları çağır. Koşarak sana gelecekler. (Çok iyi) bil ki, Allah Azîz'dir Hakîm'dir (2/Bakara: 260).

*

O gün Cennet muttakîlere yaklaştırılır. Cehennem de azgınlara gösterilir. Onlara:

- Allah’ı bırakıp kul olduklarınız nerededir? Size yardım ediyorlar mı? Yahut kendilerine yardımları dokunuyor mu? Denilecektir. Onlar, azgınların ve İblis'in ordularıdır. Tepe üstü oraya (Cehennem'e) tümüyle atılacaktır. Orada hasımane bir şekilde birbirleriyle çekişerek şöyle derler:

- Tallahi!.. Biz, (dünyadayken) çok açık bir dalâlet (sapıklık) içindeymişiz. Çünkü biz, siz (liderleri)i âlemlerin Rabb'i seviyesine çıkarıyorduk. Bizi, (o liderlik taslayan) mücrimler dalâlete (sapıklığa) düşürdüler. (şu anda) bize şefaat edecek (kimse)lerden de yoktur. Yakın bir dostumuz da yoktur. Keşke, (dünyaya) bir kere daha dönebilsek de; müminlerden olsaydık (26/Şuara: 90-102).

*

Rabb'i ona (İbrahim'e) şöyle buyurdu:

- Teslim ol!.. O da:

- Teslim oldum âlemlerin Rabb'ine, dedi (2/Bakara: 131)

*

 (İbrahim:)

- Rabb'im!.. Onlar (put heykelleri), insanlardan pek çoğunu dalalete düşürdüler (saptırdılar). Kim bana tabi olursa, o bendendir. Kim de bana asi olursa; şüphesiz sen, Ğafûr'sun Rahîm'sin (14/İbrahim: 36).

 

 

Yakub ve Yusuf as

 

And olsun!.. Yusuf ve kardeşlerinin (kıssalarında) isteyenler için pek çok ayetler (ibretler) vardır 12/Yusuf: 7).

 Yakub as'ın babası İshak as ve dedesi ise; İbrahim as'dı. Yakup as da Allah'ın nebilerindendi. Diğer nebilere gelen vahiy Ona da geliyordu. (2/Bakara: l36-140).

Yakub as'ın on iki oğlu vardı. Oğullarının en küçüklerinden bir büyüğünün ismi Yusuf as idi. Yakub as, oğlu Yusuf'u diğerlerinden biraz daha fazla seviyordu. Onun yapısı, ahlakı, siması... diğerlerinden farklıydı. Belki de babası oğlunun nebi olacağını seziyordu. Yusuf'u yanından pek ayırmıyordu. Bir gün Yusuf:

- Ey babacığım!.. Ben rüyada onbir yıldızla, güneş ve ayıgördüm. Bana secde ettiklerini gördüm, dedi. Babası:

- Ey yavrucuğum!.. Sakın kardeşlerine rüyanı anlatma. Onlar sana tuzak kurarlar. Şurası bir gerçektir ki: şeytan, insan için çok açık bir düşmandır.

- Böylece, Rabb'in seni seçecektir. Sana olayların yorumunu (ve rü'yaların tabirini) öğretecektir. Sana ve Yakub ailesine (Rabb'in) nimetini tamamlayacaktır... (12/Yusuf: 4-6).

Yakub as'ın diğer oğulları, Yusuf'un kendilerinden farklı oluşunu anlayamazlardı. Yapıları müsaid değildi. Allah'ın nebisinin oğulları olmalarına rağmen hasedci, yalancı, hatakâr ve hilekâr özellikleri vardı. Babaları Yakub'as da bunun farkındaydı. Onun için, Yakub as'ın endişesi büyüktü. (Yusuf'un üvey kardeşleri bir araya gelerek birbirlerine:)

- Yusuf ve onun (öz) kardeşi babamıza daha sevimli gelmektedir. Biz ise; daha güçlü bir topluluğuz. Gerçekten babamız, açık bir yanılgı içindedir, dediler (12/Yusuf: 8).

Onların düşüncesine göre: Yusuf ve öz kardeşi hem küçük, hem de sayıları azdı. Üstünlük; güçte ve kalabalıktaydı. Ama ne varki: Rasûl ve nebilerin getirdiği ilahi ölçülere göre, üstünlük takvadadır. Onlar bunu anlayamazdı. Yapıları müsaid değildi.

Yusuf, geleceğin nebisiydi. Davranışları ilahi denetim altındaydı. Doğrultusu da Allah'ın beğenisini kazanma istikametindeydi. Sanki gördüğü rüyalarla geleceğin nebiliğine alıştırılıyordu.

Yusuf'un kardeşleri, konuyu çözümlemek için kendi aralarında istişare ettiler. Onlardan birisi:

 - Yusuf'u öldürün. Yahut uzak bir yere atın. Böylece babanızın (sevgi) teveccühü size yönelsin. Daha sonra da (tevbe eder) salihler kavminden olursunuz, der. Diğer birisi de:

- Yusuf'u öldürmeyin. İlle de bir şey yapacaksanız, bir kuyunun dibine birakın. Yolcuların biri onu bulur (ve alır gider). Bu son görüş uygun bulunur. Topluca babaları Yakub as'a gelirler. Şöyle derler:

- Ey babamız!.. Sana ne oluyor ki, Yusuf'un aleyhineymişiz (gibi) bize güvenmiyorsun? Hâlbuki biz sana nasihat edenlerdeniz. Yarın onu bizimle beraber gönder. Kendine gelerek gezsin, oynasın. Gerçekten biz onu koruruz. (Babaları da):

- Cidden onu götürmeniz beni üzer. Farkına varmadığınız bir anda, onu bir kurdun yemesinden korkuyorum, dedi. (Onlar da:)

- Yemin olsun!.. Onu bir kurt yerse kuvvetli bir topluluk olduğumuz halde, hüsrana uğrayanlardan oluruz, dediler (12/Yusuf: 9-14).

Yakup as, oğullarının İsrarlı isteklerine gönülsüzce müsade eder. Onlar da Yusuf'u alır uzaklara götürürler. Kendilerince, büyük bir problemi hallediyorlardı. Babalarının sevgisini üzerlerine çekeceklerdi. Sevgiyi Yusuf'a çok gördüler. Kıskandılar. Kıskançlık kine dönüştü. Kin de cinayete doğru gidiyordu. Biraz düşünselerdi; babalarının permeperişan olacağını farkedeceklerdi.  Ama o düşünce neredeydi ki? Zavallı Yakuboğulları...

Nihayet, kardeşleri Yusuf'u (bir kuyunun yanına) götürdüler. Küçük Yusuf'u kuyunun dibine bırakmayıtopluca kararlaştırdılar. Kuyunun dibine yavru Yusuf'u indirdiler. Yusuf suçluydu. Çünkü babaları onu biraz daha fazla seviyordu. Allah'ın nebisi Yakub, mustakbel nebi Yusuf'u fazla sevmemeliydi(!). Ne kadar yanlış düşünüyorlardı. Gafil ve şuursuzlar. Yüce Allah buyuruyor ki, biz Yusuf'a şöyle vahyettik:

- Gerçekten sen, (yaptıkları bu) işlerini onlara mutlaka haber vereceksin. Onlar ise hiç farkında bile olmayacaklar. (Bunun üzerine Yusuf korku ve dehşetten sonra sakinleşir.)

(Yusuf'un abileri) akıam olunca ağlayarak babalarının yanına geldiler. Şöyle dediler.

- Ey babamız!.. Biz gittik. Müsabaka yaparken Yusuf'u eşyalarımızın yanında biraktık. (Geri dönüp geldiğimizde gördük ki,) onu kurt yemiş. Ama sen bize inanmazsın. Doğrulardan bile olsak.

Sahte kana bulanmış (Yusuf'un) gömleğini getirdiler. Babalarına verdiler. (Yakub):

- Nefisleriniz sizi aldatarak sizi bu işe sürüklemiştir. (Artık bana düşen) sabrun cemildir (güzel bir sabırdır). Getirilen gömlek Yusuf'un gömleğidir. Ancak gömlek sadece kana bulanmış, sökük, yırtık gibi bir darbe izi yoktur. Gömleğin içindeki adamı kurtlar yiyecek ama gömleğe zarar gelmeyecek. Olacak iş değil. Bu olsa olsa kuyruklu bir yalandır. Yakub as konuşmasına devam eder.) Bu vasıflamanıza karşın yardım edecek ancak Allah'dır, dedi.

Yusuf kuyudayken bir kervan geldi. Sucularını (kuyuya su almaya) gönderdiler. Kuyuya kovalarını sarkıttılar. (Kova kuyudan çıktığında sucu:)

- Müjde, Müjde!.. İşte bir çocuk, dedi.

Onu götürüp satmak için diğerlerinden gizlediler. Halbuki Allah onların yaptıklarını çok iyi bilendir. (Kafile Mısır'a geldi.) Onu (Yusuf'u esir pazarında) birkaç dirheme az bir değerle sattılar. Aslında, bir an evvel elden çıkarmak için, fazla değer (önem) de vermediler.

(Mısır'ın maliye bakanı, Yusufu )satın aldı. (Eve getirdi.) Hanımına:

- Ona ikramlı ol! Güzel bak!.. Belki bize faydası olur. Belki de, onu evlat ediniriz, dedi (12/Yusuf: 15-21).

Yusuf'a Allah tarafından rüyaların tabiri öğretilmişti. Erginlik çağına ulaştığında ilim ve hükmetme özelliği Allah tarafından verilmişti. Evin hanımı, (Yusuf'a) kalbini kaptırmıştı. Bir gün dayanamayıp süslendi, karışsına geldi. Kendisinden mürad almak istedi. Kapıları kapatıp ve :

- Haydi gel!. dedi. Yusuf hayret etti. Bu da, neyin nesiydi? Toparlandı:

- Allah'a sığınırım. Doğrusu senin kocan benim efendimdir. Bana iyi davranmıştır. Zalimler asla felah bulamazlar, dedi. (Allah buyuruyor:)

- Yemin olsun!..Kadın ona meyletti.O da Rabb'inin bürhanın görmeseydi meyletmişti. Böylece kötülüğü ve fuhşu ondan geri çevirdik. Gerçekten de, Yusuf bizim muhlis kullarımızdandı (12/Yusuf: 22-24).

Kadın İsrar etti. Yusuf, çıkar yol bulamayınca, kaçmaya başladı. Kadın arkadan koştu. Kaçan Yusuf'un arkasında gömleğinden yakaladı. Gömleği çekmeğe başladı. Gömlek gerildi ve yırtıldı. Yusuf gömleği çıkarıp yere attı. Kapıya doğru kaçmaya devam etti. O esnada kapı açıldı. Kadının kocası, hanımının bir akrabasıyla içeri girdiler. Ortadaki karışıklığı gördüler. Kadın kiçkimseye fırsat vermeden, kocasına hitaben konuşmaya başladı:

- Senin ailene fenalık etmek isteyenin cezası; ya zindana atılmalı, ya da iyi bir şekilde işkence edilmelidir. (Bu esnada, kendimi müdafa ederken Yusuf'un gömleği yırtıldı), der.Yusuf:

- (Hayır, hayır!..) O kendisi benden murat almak istedi, dedi. Kadının yakın olan akrabası olaya şöyle şahidlik etti:

- Eğer (Yusuf'un) gömleği önden yırtılmışsa, bu kadın doğru söylüyor. (Yusuf'un) kendisi de yalancılardandır. Yok eğer, gömlek arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir. Yusuf ise; doğrulardandır.

Yerdeki gömleğin yanına gittiler. Alıp baktılar. Gömlek arkadan yırtılmıştı. Adam, eşinin yalan söylediğini anlamıştı. Karısına:

- Gerçekten bu, siz (kadınların) tuzağıdır. Sizin tuzağınız çok muazzamdır, der. Yusuf'a dönerek:

- Yusuf!.. Sen bu (olanlara) aldırış etme... (Kadına da tekrar dönerek:)

- Sen de günahın için istiğfar et!.. Çünkü sen hatakârlardan oldun, dedi.

Kİsa bir müddet konuyu kapattılar. Kadın yine rahat durmadı. Derken, dedi-kodu etrafa yayıldı. Şehirdeki bir takım kadınlar:

- Aziz'in karısı kendi (evinde yetiştirdiği) delikanlısından murat almak istiyormuş. (Onda olan) sevgi (iliklerine kadar) işlemiş. Hakikaten, biz o (kadını), açık bir sapıklıkta görüyoruz, dediler (12/Yusuf: 25-30).

Dedikodu iyice çoğaldı. Kadın, memleketin ileri gelenlerinin hanımlarını davet etti. Çünkü onlar kendisinin dedikodusunu çok yapıyorlardı. Onlara bir ders vermeliydi. Büyük bir salonda koltuklar, kanepeler hazırlandı. Davetliler geldiler. İkramlar yapıldı. Tabaklarda sunulan yiyecek ve meyveleri kesmek için, birer bıçak koydurdu. Bıçaklar çok keskindi. İkram edilen yiyecekler yenilirken, evin hanımı, Yusuf'a onların yanlarına çıkmasını söyledi. O da, çıktı. Davetli kadınlar bir de ne görsünler; Yusuf insandan ziyade, bir melekti. Güzel mi, güzeldi. Yusuf'u görenler hayran olmuştu. Yusuf'un fiziki güzelliği yanında bir de, yüzündeki nübüvvet nuru göz kamaştırıcı şekildeydi. Bir bakan, bir daha bakıyordu. Bir daha, bir daha... Ama herkes, bakışını diğerlerine çaktırmadan gizliyordu. Dikkatler Yusuf'daydı. Kadınlar ellerindeki bıçakların çok keskin olduğunun farkında değillerdi. Bakışlarını birbirinden gizlemek için, meyveleri kesiyormuş gibi bıçakla oyalanıyorlardı. Bu esnada bıçaklar görevlerini yapıyordu. Davetlilerin parmaklarında kanlar şıpır şıpır akıyordu. Kadınlar:

- Haşa lillâh!.. Bu bir beşer değildir. Olsa olsa kerîm bir melektir, dediler. Evin hanımı bu anı bekliyordu:

- İşte beni, kendisi için ayıpladığınız delikanlı budur. O'nu kendime rametmek istedim. O, (iffetinden dolayı) hep kaçındı. Yemin olsun ki; o kendisine emrettiğimi yapmazsa, mutlaka zindana atılacaktır. Hem de küçük düşürülenlerden olacaktır, dedi. (Yusuf:)

- Rabb'im!.. Zindan, bunların beni davet ettikleri şeylerden daha sevimlidir, dedi. Sen, onların tuzaklarını benden geri çevirmezsen; onlara meyleder ve cahillerden olurum, dedi (12/Yusuf: 31-33).

Mısır'ın maliye bakanı, Yusuf'un haklı olduğunu biliyordu.  Ama karısı hakkında ortaya çıkan dedikodulardan da rahatsız oluyordu. Söylentilerin kesilmesi için, Yusuf'un bir müddet zindanda kalmasını faydalı gördü. Yusuf, zindana atıldı.  Ama uzun bir müddet zindanda kaldı. Oradakiler Yusuf'u çok sevdiler. Birkaç sene O'nunla güzel güzel sohbet ettiler. Gördükleri rüyaları bile, O'na yorumlatıyorlardı. Yusuf'un yaptığı yorumlar da aynen olduğu gibi çıkıyordu. Bir defasında, zindandakiler birer rüya görmüşlerdi. Birisi:

- Ben, benim şarab sıktığımı gördüm, dedi. Diğeri de:

- Ben de, başımın üzerinde ekmek taşıdığımı gördüm. Kuşlar ondan yiyordu. Onun yorumunu bize haber ver. Şübhesiz biz, seni muhsinlerden görüyoruz, dedi. Yusuf onlara:

- Size rızıklandığınız yemek gelmeden önce, onun yorumunu size haber vereceğim. Bunlar Rabb'imin bana öğrettiklerindendir. Şübhesiz, ben Allah'a iman etmeyen kavmin milletini (tutum ve gidişatını) terk ettim. Onlar, ahirette küfredenlerin kendisidir.

Atalarım; İbrahim, İshak ve Yakub'un milletine (tutum ve gidişatına) tabi oldum. Her-hangi bir şeyi, Allah'a şirk koımak bizde yoktur. Bu ise; bize ve insanlara Allah'ın fazlındandır. Lakin, yine de insanların çoğu şükretmezler (12/Yusuf: 34-38).

- Ey zindan arkadaşlarım!.. Darmadağınık birçok düzme rabb'ler mi daha hayırlı, yoksa bir olan Kahhâr Allah mı? (12/Yusuf: 39). O'ndan başkasına ibadet ettikleriniz, sizin ve atalarınızın uydurdukları (kuru laf olan) isimlerden başka bir şey değildir. Allah bunlara hiçbir sultan (burhan) indirmemiştir. Hâkimiyet ancak Allah'ındır. O, kendisinden başkasına ibadet etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Lakin, insanların birçoğu bilmezler (12/Yusuf: 40).

- Ey zindan arkadaşlarım!.. Biriniz, daha önce olduğu gibi efendisine şarab içirecek, diğerine gelince asılacaktır. Kuşlar onun başını yiyecektir. İşte böylece, yorumunu istediğiniz bu iş de bitmiştir.

Yusuf'un zindan arkadaşları dışarı çıktılar. Biri asıldı. Diğeri de eski görevine başladı. Daha önce, Yusuf eski görevine başlayacak arkadaşına:

- Ben(im durumumu) efendine anlat. (Haksız yere zindanda kalıyorum. Belki, faydası olur,) dedi.  Ama şeytan (Yusuf'un durumunu) efendisine anlatmayıunutturdu. Birkaç sene daha zindanda kaldı.

(Bir gün, Mısır Hükümdarı bir rüya gördü.) Memleketin ileri gelenlerini topladı. Şöyle dedi:

- Ben (rüyamda) gördüm ki: Yedi semiz ineği, yedi zayıf inek yiyordu. Yedi yeşil başak ve bir o kadar da kuru başak. Ey memleketin ileri gelenleri!.. Eğer rüyamı yorumlayabilecekseniz, açıklayın. Onlar da:

- (Bu gördüğün rüya) karışık düşlerdir. Biz böyle karışık düşlerin yorumunu yapamayız, dediler. Bir netice alınamadı.Yusuf'un zindan arkadaşı da oradaydı. Yusuf'u hatırladı ve hemen ileri atılarak:

- Ben size onun tabirini haber verebilirim. Beni Yusuf'a gönderin, dedi. İzin verildi. Zindana gitti. Durumu anlattı... Yusuf, O'na :

- Yedi sene hep alıştığınız biçimde zıraat yapın. Yediğinizden kalanı da başağıyla birlikte bırakın. Daha sonra yedi kurak yıl gelecektir. Biriktirdiklerinizin birazcığı hariç hepsini silip süpürecektir... Diye yorum yaptı. Adamcağız durumu hemen hükümdara kuvuşturdu. Yorum hükümdarın hoşuna gitti. Yorumu yapanın yanına getirilmesini emretti. Haber Yusuf'a ulaştı. Yusuf, zindanda töhmetli şekilde çıkmak istemedi. Zindana atılma sebebinin tekrar araştırılmasını istedi. İftirayla zindana atılmıştı. Hemen soruşturma başladı. Şahitler dinlendi. Olaya tanık kadınlar şöyle dedi:

- Haşa lillah!.. Biz ondan bir kötülük görmedik. Aziz'in karısı da:

- şimdi gerçek ortaya çıktı. Onun nefsinden ben murat almak istemiştim. Ama gerçek şu ki: O sâdıklardandır, dedi. Soruşturma bitti. Mahkeme neticelendi. Yusuf aklandığında, dedi ki:

- Bunu (herkes) bilmeli ki, ben Aziz'in gıyabında kendisine hainlik etmedim. (Yine şu bilinmeli ki,) Allah hainlerin tuzağına hidayet etmez.Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis kötülüğü aşırı şekilde emreder. Ancak /afûr Rahîm Rabb'im koruya. Hükümdar:

- O'nu bana getirin. Danışman olarak yanıma alayım. (Yusuf'un zindanlık durumunu ve rüyanın yorumunu) kendisiyle görüştü, konuşmasına devamla:

- şüphesiz sen, bugün yanımızda güvenilir ve yüksek bir mevkiye sahipsin, dedi.Yusuf da:

- Beni yer yüzünün hazineleri üzerine tayin et. Çünkü ben (onları hem) muhafaza ederim hem de (bu işi) iyi bilirim, dedi (12/Yusuf: 41-55)

Yusuf, memleketin maliye işleriyle görevlendirildi. Yedi sene bol mahsüllü zaman geçti. Memlekette fazla mahsuller toplandı. Ambarlar dopdolu oldu. Derken kurak yıllar başladı. Halk elindeki fazla mahsülleri yedi. Birkaç yıl daha geçince, ellerinde bir şey kalmadı. Daha sonra, devlet depolarındaki mahsüller organizeli biçimde ihtiyaç sahiplerine verilmeye başladı. Yiyecek sıkıntısı çekenler Mısır'a geliyordu. İhtiyaçlarını satın alıp gidiyorlardı. Haber diğer bölgelere yayıldı. Filistin'de yaşayan Yakup ailesinede ulaşmıştı. Yakupoğulları yiyecek getirmeleri için Mısır'a gittiler. Yusuf'un huzuruna çıktılar. Yusuf onları tanıdı. Onlar tanıyamadılar. İhtiyaçları giderildi. Yusuf onlara:

- Görmüyor musunuz? Ben ölçeği tam dolduruyorum. Ben, misafir ağırlayanların en iyisiyim. (Tekrar geldiğinizde) babanızda olan diğer (üvey) kardeşinizi de getirin. Eğer onu getrmezseniz, yanımda size verilecek bir ölçek bile yoktur. Bana da daha yaklaşmayın, dedi. Yakuboğulları:

- Onu (getirmek için) babasından isteyeceğiz. Mutlaka da yapacağız, dediler. Yusuf, yanındaki çalışan gençlere Yakuboğullarının mahsül almak için getirdikleri paralarını yüklerinin içine koymalarını söyledi. Memleketlerine gittiler. Durumu babalarana anlattılar. Fazla mahsül getirmek için küçük kardeşlerinin de beraber gelmesinin gerekliliğini söylediler. Babaları onlara:

- Daha önceleri kardeşi (Yusuf) için güvendiğim kadar mı güveneyim? En hayırlı muhafaza eden Allah'tır. Ve O, erhamu'r rahimîn'dir, dedi. Mısır'dan getirdikleri mahsülleri açtıklarında içinde paralarını da buldular. Kendilerine tekrar iade edilmişti. Yakuboğulları:

- Ey babamız!.. Daha ne istiyorsun! İşte paralarımız. Bize iade edilmiş. (O parayla) ailemize tekrar mahsül getiririz. Kardeşimizi de koruruz. (O gelirse,) bir deve yükü de fazla alırız. Şu (andaki) mahsülün miktarı da tekrar getireceğimize nazaran azdır, dediler. Yakub as da:

- Bu (söylediğiniz) sözlere Allah vekildir, diyerek şöyle devam etti:

- Oğullarım!.. (Mısır'a tekrar gittiğinizde) hepiniz bir kapıdan girmeyin. Farklı farklı kapılardan girin. Allah'dan size gelecek bir şeyi, sizden savmaya gücüm yetmez. Hakimiyet ancak Allah'ındır. Ben, yalnız O'na tevekkül ettim. Tevekkül edecekler sadece O'na tevekkül etsin.

Aradan bir müddet geçtikten sonra Yakuboğulları erzak için tekrar Mısır'a gittiler. Babalarının dediği şekilde şehre girdiler. Yusuf'un yanına vardılar. Yusuf onları iyi karışladı. Diğer kardeşleri orada olmadığı bir esnada (öz olan) küçük kardeşine:

- Ben, senin kardeşinim. Onların yaptıklarına üzülme, dedi.

Yakuboğulları, erzakını aldı. Yola çıktı.  Ama Yusuf kardeşini yanında bırakmak istiyordu. Yusuf'un değerli bir su tası vardı. Onu öz kardeşinin erzakının içine koydu. Bunda kardeşinin haberi vardı. Fakat gizli tutuyordu. Kafile bir müddet yol almıştı. Arkadan Yusuf'un adamları geldi. Meşhur tasın kaybolduğunu söylediler. Arama yapacaklarını bildirdiler. Yakuboğulları çalmadıklarını söylediler.

- Yalancı çıkarsanız, hırsızın cezası nedir? Diye sordular. Onlar da:

- Kimin yükünde çıkarsa, onun köle olarak cezalandırılacağını, belirttiler. Arama yapıldı. Tas, küçük kardeşin yükü içinde bulundu. Bunun üzerine:

- Ey Azîz!.. Gerçekten onun bir ihtiyar babası vardır. Onun yerine, bizden birini yanında alıkoy. Gerçekten biz, seni muhsinlerden görüyoruz, dediler. Yusuf:

- Maazallah!.. Eşyamızı yanında bulduğumuz adamın dışında, başka birini alkoymaktan Allah'a sığınırız. Öyle olursa, zalimlerden oluruz, dedi.

Böylece Yusuf'un öz kardeşi ve diğer üvey kardeşlerden biri orada kaldı. Diğerleri memleketlerine döndüler. Durumu babalarına bildirdiler. O da:

- Nefisleriniz sizi aldatarak (bu) işe sizi sürüklemiştir. (Artık bana düşen) sabrun cemîl'dir (güzel bir sabırdır). Umulur ki, Allah onların hepsini geri getirir. Çünkü O, Alîm'dir Hakîm'dir, dedikten sonra onlardan yüz çevirerek:

- Vah, vah... Yazık oldu Yusuf'a diyerek kederini ifade etti. Hüznünden dolayıgözlerine beyazlık indi. Hüznünü içine atıyordu. (Oğulları babalarına:)

- Tallahi!.. Hala Yusuf'u anıp duruyorsun. En sonunda ya ölümcül hasta olacaksın. Ya da helak olacaksın, dediler. (Yakub:)

- Ben, derin üzüntü ve hüznümü Allah'a şikâyet ediyorum. Ayrıca ben, sizin bilmediklerinizi Allah tarafından (vahiyle) biliyorum, dedi. Devamla:

- Ey yavrularım!.. Gidin. Yusuf ve kardeşinden haber toparlayın. Allah'ın rahatlatmasından ancak kâfirler kavmi ümidini keser, dedi (12/Yusuf: 56-87).

Derken, bir müddet sonra tekrar mahsül almak için Yakuboğulları Mısır'a giderler. Yusuf'un huzuruna vardıklarında:

- Ey Azîz!.. Bizi ve ailemizi kıtlık çepeçevre sardı. Önemsiz bir sermaye ile de geldik. Bize ölçekleri tam doldurarak ver. Bize tasaddukta da bulun. Hiç şübhesiz Allah tasaddukta bulunanları mükâfatlandıracaktır, dediler.

Artık Yakuboğulları, Yusuf'un karışsında yalvarır ve dilenir duruma gelmişlerdi. Yusuf ise, onların daha fazla ezilmelerini arzu etmedi. Onların bildikleri bazı durumları ima ederek, kendisini tanıtmak ister:

- Siz cahil kimselersiniz. Yusuf'a ve kardeşine ne yaptığınızı biliyor musunuz? Dedi. Onlar(, bu sözler karışsında donakaldılar ve biraz dikkat edince):

- Sahiden sen!... Sen, gerçekten de Yusuf'sun, dediler. Yusuf:

- Ben Yusuf'um. Bu da kardeşimdir. Allah bizi (birbirimize kavuş-turarak) lutfetti. Şurası da bir gerçektir ki; kim ittika eder ve sabrederse, şübhesiz Allah muhsinlerin ecrini zayi etmez, dedi. Onlar da:

- Tallahi, Allah (sende bulunan) özelliklerle, seni bizden üstün kılmıştır. Biz ise; hatakârlardanız, dediler. (Yusuf:)

- Bugün size kınama yoktur. Allah size mağfiret etsin. O (Allah), Erhamu'r Rahîmîn'dir, dedi ve şunları ekledi:

- şimdi siz, şu gömleğimi götürün. Babamın yüzüne bırakın. Görmeğe başlayacaktır. Bütün ailenizi de bana getirin, dedi. Kafile, Yakub as'ın ailesini alıp getirmek için Mısır'dan tam çıkmıştı ki, (Filistin'de oturan) babaları Yakub:

- Eğer, bana bunak demeyecekseniz; ben, gerçekten Yusuf'un kokusunu alıyorum, dedi. Oradakiler:

- Tallahi!.. Gerçekten sen hala eski şaşkınlığın içindesin, dediler. (Bir müddet sonra) müjdeci gelince, gömleği O (Yakub)'un üzerine koydu. Gözleri görür duruma geldiğinde, Yakub:

- Ben size demedi mi? Ben sizin bilmediklerinizi Allah tarafından (vahiyle) biliyorum. Oradakiler:

- Ey babamız!.. Bizim günahlarımız için istiğfar et. Gerçekten biz, hatakârlardanız, dediler. Yakub da:

- Sonra, sizin için istiğfar edeceğim. Şübhesiz O (Allah),/afûr'dur Rahîm'dir, dedi. Yakub ailesi Mısır'a gelince, Yusuf ana-babasını kucaklayarak onlara sarıldı. Onlar:

- Mısır'a Allah'ın izniyle emniyet içinde giriniz, dedi. Yusuf ana-babasını makam tahtının üzerine oturttu. Onların hepsi, ona (Yusuf') secde ettiler. Yusuf:

- Ey babacığım!.. İşte bu (manzara), daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabb'im onu gerçekleştirdi. Rabb'im bana ihsan etti. Beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, sizi de çölden getirdi. Hiç şübhesiz, Rabb'im dilediğine Latîf'tir (lutufkârdır). Gerçekten O (Allah), Alîm'dir Hakîm'dir, diyerek devamla

- Ey Rabb'im!.. Gerçekten bana mülk verdin. Bana olayların yorumunu öğrettin.

- Yerin ve göklerin Fâtır’ı (yoktan var edeni)!.. Sen dünyada da ahirette de benim velimsin. Beni müslim olarak öldür. Salihler (islâh olmuşlar) toplumuna da ilhak eyle!.. (12/Yusuf: 88-101).

Yusuf zamanında Yakuboğulları varlıklı ve mutluydular... Yusuf'tan sonra, Yakuboğulları (israiloğulları) çoğaldılar. Oniki kabile oldular. Bazı sebeblerden dolayı, Yusuf'tan daha sonra gelen yöneticilerle araları açıldı. Hatta birbirlerine ters düştüler.

O'na (İbrahim'e) İshak’ı, (İshak'ın oğlu) Yakub'u verdik. Herbirini hidayete erdirdik: Daha önce Nuh'u ve soyundan Davud'u, Süleyman’ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yıve Harun'u... Biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Zekeriyya'yı, Yahya'yı, İsa'yıve İlyas’ı... Hepsi sâlihlerdendi. İsmail'i, Elyase'yi, Yunus'u, Lut'u... Hepsini alemlere üstün kıldık (6/Enam: 84-86).

 

 

Musa as

 

Mısır hükümdarlarına firavn denilir. Genel olarak zalimlikleriyle bilinirler. Bunlardan birisi, Kur'an'da çokça bahsedilmektedir...

Firavn'un her şey emrindeydi. İstediğini asıyor, istediğini kesiyordu. İstediğini karın tokluğuna çalıştırıyordu... Mısır halkı kendisinde hem korkuyor, hem de tam itaat ediyordu. Ağzından ne çıksa kanun oluyordu. Onun koyduğu kanunlar memlekette noksansız uygulanıyordu. Kanunları adaletli de olsa, adaletsiz de olsa itiraz eden yoktu. Hem, kim itiraz edebilirdi? Mısır halkının rabbleştirilen zorbasıydı. Rabbleştirilenlerin dokunulmazlığı vardır. Kanun koyma yetkisi sadece ona aitti. Tenkit de edilemezdi. Zorla ve zulümle herkes onu kutsallaştırarak ilahlaştırmışdı.

İsrailoğullarını hiç sevmeyen Firavn, bir emir verdi:

- İsrailoğullarının yeni doğan erkek çocukları kesilecek, kızlarına dokunulmayacaktır.

Mısır Kanunları; Firavn'un emirleriydi. Hemen uygulanmaya başlandı. Firavn, yeryüzünde yücelik tasladı. Halkını da parçalara ayırdı. Bir bölümünü zayıf düşürüp aşağıladı. Onların doğan erkek çocuklarını boğazlıyor, kızlarını da hayatta bırakıyordu. Çünkü o, fesadçılardandı (28/Kasas: 4). Erkekleri kesiyorlardı ki, kuvvetlenmesinler. Kızlarını da hayatta bırakıyorlardı ki, kendilerine hizmetçi olarak çalışsınlar. Halkın diğer kısmını da zayıfların karışsında düşman olarak dikti.

Artık İsrailoğullarının bir erkek çocuğu doğarsa, o gün matem başlardı. Doğumun hemen arkasından boğazlanma geliyordu. Bu zulüm mutlaka yerine getiriliyordu. Çünkü; Rabb-leştirilen bir zorbanın emriydi.

İsrailoğullarından ımran'ın, Harun'dan sonra bir oğlu daha oldu. Doğan çocuk Musa'ydı. Musa'nın doğumunda Firavn'nun adamlarının haberleri yoktu. İmran ailesi çocuğun yaşamasını istiyordu. Onun için de, hiçbir kimsenin bundan haberi olmaması gerekiyordu. Çocuğu gizlediler. Musa'nın annesi sürekli korku ve endişe içindeydi. Ya, bir de çocuğu görseler. Bağırta bağırta boğazlayacaklardı. Evleri Nil nehrinin yukarı taraflarındaydı. Allah, birgün Musa'nın annesine ilham etti.

- Bu çocuğu emzir! Öldürülmesinden korktuğun zaman, O'nu denize (Nil'e) bırakıver. Korkma! Ayrılığından kederlenme. Çünkü Biz, O'nu sana geri vereceğiz. Kendisini Rasûl'lerden yapacağız (28/Kasas: 7).

Anne, günün birinde çocuğu emzirdi. Suya salıverdi. Kızını Nil'in kıyısında, akan çocuğu takip için görevlendirdi. Kız takip etti. Başkaları farkında değildi. Firavn hanımıyla Nil'in kıyısındaki sarayın bahçesinde bulunuyordu. Akan sandığı gördüler. Hemen getirttiler. Açıp baktılar. Bir çocuk. Firavn'un karısı onu alıp saraya götürdü. O'nu besleyip büyütmeğe karar verdiler. Musa, Firavn'un sarayına girdi. Hiç kimseye sezdirmeden ablası hadiseyi takip ediyordu. Bir müddet sonra çocuk acıkınca, ağlamaya başladı. Emzirmek için, sütanneleri getirildi. Hiçbirini emmedi. Çocuğu takip eden Musa'nın ablasının tavsiyesi üzere, sütanneliği için Musa'nın annesi getirildi. Çocuğu emzirmekle görevlendirildi. Musa'ya çok iyi bakıyorlardı. Çok da seviyorlardı. YIllar geçti. Musa büyüdü. Serildi serpildi. Delikanlı oldu. Allah Ona, ilim ve hüküm verme yeteneği verdi (28/Kasas: 8-14).

Bir gün, şehirde geziniyordu. İki kişinin kavga ettiğini gördü. Birisi Mısır'ın yerlisi, diğeri de İsrailoğullarındandı. Mısır yerlisini haksız zannetti. Birbirinden ayırırken bir tokat vurdu. Yerli ölüverdi. Musa'nın amacı öldürmek değildi. Musa, vurduğuna pişman oldu. İstemediği bu manzara karışsında:

- Bu şeytan'ın işidir. Çünkü o, apaçık saptırıcı bir düşmandır, diyerek devam etti:

- Ey Rabb'im!.. Ben, nefsime zulmettim. Bana mağfiret et, dedi. Allah da kendisini mağfiret etti. Çünkü O, Ğafûr'dur Rahîm'dir. Daha sonra Musa:

- Ey Rabb'im!.. Bana verdiğin nimete karşın, mücrimlere asla yardımcı olmayacağım, dedi. Şehirde murakabe edilmesinden dolayıkorkarak sabahladı. Şehirde yine gezerken, bir de baktı ki; dün yardım ettiği adam, kendisinden yine yardım istiyor. Musa da ona:

- Hakikaten sen, azıtmış bir gerçek sapıksın, dedi. Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı sıkıca yakalamak ister. O adam da:

- Ey Musa!.. Dün bir kişiyi öldürdüğün gibi, beni de mi öldürmek istiyorsun? Yahut da, muslihlerden olmak istemiyorsun ha!.. (28/Kasas: 15-19). Önceki günkü hadisenin faili belli oldu. Musa, oradan süratle uzaklaştı.

Bir adamın ölümüne sebeb olduğu için, Musa'nın cezası sarayda görüşülüyordu. Durumdan haberdar olan Musa, Mısır'dan gizlice kaçtı. Hiçbir iz bırakmadan, doğru Medyen'e gitti. Tanıdıkları da yoktu. Orada bir kuyu gördü. Halk hayvanlarını suluyordu. En son geriye kalan sürünün başında, iki kız bulunuyordu. Sulama konusunda zorluk çeken bu kızlara Musa yardım etti. Hayvanlarını sulayan kızlar evlerine gittiler. Babalarına durumu anlattılar. Babaları yabancıyıevlerine davet etti. Konuşma esnasında, Musa başından geçenleri anlattı. İhtiyar ev sahibi şöyle dedi :

- Korkma!.. Zalimler kavminden kurtuldun (28/Kasas: 15-25). O iki kızdan biri babasına:

- Babacığım!.. Onu ücretli olarak tut. Çünkü O, ücretli tuttuklarının en hayırlılarındandır. Hem güvenilir hem de kuvvetlidir, dedi (28/Kasas: 26).

İhtiyar adam kızlarından birini Musa'ya verdi. Evlendiler. Musa, on sene civarında Med-yen'de yaşadı. Daha sonra, Mısır'a gitmeye karar verdi. Ailesiyle Mısır'a giderken, Tûr Dağı eteklerinde bir ışık gördü. Ateş almak için oraya gitti. O bereketli yere varınca bir ses işitti:

- Ey Musa!.. Gerçekten Ben, Ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'ım... (28/Kasas: 30). Musa'ya:

- O sağ elindeki nedir? Ey Musa:

- O benim asamdır. Ona yaslanırım. Onunla davarıma yaprak silkelerim. Benim ona başka ihtiyaçlarım da vardır, dedi (20/Taha: 17-18). Musa'ya:

- Asanı kırak! Denildiğinde, yerdeki asanın bir yılan gibi kıvrıldığını gördü. Arkasına bakmadan kaçmaya başlayınca:

- Ey Musa!.. Geri dön. Korkma. Çünkü sen, emniyette olanlardansın. Elini koynuna sok. Kusursuz beyaz (bembeyaz) olarak çıksın. Kolunu-kanadını kendine çekersen korkun kalmaz. Bu iki mucize, Firavn ve adamlarına bürhandır. Gerçekten onlar fasıklar kavmidir (28/Kasas: 31-32).

- şüphesiz Ben, Ben Allah'ım! Benden başka bir ilah yoktur. Onun için Bana itaat et!.. Ve Beni anmak için namaz kıl!.. O halde, sakın Kıyamete inanmayıp da kendi hevasına tabi olan kimse, seni ona iman etmekten alıkoymasın. Sonra helak olursun... (20/Taha: 14-16).

- Firavn'a git! Çünkü o gerçekten azıttı (20/Taha: 24). Musa heyecanlanır ve:

- Rabb'im!.. Göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar... dedi (20/Taha: 25-28). Musa'nın duası üzerine kardeşi Harun da kendisine yardımcı verildi. İkisine:

- Firavn'a ikiniz gidin. Çünkü o gerçekten azıttı. Ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki; düşünür yahut korkar (20/Taha: 43-44).

- Hemen gidin. Firavn'a deyin ki: Biz, Rabb'inin Rasûl'leriyiz... Musa kardeşi Harun'la Firavn'a gitti. Allah'ın emirlerini ulaştırdılar:

- İsrailoğullarını hemen beraberimizde bırak. Onlara eziyet etme. Biz, Rabb'inden sana bir ayet (mucize) getirdik. Selam hidayete tabi olanlara. Gerçekten, bize vahyolundu ki, azab yalanlayan ve yüz çevirenleredir. (Firavn:)

- Ey Musa!.. Rabb'iniz de kimdir? Dedi. Musa:

- Rabb'imiz her şeyi yaratan daha sonra da hidayete erdirendir (20/Taha: 47-50). Firavn şöyle dedi:

- Seni çocukken yanımızda büyütmedik mi? Hayatının epey kısmı bizimleydi... Musa :

- Başıma kalktığın o nimet, İsrail oğullarını köleleştirdiğin içindi... Firavn dedi ki:

- Alemlerin Rabbi de kimmiş ? Musa:

- O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabb'idir... (26/Şuara: 18-26) Dedi. Firavn çıldıracaktı. Hiddetlendi. Zorba yöneticilerin her zaman yaptıkları tehditini yaptı:

- Yemin olsun!.. Eğer, benden başka bir ilah edinirsen; seni mutlaka zindana tıkarım... Musa:

- Sana ısbatlayıcı delil (mucize) getirdiysemde mi? Diyerek elindeki asasını yere bıraktı. Asa ejderha oldu. Elini koynuna soktu ve çıkarınca, bembeyaz oluverdi. İımarık Firavn biraz sakinleşmek zorunda olduğunu anladı. Ciddi bir konu ile karış karışyaydı. Dedi ki:

- Çok bilgili bir sihirbaz... (26/Şuara: 29-34). Orada bulunan yönetim yaltakcıları, Musa'nın getirdiği mucizeyi çürütsünler diye ülkedeki bütün sihirbazların toplanmasını teklif ettiler. Artık, Allah düşmanı Firavn sihirbazların umuduna kaldı. Memleketin bütün uzman sihirbazları Milli Bayramları olan "Zinet günü" toplandılar. Herkes, bütün halk toplandı: Erkekler, kadınlar, gençler, ihtiyarlar, zengin, fakir herkes... Hatta İsrailoğulları bile gemişti. O zamanlar, sihir yapımının doruğuydu. Onun için sihirbazlar kibirli ve gururluydular. Mutlaka Musa'yıyenmeleri lazımdı. Üstelik Firavn onları ödüllendirecekti. Hem de, makam ve mevkiyle. Sihirbazlar, Musa'ya:

- Babalarımızdan bulduğumuz gidişattan bizi çevirmek için mi geldin? ıkinizin de yeryüzünde en büyük olmanız için ha!.. Biz, ikinize de inanmayız (10/Yunus: 78). Halkın toplandığı alanın ortasına ellerindeki ipleri atarken şöyle nara attılar:

- Firavn'un izzetine-şerefine!.. (26/Şuara: 44). Yere atılan ipler, yılan görüntüsündeydi. Etrafa kıvrılarak ilerliyorlardı. Halk paniğe kapıldı. Evet, yılanlar geliyordu. Kaçışmalar, bağrışmalar başladığında Musa:

- Sizin yaptıklarınız sihirdir. Allah onu mutlaka boşa çıkaracaktır. Allah, müşriklerin işini düzeltmez, dedi (10/Yunus: 81). Allah'ın izniyle Musa asasını yere bıraktı. Asa ejderha oldu. Sihirbazların uydurdukları şeyleri teker teker yuttu. Hak meydana çıktı. Onların tüm emekleri boşa çıktı. Mağlup oldular. Küçüldüler. Sihirbazlar pişman oldular. Sihirbazlar kendi sanatlarında uzman kişilerdi. Neyin sihir, neyin sihir olmadığını iyi biliyorlardı. Musa'nın Asası sihir değildi. Apayrı olağanüstü bir olaydı. Mucize'ydi. Mucizeler de olağanüstü değilmiydi? Sihirbazlar Musa'ya karış yumuşadılar. Düşündüler... Hakkı ısbatlayan bu mucize karışsında, küfür inadına gerek yoktu.

Firavn inat ediyordu. Yoksa; zorba yönetimi ve uygulaması son bulacaktı. İnsanları küçülten zulüm kanunları lağvolacaktı. Debdebeli yaşayışı sone erecekti. Kendisinin ilahlığı ve rabblığı gidecekti. Hasılı zorbalıkla elde ettiği her şeyi yok oluyordu. İşte bu zayiatlar, gurur-kibir sahibine kolay gelmezdi. Allah'a iman, ahiret, hesab, rasûl-nebi, Cennet-Cehennem... o kadar önemli değildi. Dünya ve dünya hayatı daha önemliydi. Öyleyse herıeye rağmen Musa'yıinkar etmeliydi. Ona düşman olmalıydı. Neticede ise; ya öldürmeliydi. Ya da, zindana atmalıydı. Saltanat uğruna, Allah'ın elçisini durdurmalıydı. İşte, Firavn böyleydi. Sihirbazlar niçin Firavn gibi küfürde inat etsinler? Aslında gereği de yoktu. Musa'nın mucizesi karışsında Hakk’ı kabullendiler. (26/Şuara: 38-48, 20/Taha: 58-70). Allah'a secde ettiler. Ve şöyle dediler:

- Harun ile Musa'nın Babb'ine iman ettik. Firavn:

- Ben, size izin vermeden evvel mi O'na iman ettiniz?.. Öyleyse elleninizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim... dedi (20/Taha: 71). Sihirbazlar:

- Bize gelen Açık Mucize'lere ve bizi Yaratan'a karış, asla seni tercih etmeyiz. Neyle hükmedeceksen, onunla hükmet!.. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm geçirirsin... Allah daha hayırlıdır ve daha bakidir...(20/Taha: 72). Ey Rabb'imiz! Üzerimize sabır yağdır. Ve bizi müslüman olarak öldür, dediler (7/Araf: 126). Musa ve sihirbazlar karışsında Firavn küçülmüştü (7/Araf: 126). Onuru kırılan Firavn oradaki halkın Musa'ya iman etmelerini engellemek için:

- Ben, sizin en yüksek rabbinizim, dedi (79/Naziat: 24). Etrafındaki asalak, rüşvetci, teşvikci, yüzsüzlere dönerek şöyle konuştu:

- Ey memleketin ileri gelenleri!.. Sizin, benden başka bir ilahınız olduğunu bilmiyorum...(28/Kasas: 38). Firavun:

- Beni bırakın da Musa'yıöldüreyim. O, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde fesad çıkaracağından korkuyorum, dedi (40/Mümin: 26).

Firavn ailesinden, imanını gizleyen mümin bir erkek:

- Rabb'im Allah'dır, diyen bir adamı mı öldürüyorsunuz? Halbi ki; Rabb'inizden size Beyyine'lerle (Mucize'lerle) gelmiştir. Eğer o, yalancı ise; yalanı kendi aleyhine olacaktır. Yok, doğruysa; size belittiği azabın bir kısmı, size isabet edecektir. Şübhesiz Allah, yalancı haddini bilmeyen kimseye hidayet etmez, dedi (40/Mümin: 28). Devamla:

- Ey kavmim!.. Bana ne oluyor? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz de beni Ateş'e (Cehennem'e) çağırıyorsunuz. Siz, beni Allah'a küfretmeye ve bilmediğim şeyleri O'na şirke (ortak etmeğe) çağırıyorsunuz. Ben, sizi Azîz Ğaffar (olan Allah)'a çağırıyorum..., dedi (40ĞMümin: 41-42).

Firavn, ilahlık ve rabblık tasladı. Büyüklendi. Onun etrafındakiler de çıkarları uğruna Musa'ya iman etmediler. Halk ise; iman-küfür arasında kaldı. Musa'ya iman etseler, Firavn'un zulmü ve baskısını karışlarına alacaklardı. Bunun için de, en azından sihirbazlar kadar sabırlı ve kuvvetli bir iradeye sahip olmaları gerekirdi. Ama Firavn, onlarda uzun zamandan beri böyle güzel hasletler bırakmamıştı. Firavn'a uysalar, Allah’ı karışlarına alacaklardı. Ama Allah'ın azabıdaha şiddetliydi. Haksızlara ve onlara uyanlara Allah Cehennem'i yaratmıştı. Cehennem müthişti. İşte halk; hak-batıl, iman-küfür arasında bocaladı... Firavn ve askerleri memlekette haksız yere büyüklük tasladılar. Firavn'un etrafındaki gammazları:

- Musa'yıve kavmini fesatcılık yapmaları ve Musa'nın hem seni, hem de ilahlarını terk etmesi için mi bu yerde serbest bırakacaksın?.. Dediler (7/Araf: 127). Firavun:

- Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum. Ey Haman! Bana, (tuğla yapmak için) çamur üzerine bir ateş yak. Bana bir kule yap. Belki Musa'nın ilahını görürüm. Doğrusu onu yalancılardan sanıyorum, dedi (28/Kasas: 38).

Sihirbazlar iman edince, şehid edildiler. Musa'ya iman edenler şiddetli işkenceye maruz kalıyordu. İman edenler imanlarını gizliyorlardı. Musa'ya Firavn'un karısı da iman etmişti. İmanı uğrunda bütün dünya nimetlerini kaybetti.  Ama hiç umurunda bile değildi. O'nun tercihi Cennet’ti. Daha hayırlı ve devamlıydı. İmanından döndürmek için çok işkence yapıldı. Allah’ın, Kur’an’da takdir ettiği bu kadın şehid edilirken şöyle dua etmişti:

- Rabb'im!.. Bana katında, Cennet'te bir ev yap. Beni Firavn'dan ve onun işinde çalışmakten koru. Beni zalimler topluluğundan kurtar!.. (66/Tahrim: 11). Musa:

- Ey Rabb'imiz!.. Sen; dünya hayatında, Firavn ve dalkavuklarına bolca mal ve zinet verdin. Ey Rabb'imiz!.. (ınsanları da) yolundan saptırdılar. Ey Rabb'imiz!.. Mallarını yok et. Kalb-lerini de sık. Onlar (dünyadayken) iman etmesinler. Ta ki (ahirette), elîm azabı görünce (iman etsinler) (10/Yunus: 88), diye beddua etti. Zalim idarecilerin etrafında birtakım taşeronlar oluşur. Bunların görevleri; insanları Allah'ın yolundan alıkoyarak zalimlerin hedeflediği mazlum insanları ya susturmak ya da telef etmektir. Yaptıkları bu şerefli (!) görevlerine karışlık efendilerinden bahşiş alırlar. Mal mülk yığarlar. Servet sahibi olurlardı. Bu dalkavukların şirretliği, ilahlaştırdıkları zorbaların zulmünden az değildir. Dalkavukların diğer görevleri; taşkınlık, kışkırtıcılık, iftira, hakaret, hased... Böylesi düşük insanlar ve Firavn, Musa as'ın bedduasını haketmişlerdir. Allah'ın gazabını, enbiyanın bedduasını alanlar iki dünyada da iflah olmazlar. Ateşleri bol olsun!..

Firavn, altından kalkamayacağı bir hadise ile karışlaşmamak için, Musa'ya bir şey yapamıyordu. Yapacaklarını da, daha sonraki zamanlara bırakıyordu. Allah, onları yola getirmek için Mısır halkına bazı sıkıntıları musallat kıldı. Mesela kıtlık olunca, suçu Musa'ya atıyorlardı. Bu uğursuzluk hep senden, diyorlardı. Kendilerini temize çıkarıyorlardı (7/Araf: 131). İşte bu küfür söz, tarih boyunca süregelmiştir. Dikkat edilirse; kâfirler geri kalmışlığın beceriksizliğini, öteden beri imanlı kişilere mal ederler.

Firavn, kavmini küçümsüyordu. Onlar da, alçalmayıkabul ediyordu. Ona tam olarak itaat ediyorlardı. Bundan dolayıdinden çıktılar. Aslında onlar, fasık bir kavimdi (43/Zuhruf: 51-54).

Allah'ın izniyle Musa bir gece kavmiyle birlikte Mısır'dan çıkıp süratle kaçtılar. Kızıl Denizine vardıklarında, Firavn ordusu onlara yetişti. Musa asasıyla denize vurunca oniki yol açıldı. Musa ve kavmi açılan yolda karışya geçtiler. Firavn da ordusuyla birlikte açılan denize girmişti. Tam ortasındayken, sular eski yerlerine hucum etmeye başladı. Dini, imanı, ahireti mahvolan Firavn'un dünyası da yıkılıyordu. Allah'ın azabının geldiğini görünce:

- İman ettim ki; İsrailoğullarının iman ettiği ilahdan başka bir ilah yoktur. Ben de müslümanlardanım, dedi. (Allah:)

- şimdi mi iman ediyorsun? Sen daha önce isyan etmiş, fesadçılardandın. Senden sonra geleceklere ayet (ibret) olsun diye bedenini kurtaracağız. Şurası da bir gerçek ki: ınsanların çoğu bu ayetimizden ğafildirler (10/Yunus: 90-92), buyurdu.

Ancak Yüce Allah'ımız, korkudan dolayı yapılan bu imanı kabul etmedi.

Firavn ve askerleri boğuldular. Arkada bıraktığı bağlar, bahçeler, evler, konaklar, çeşmeler, hazineler, makamlar, mevkiler, nimetler, rahatlıklar... Gururlar, kibirler, inatlar, isyanlar, zulümler... Yere çakılı dev yapılı anıt piramitleri... Her şey, her şey... hep arkada kaldı. Firavn'un sadece bir kazancı oldu. O da Cehennem...

Zavallı Firavn: Kibirlendi. Gururlandı. Azgınlaştı. Allah'ın sıfatlarını kendisine layık gördü. Kendisini Rabb'leştirdi. İlahlaştırtı. Allah'ın dinini kabul etmedi. Allah'ın Elçisi'ne düşman oldu. O'nunla mücadele etti. Rasûl'ün getirdiği din yerine, kendi kafasındaki hevasını ilahlaştırmaya devam etti. Nihayet bütün canlılığın son noktası olan ölüm, onu da denizin dibinde yakaladı. Kendisini fitneye düşüren her şeyini elinden aldı. Kendisini mahvettiği gibi, toplumunu da berbat etti.

Firavnlaşan zavallıların ve takipçilerinin kulakları çınlasın. Bunların arkasında giden beyinsizlere ne demeli? Size ne oluyor? Kiminle, nereye gidiyorsunuz? Nereye... Allah buyuruyor:

- Firavn, Kıyamet Gününde kavminin önüne geçecek. Ve onları ateşe götürecektir. O varılan yer, ne kötü bir yerdir!.. (11/Hud: 98).

Firavn ve kavmi helak olunca: (Onların aleyhine) olan şeylerden dolayıgök ve yer (hiçbir varlık üzülerek) ağlamadı. Onlar(ın cezalandırılmaları) bekletilmedi de (44/Duhan: 29).

Karun'u, Firavn'u ve Haman’ı da (helak ettik). Yemin olsun!.. Musa onlara Bey-yine'lerle (mucizelerle) gelmişti. Onlar yeryüzünde müstekbirleşmişlerdi. (Arkalarından kendilerine yetişmekte olan azabı) geçemediler.

Tümünü de, günahları sebebiyle yakaladık. Onlardan bazılarının üzerine taşlar savuran rüzgar gönderdik. Bazılarını ses gümbürtüsü yakaladı. Bazılarını yerin dibine geçirdik. Bazılarını suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor. Esasında, onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.

Allah'dan başka veli (dost) edinenlerin durumu, örümcek misali gibidir. Örümcek de ev edinir. Ama evlerin en ehveni, hiç şüphe yok ki; örümcek yuvasıdır. Keıke bilmiş olsaydılar (29/Ankebut: 39-41).

İsrailoğulları denizi geçtikten sonra put heykellerine gönülden tapan bir kavme rastladıklarında:

- Ey Musa!.. Onların ilahı gibi bize de bir ilah yap, dediler. Musa:

- Gerçekten siz, cahil bir kavimsiniz, diyerek şöyle devam etti:

- Hiç şüphesiz bunların içinde bulundukları durum, mutlaka yok olacaktır. Yaptıkları ameller de batıldır.

- Allah sizi âlemlere üstün kılmışken, ben size Allah'dan başka bir ilah mı arayayım, dedi (7/Araf: 138-140).

Musa kavmiyle karışya geçti. Tih sahrasına geldiler. Musa, Tur Dağı'na gitti. Orada 40 gün kaldı. Allah'a ibadet etti. Kendisine Tevrat indirildi. Oradan tekrar kavmine döndü. Baktı ki: İsrail oğulları altından yapılmış bir heykele tapınıyor. Böğüren buzağıyıSamiri isminde birisi yapmıştı. Musa gelmeden önce şöyle demişti:

- İşte sizin de, Musa'nın da, ilahı budur...(20/Taha: 28). Harun'un karış çıkmasına rağmen İsrailoğulları da şöyle demişti:

- Musa gelinceye kadar, biz buzağıya tapmaya devam edeceğiz (20/Taha: 91).

Bu manzarayıgören Musa'nın canı sıkıldı. Öfkelendi. Kardeşi Harun'u ve tüm İsrailoğullarını azarladı. Samiri'yi de huzurunda kovdu. Toplumdan uzaklaştırdı. Daha sonra şiddetli bir zelzele oldu. Musa Allah'a yalvardı:

- Ey Rabb'im! İsteseydin bunları ve daha önce helak ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı, bizi helak mi edeceksin?.. (7/Araf: 155). Allah, onları affetti. Oralarda pek su yoktu. Ama Musa asasını nereye vursa, orada şarıl şarıl içilecek su akıyordu. Ayrıca Allah, onlara kudret helvası, bıldırcın eti, bol bol helal rızık veriyordu. Üzerlerine gölgelik bulutlar gönderiyordu (7/Araf:160). Derken bu kavim, Musa'nın sözünü dinlemez oldu (5/Maide: 20). Allah onları sıkıntılara düşürdü. Musa Allah'a yalvardı:

- Ya Rabb!.. Ben kendimle kardeşimden başkasına sahip olamıyorum. Sen, bizimle bu fasık kavim arasını ayır! Bu beddua üzerine, 40 yıl Tîh Çölünde derbederce başıboşhalde dolaşıp durdular...(5/Maide: 25).

* Bir vakit Musa yanındaki genç arkadaşına:

- İki denizin birleştiği yere kadar, hiç ara vermeden gideceğim. Yahut senelerce gideceğim, demişti. Epey gittiler. İki denizin kavşağına varınca; balıklarını unuturlar. Balık ise, denize atlayıp kendisine bir yol tutmuştu, bile. Buluşma yeri olan mekanı geçip gitmişlerdi. Musa, genç adama:

- Kuşluk yemeğimizi getir. Epey de, bu yolculukta sıkıntı çektik, dedi. Genç adam:

- Ben, kayaya sığındığımız esnasda balığı unutmuştum. Onu sana hatırlatmamı, ancak şeytan bana unutturdu. O, çok acayip şekilde denizde bir yol tutmuştu. Musa:

- İşte tamam, aradığımız da buydu, dedi.

Geri dönüp gittiler. Nihayet bir adamı buldular. O'na Allah katından bir rahmet verilmişti. Yine, O'na Allah katında özel bir ilim öğretilmişti. Musa, O'na dedi ki:

- Sana öğretilenden, bana doğruyu bulmama yardım edecek ilmi, öğretmen için sana tabi olabilir miyim? O da:

- Şüphesiz, benimle beraber olman için sabretmeğe gücün yetmez. Aslını kavrayamadığın bir ilme nasıl sabredeceksin? Dediğinde, Musa:

- İnşaallah, sen beni sabredenlerden bulacaksın, dedi. Senin emrine de karış gelmeyeceğim, dedi. Musa'ya:

- Eğer bana tabi olacaksan, sana işin aslını anlatıncaya kadar, bana asla soru sormayacaksın, dedi.

Birlikte gittiler. Bir gemiye bindiler. Adam, gemiyi deldi. Musa dayanamadı. Ona verdiği sözü de unutarak:

- İçindeki ahaliyi boğmak için mi gemiyi deldin? Gerçekten sen büyük bir işyaptın, dedi. Adam:

- Ben sana; benimle beraber olman için sabretmeğe gücün yetmez, demedim mi? Musa:

- Unuttuğum şeyden dolayıbeni sorumlu tutma! Bu işimden dolayıda bana güçlük çıkarma, dedi.

Beraberce gittiler. Nihayet bir erkek çocuğuna rastladılar. Adam onu öldürdü. Temiz bir canı, (kısası gerektirecek) bir can karışlığı olmaksızın katlettin ha!.. Gerçekten sen kötü bir işyaptın, dedi. Adam:

- Ben sana; benimle beraber olman için sabretmeğe gücün yetmez, demedim mi? Musa:

- Eğer, bundan sonra sana bir şey sorarsam; artık benimle arkadaşlık yapma. Kanaatimce benim ileri sürecek bir özrüm de kalmadı, dedi.

Beraberce yine gittiler. Bir köye vardılar. Yiyecek istediler. Ama köylüler onları misafir etmedi. Yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Adam onu hemen doğrulttu. Musa:

- Eğer, isteseydin bir ücret alabilirdin, dedi.

- İşte bu (sabırsızlığın), benimle senin aramızın ayrılışı demektir. Şimdi sana, sabretmeye gücün yetmediği şeylerin yorumunu anlatacağım: Gemi var ya: Denizde çalışan yoksul kimselerinkiydi. O gemiyi kusurlu yaptım. Arkalarındaki melik bütün (sağlam) gemileri gasbediyordu. Çocuğa gelince: Onun ebeveyni mümin kimselerdi. Onları küfür ve tuğyana sürüklemesinden korktuk. İstedik ki; Rabb'leri onlara, ondan temiz ve rahmete yakın daha hayırlını versin. Duvara gelince: şehirde iki yetim çocuğunkiydi. Altında ikisine ait bir hazine vardı. Babaları salih birisiydi. Senin Rabb'in istedi ki, onlar rüşdüne varınca hezinelerini çıkarsınlar. Rabb'inden bu bir rahmettir. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. Bu sabretmeğe gücün yetmediği şeylerin yorumudur (18/Kehf: 60-82).

Yahudiler yeryüzünde birçok ümmetlere ayrıldılar. İçlerinde salih kişiler de vardı (7/Araf: 155). Musa'dan sonra Allah bu topluma Nebi'ler gönderdi. Bir kısmını yalanladılar. Bir kısmını da haksız yere öldürdüler (2/Bakara: 61, 3/Aliimran: 21).

 

 

İsa as.

 

İmran'ın hamile karısı şöyle dedi:

- Ey Rabb'im!.. Karnımdakini tamamen sana adadım. Benden bu adağımı kabul eyle!.. Şübhesiz, Sen Semî'sin Alîm'sin (3/Aliimran: 35). Bilahare çocuğu doğurunca:

- Ey Rabb'im!.. Onu kız doğurdum. -Allah onun ne doğurduğunu çok iyi bilir-. Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem ismini verdim. Kovulmuş şeytan'a karış O'nu ve soyunu sana ısmarlıyorum, dedi (3/Aliimran: 36).

Meryem'e bakmak için oradakiler, kendilerinin görevlendirilmesini âdeta yarışırcasına istiyorlardı. İçlerinden hangisi Meryem'i alıp himaye etsin, diye kura çekmek için kalemlerini atar(lardı.) (3/Aliimran: 44).

Rabb'i ona (Meryem'e) hüsnü kabulle mukabele etti. Onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyya'yıda onun için görevlendirdi. Her ne zaman ki; Zekeriyya mihraba girdiyse, onun (Meryem'in) yanında yiyecek buldu. Zekeriyya:

- Ey Meryem!.. Sana bu nereden? Dediğinde:

- O Allah katındandır. Allah, dilediğine hesabsız rızık verir, dedi (3/Aliimran: 37). Bir vakit melekler:

- Ey Meryem!.. Allah seni seçti. Seni tertemiz kıldı. Yine seni kadınlar âlemine de tercih etti (3/Aliimran: 42).

- Ey Meryem!.. Rabb'ine ibadet et. Secde et. Ruku edenlerle birlikte sen de ruku et, demişlerdi (3/Aliimran: 43).

Hani; Meryem, ailesinden ayrılarak doğuda bir yere çekilmişti (19/Meryem: 16).

Meryem onlarla kendi arasında bir perde çekmişti. Derken ona Ruhumuzu (Cebrail meleğini) gönderdik. O da, tam bir beşer şeklinde göründü (19/Meryem: 17). (Meryem:)

- şübhesiz Ben, senden Rahmân (olan Allah)'a sığınırım. Eğer muttakîsen, (benden uzak dur), dedi. Melek:

- Ben ancak, senin Rabb'inin bir elçisiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuğu (İsa'yı) vemem için (Buraya geldim), dedi (19/Meryem: 19). (Meryem:)

- Benim erkek çocuğum da nasıl olurmuş? Bana bir beşer dokunmamıştır. Beği (iffetsiz) de değilim, dedi (19/Meryem: 20). (Melek:)

- Öyledir, Rabb'in buyurdu ki:

- Bu bana kolaydır. Çünkü Biz, onu insanlara bir ayet (delil=mucize) kılacağız. Bu iş (olay), daha önce (ezelden) karara bağlanmıştır, dedi (19/Meryem: 21). Melekler:

- Ey Meryem!.. Allah kendisinden bir kelimeyi sana müjdeliyor. İsmi ise; Meryem oğlu İsa Mesih'dir. Dünyada ve ahirette şereflidir. (O, Allah'a) yakın olanlardandır.

- O, beşikte ve yetişkin olduktan sonra da insanlarla konuşacaktır. (Yine O,) salihlerdendir, dediler (3/Aliimran: 46). Meryem:

- Rabb'im!.. Benim nasıl oğlum olur? Bana bir beşer eli de değmemiştir, dediğinde Allah:

- İşte böyle, buyurdu. Allah dilediğini yaratır. Bir işe karar verdiğinde, ona sadece: Ol, der. O da oluverir (3/Aliimran: 47). (Melekler:)

- (Allah İsa)'ya Kitab, Hikmet, Tevrat ve ıncil'i öğretecektir (3/Aliimran: 48).

O, İsrailoğllarına bir nebi olacaktır. Onlara da şöyle diyecektir: Size Rabb'inizde bir ayet (mucize) getirdim. Size çamurdan bir kuş sureti yaparım. Ona üflerim. O da, Allah'ın izniyle bir kuş olur. Alacalıyıiyileştirir, ölüleri de diriltirim, Allah'ın izniyle. Ayrıca, evlerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri de size haber verebilirim. Eğer, müminler iseniz; sizin için birer ayet (ibret) vardır (3/Aliimran: 49).

- Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gönderildim. Ayrıca, önceden size haram olanları, helal kılmam için de gönderildim. Allah'dan ittika edin, bana da itaat edin (3/Aliimran: 50).

- Hiç şübhesiz, Allah Rabb'imdir. Sizin de Rabb'inizdir. O halde, O'na ibadet ediniz (kul olunuz). İşte bu, Sıratun Mustakîm'dir (3/Aliimran: 51).

Meryem, O'na (İsa'ya) hamile kaldı. Bunun üzerine uzak bir yere çekildi (19/Meryem: 22). (Bir müddet sonra) doğum sancısı onu (Meryem'i) bir hurma ağacı(na dayanmaya) sevketti. (Kendi kendine) şöyle dedi:

- Keşke, bundan önce ölüp de unutulmuşlardan olsaydım (19/Meryem: 23). (Melek,) Meryem'e şöyle seslendi:

- Hüzünlenme!.. Rabb'in senin alt tarafından bir su arkı meydana getirdi (19/Meryem: 24). devamla:

- Hurma ağacının dalını sana doğru silkele ki; senin üzerine olgun taze hurma dökülsün (19/Meryem: 25).

- Hem ye!.. Hem de iç... Gözün aydın olsun!.. Eğer beşerin biri seni görürse, ona şöyle söyle:

- Ben Rahman (olan Allah')a oruç nezrettim. Bugün hiçbir insanla konuşmayacağım (19/Meryem: 26).

Derken, Onu (İsa'yı) alıp kavmine getirdi. Onlar da:

- Ey Meryem!.. Sen gerçekten iğrenç bir şey ortaya koydun (19/Meryem: 27).

Ey Harun'un kız kardeşi!.. Senin baban kötü bir kişi değildi. Annen de beği (iffetsiz) değildi, dediler (19/Meryem: 28).

(Durumu çocuğa sorun derecesine,) çocuğa doğru işaret etti. Onlar da:

- Beşikteki bir sabiyle biz nasıl konuşalım, dediler (19/Meryem: 29). Çocuk (İsa da :)

- Hiç şüphesiz ben, Allah'ın kuluyum. O (Allah), bana Kitap (ıncil) verdi. Beni de nebi yaptı (19/ Meryem: 30). Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım süre içinde bana, namazı ve zekâtı emretti (19/Meryem: 31).

- Beni anneme karış saygılı kıldı. Beni cebbar (zorba) ve şakî de kılmadı (19/Meryem: 32).

- Selâm benim üzerimedir. Doğduğum gün, öleceğim gün, kabirde diri olarak dirileceğim gün, (selâm benim üzerimedir) (19/Meryem: 33).

İşte Meryem oğlu İsa budur. Onların ayrılığa düştükleri sözü(n konunun) aslı hakikatı budur (19/Meryem: 34). (İsa şöyle demişti:)

- Allah benim Rabb'imdir. Sizin de Rabb'inizdir. O halde, O'na ibadet edin (kul olun). İşte bu, Sırâtun Mustakîm'dir (19/Meryem: 36).

Gurublar, kendi aralarında ihtilafa düştüler. O Büyük Gün'e şahid olunduğu zaman, yazıklar olacak o kâfirlere (19/Meryem: 37).

İsa, onlardaki mevcut olan küfrü hissedince: Allah yolunda bana kim yardım edecek, dedi. Havariler: Biz Allah (yolunun) yardımcılarıyız, Allah'a iman ettik. Sen de şahit ol ki; biz de müslümanlardanız, dediler (3/Aliimran: 52). (Havariler:)

- Ey Rabbi'miz!.. Senin indirdiğine iman ettik. Rasûl'üne de tabi olduk. Bizi şahidlerden yaz, dediler (3/Aliimran: 53).

(iman etmeyen İsrailoğuları İsa'ya) tuzak kurdular. Allah da onları tuzağa düşürdü. Allah tuzağa düşürenlerin en hayırlısıdır (3/Aliimran: 54). Allah buyurdu ki:

- Ey İsa!.. Ben, seni vefat ettireceğim. Seni bana (katıma) yükselteceğim. Sana tabi olanları, Kiyamet gününe kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz de Bana'dır. Aranızdaki ihtilaf ettiğiniz şeyler konusunda da Ben hüküm vereceğim (3/Aliimran: 55).

Küfredenlere gelince, onları dünya ve ahirette şiddetli azaba çarptıracağım. Onlara yardım edecek de olmayacaktır (3/Aliimran: 56).

Allah indinde İsa'nın (yaratılma) durumu, Adem'in durumu gibidir. O'nu (Adem'i) topraktan yarattı. Sonra da ona: "Ol!", dedi. O da oluverdi (3/Aliimran: 59).

 

 

Zekeriyya ve Yahya

 

O (Zekeriyya), gizli bir sesle Rabb'ine dua etmişti (19/Meryem: 3). Zekeriyya Rabb'ine orada dua etti:

- Rabb'im!.. Tarafından bana temiz bir zürriyet ver. Hiç şübhesiz Sen, duayıen iyi işitensin, dedi (3/Aliimran: 38).

Zekeriyya, Mihrab'da (Mabed'de) ayakta namaz kılarken, melekler:

- Allah sana, kendisi tarafından gelen bir Kelime'yi tasdik edici, efendi, namuskâr ve salihlerden bir nebi olan Yahya'yımüjdeler, dediler (3/Aliimran: 39. (Zekeriyya:)

- Rabb'im!.. Benim çocuğum nasıl olur? Gerçekten ben ihtiyarladım. Kadınım da kısır, dedi. (Allah:)

- İşte öyle!.. Allah dilediğini yapar (3/Aliimran: 40). (Zekeriyya:)

- Rabb'im!.. Şübhesiz (vücudumdaki) kemikler zayıfladı. Başımı (ihtiyarladığımdan dolayıağarma yönünden) ateş iyice sardı.

- Rabbim!.. Şimdiye kadar sana yaptığım duadan dolayıhiç şaki de olmadım.

- Gerçekten de, arkamdan gelen akrabalarımdan korkuyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (oğul) ver (19/Meryem: 5). Bana vâris olsun. Yakub ailesine de vâris olsun(ki; benimle onların Tevhidî yolumuzu devam ettirsin). Rabbim!.. Onu rızana layık kıl. (19/Meryem: 6). Allah şöyle buyurdu:

- Ey Zekeriyya!.. Biz sana bir oğul müjdeliyoruz. Onun adı Yahya'dır. Daha önceden kendisine (birini) adaş da kılmadık (19/Meryem: 7). Zekeriyya:

- Rabbim!.. Benim bir oğlumun olması nasıl olur? Karım da kısırdır. Ben de ihtiyarlıktan dolayıkupkuru olmuşum (19/Meryem: 8). Allah:

- Öyledir, buyurdu. Rabbin:

- O bana kolaydır. Daha önce seni de yarattım, sen hiçbir şey de değildin, buyurdu, (19/Meryem: 9). Zekeriyya:

- Rabbim!.. (Çocuğumun olacağına dair) bana bir ayet (delil) göster, dedi. Allah:

- Sana işaret olacak ayet (delil); sapasağlam olduğun halde üç gün insanlarla konuşmamandır, buyuurdu (19/Meryem: 10).

- Rabbim!.. Bana bir ayet (alamet) göster dedi. (Allah:)

- Sana bir ayet (alamet)!.. İnsanlarla üç gün işaretten başka (bir şeyle) konuşamayacaksın. Ayrıca Rabb'ini çokca zikret! Sabah-akıam da tesbih et, buyurdu (3/Ali ımran: 41). Bunun üzerine Zekeriyya mihrabdan kavminin karışsına çıktı. Onlara:

- Sabah-akıam (Allah’ı) tesbih edin, diye işaret etti (19/Meryem: 11). Allah:

- Ey Yahya!.. Kitab'a (Tevrat'a) kuvvetle sarıl, (dedik). Sabiyken kendisine Hikmet verdik (19/Meryem: 12). Ayrıca tarafımızdan şefkat ve temizlik de verdik. O muttaki idi (19/Meryem: 13). Ana-babasına karış da iyiydi. O asla isyankâr ve zorba da olmadı (19/Meryem: 14). Doğduğu gün, öldüğü gün, diri olarak kabirden kalkacağı gün, ona selam olsun!.. (19/Meryem: 15).